Showing posts with label Çeviri. Show all posts
Showing posts with label Çeviri. Show all posts

Monday, March 25, 2013

Onlar ve Biz - 1 (Subcommandante Marcos)



Bu serbest çeviride, Subcommandante Marcos'un yazdığı Ocak 2013'te yayınlanan Ellos y Nosotros başlıklı bildirinin Kristin Bricker tarafından yapılmış 22 Ocak'ta yayınlanan İngilizce çevirisi Them and Us temel alınmıştır.


I. – Yukarıdakilerin (olmayan) mantığı


Yukarıdakiler diyor ki;

"Biz; kuralları koyanlarız. Biz; sayıca daha az da olsak, daha güçlüyüz. Ne söylediğin, ne duyduğun, ne düşündüğün, ya da ne yaptığın umurumuzda değil; yeter ki sen dilsiz, sağır, hareketsiz dur.

Hükümette (politika sahnesinde bulmak artık zor olsa da) az-biraz akıllı olanları öne sürebiliriz; ancak seçtiklerimiz, ne hakkında konuştuğunu biliyor gibi bile davranamayanlardır. [1]

Neden mi? Çünkü yapabiliyoruz.

Polis ve ordu aygıtlarını gerçek suçlulara eziyet edip onları kodese tıkmak için kullanabilirdik; ancak bizim çok önemli bir kısmımız bu suçlulardan oluşuyor. Onun yerine, sana zulmetmeyi, seni dövmeyi, sana işkence etmeyi, seni gözaltına alıp hapsetmeyi, seni öldürmeyi seçiyoruz.

Neden mi? Çünkü yapabiliyoruz.

Suçlu mu, suçsuz mu? Kimin umurunda, şayet sen şu ya da bu kişiysen? Kanun; bizim küçük kara kitabımızdaki başka bir fahişe sadece, ve bize inan ki en pahalısı değil.

Ve sen öne sürdüğümüz kuralları harfiyen yerine getiriyor dahi olsan, hiçbir şey yapmasan bile, suçsuz bile olsan, seni ezeceğiz.

Ve bunu neden yaptığımızı sormakta diretirsen, vereceğimiz cevap şu olacak: Çünkü yapabiliyoruz.

Güç'e sahip olmak budur. Paraya, zenginlere ve bunun gibi şeylere dair pek çok lakırdı edildi. Ancak, inan ki bizi heyecanlandıran; herhangi bir insanın hayatı, özgürlüğü ve öz varlığı hakkında karar verme yetisine sahip olabileceğimiz hissi. Hayır, güç para değildir; parayla sahip olabileceğin bir şeydir. Güç; sadece, onu cezadan muaf olarak kullanmak değildir, aynı zamanda ve her şeyden önce, onu mantıksızca kullanmaktır. Çünkü Güç'e sahip olmak, Güç'e sahip olmanın dışında hiçbir nedene dayanmaksızın yapmak ve bozmaktır.

Ve önde kimin durduğu, kimin ardına saklandığımız farketmez. Sağ ve sol, yalnızca şoför arabayı parkedebilsin diye kullanılır. Makine kendi kendini çalıştırır. Bize kafa tutanların arsızlığını cezalandırmalarını buyurmamız bile gerekmez. Politik yelpazenin her noktasından büyük, orta ve küçük hükümetler, yanısıra entelektüeller, sanatçılar, gazeteciler, politikacılar, ve dini önderler; bizi memnun etmek üzere ayrıcalık tanımak için kavga ederler.

Bu yüzden siktir git, cehenneme kadar yolun var, geber, cehennemde çürü, yıl ve vazgeç.

Dünyanın geri kalanına göre sen yoksun, bir hiçsin.

Evet, nefret, alaycılık, kin, umutsuzluk, teorik ve gerçekçi 'günahını verme' fikri, 'kötünün iyisi'ne mutabakat, boyun eğme ile sonuçlanan korku tohumları ektik.

Ve yine de, bir değeri olmaksızın kendini örgütlü isyankar hiddete dönüştürenlerden korkuyoruz.

Çünkü biz, zorla benimsettiğimiz kaosu kontrol edip yönetir, pay eder ve besleriz. Bizim 'hukuki yaptırım' kudretimiz, bizim kaosumuzu yürürlüğe koyar.

Ancak; aşağıdan gelen kaos [2]…

Ah, işte o… onların ne dediklerini, kim olduklarını, ne kadara mal olacaklarını idrak edemeyiz.

Ve onlar öyle kaba saba ki, dilenmez, beklemez, rica etmez, yalvarmazlar; bunun yerine özgürlüklerini kullanırlar. Hiç böyle bir iğrençlik gördünüz mü!

Asıl tehlike bu. Karşı cepheden bakan insanlar, şablonu terkedenler, ya da onu kıran veya görmezden gelenler.

Bizim için hakikaten işlevli olan nedir biliyor musun? Her ne pahasına olursa olsun beraberlik hakkındaki şu mit. Bir kişiyi patron, lider, ya da kendilerini her ne olarak adlandırıyorlarsa onlar yardımıyla anlamak. Bir kişiyi kontrol altına almak, yönetmek, içermek; bunu bir çoğu için yapmaktan daha kolay. Evet, ve ucuz. Bu ve bireysel isyankarlık... Öylesine fevkalade işlevsiz ki.

Aksine, gerçek kaosta hakikaten tehlikeli olan şey; ne zaman herkesin bir kolektif, grup, tayfa, aile ya da örgüt olacağı, 'evet' ve 'hayır' demeyi ne zaman öğreneceği, ve ne zaman kendi aralarında anlaşmalara varacaklarıdır. Çünkü 'hayır'; emir veren bizlere yöneltilir. Ve 'evet'... Olamaz… Bu gerçekten bir felaket. Herkesin kendi kaderini belirlediğini ve kim olacaklarına, ne yapacaklarına kendilerinin karar verdiğini hayal edin hele. Bu, bizlerin gözden çıkarılabilir, lüzümsuz olduğumuza, yolu tıkadığımıza, gereksizliğimize, hapiste olup göze görünmememizin daha doğru olduğuna işaret edecektir.

Evet, bu bir kabus. Evet, tabii ki, bu bizim için bir kabus. Dünyanın ne kadar kötü olabileceğini hayal edebiliyor musun? Hintlilerle, siyahlarla, melezlerle, kızıllarla, rastalarla, dövmelerle, hızmalarla, azmışlarla, punk'larla, kırolarla, çetelerle, patencilerle dolu; "bir" bayrak, onu satın alacak bir ulusu olmayan; genci, kadını, fahişesi, çocukları, yaşlıları, parlak elbiselileri, şoförleri, köleleri, işçileri, pejmürde insanları, emekçisi, fakir insanları, ismi meçhul insanları... diğerleri. Bizim için seçkin bir alanı bulunmayan, ‘beautiful people’ [3]… Ya da, senin de anlayabileceğin şekilde söylersek; ‘good people’… Zira, senin Harvard'da okumamış gibi konuştuğunu belirtebiliriz bu arada.

Evet, o gün gece olacaktır bize… Evet, her şey harap olacaktır. Ya ne yapacaktık?

Hmm… bunun üzerine daha önce düşünmemiştik. Ne yapacağımızı öyle düşünür, planlar, ve uygularız ki, bu gerçekleşmez, fakat… Hayır, bu daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Pekala, her durumda, şeyy….hmm… Bilmiyorum… Belki de kimi suçlayacağımızı arar, ve sonra da, şeyy, şeyi ararız, bilmiyorum, bir B planı. Tabii ki o zamana dek bunu yapmak boşuna olacaktır. Sanırım ondan sonra o kahrolası kızıl Yahudi'nin ne dediğini hatırlayacağız... Hayır, Marx değil… Einstein, Albert Einstein. Sanırım şunu diyen oydu: ‘Teori; her şeyi bilmeniz ve hiçbir şeyin çalışmaması halidir. Pratik ise, her şeyin çalışması ve kimsenin nedenini bilmemesidir. Bu durumda, biz teori ve pratiği birleştirdik: hiç bir şey çalışmaz… ve kimse nedenini bilmez.'

Hayır, gülümseme yetisine bile sahip değiliz, haklısın. Espri anlayışı hep gasp edilemeyen bir baba mirası olmuştur. Ne yazık, değil mi?

Evet, şüphesiz, bunlar kriz zamanları.

Hey, fotoğraf çekmeyecek misin? Yani, böylece saçımızı düzeltip biraz daha düzgün bir şeyler giyinebiliriz. Yok, ‘Hola’da [4] onu zaten denemiştik… Aa, ama dememiz o ki, ‘El Libro Vaquero’nun [karikatür kitabı] son sayısını almadığın belli.

Ah, dostlarımıza birinin... böylesi ... böylesi... böylesi öteki birinin bizimle röportaja geldiğini söylemek için sabırsızlanıyoruz. Buna bayılacaklar. Ve, güzel, bu da bizi çok kozmopolit gösterecek…

Hayır, tabii ki senden korkmuyoruz. Şu kehanete gelince… Hah, o bir boş inan... çok… çok… yerel… Evet, çok 4. Bölge [5]… Ha ha ha… Ne iyi bir espri, haydi bunu yazalım ki çocukları gördüğümüzde…

Ne?… Kehanet değil mi?

Ooo, bir vaad…"

(…) (Akıllı telefondan gelen tee-tu-ta-ta-tatatata sesi)

Alo, polis? Evet, birinin bizi görmeye geldiğini bildirmek istiyorum. Evet, bir gazeteci ya da onun gibi biri olduğunu sanıyoruz. Şey görünüyor, çok .... çok ... çok öteki, evet. Hayır, hayır, bize bir şey yapmadı. Hayır, hiçbir şey almadı. Sadece, biz arkadaşlarımızla görüşmeye kulübe gidecektik ki, birinin bahçe girişine bir şeyler yazmış olduğunu gördük. Hayır, güvenlikler göremedi kim olduğunu. Tabii ki hayır! Hayalet diye bir şey yoktur. Şeyy, rengarenk boyanmış… Hayır, yakınlarda hiç boya kutusu görmedik… Pekala, rengarenk boyamış derken, öyle renkli ki, çok adi, çok öteki, galerilerdeki şeylere benzemiyor, hani şu… Ne? Hayır, devriye arabası göndermenizi istemiyoruz. Evet, biliyoruz. Ama, resmin ne anlama geldiğini araştırabilir misiniz demek için arıyoruz. Bunun bir kod ya da şu proleterlerin konuştuğu garip dillerden biri olup olmadığını bilmiyoruz. Evet, sadece bir kelime, ama bu bizi neden ürkütüyor bilmiyoruz. Şöyle yazıyor:

MARICHIWEU!’”[6]

(devam edecek…)

Her dünyanın her köşesinden,
Subcommandante Marcos,
Yerküre Gezegeni,
Ocak 2013.


* * *


Bu metne eşlik eden videolar:

a. Pachuco
 




La Maldita Vecindad y los Hijos del 5to Patio’dan “Pachuco”. Aşağıdan bir perspektifle, tam sahne önünde çekilmiş bir video. Çıkarılacak ders: zıplarken çekim yapmayın. Ha bir de; ne oluyor yahu? Öylece durmayın, toparlanın. Yoksa, dünyanın Justin Bieberları hatrına, mücadeleyi terk etmek üzere misiniz? Güzel, o halde size Solin’den selamlar, zira siz çocuklar, toplumun saf Kalimán olduğunu gerçekten iyi anladınız. [7]


b. “Mas por tu dinero”[Paranız için daha fazlası]




Yordi Capó tarafından yazılıp yönetilen ““Mas por tu dinero”. Guadalajara, Meksika, Ağustos 2003.


c. “De ratines y gatos” [Sıçanlar ve Kedilerden]



Sözleri, 1904 ile 1986 yılları arasında yaşamış olan Thomas C. Douglas’a ait bir çizgi film.

* * *

Çevirmen Kristin Bricker'in notları:
  1. En az George W. Bush kadar yetersiz ve konuşma özürlü hale gelen Cumhurbaşkanı Enrique Peña Nieto'dan bahsediyor.
  2. Marcos, “chaos” kelimesini İspanyolcadaki “k” harfini kullanarak yazmış: “kaos.” Aynı Anglofon anarko-punklar ve diğer asi gençlik gibi, Meksika'nın genç isyankarları genellikle belli işlerdeki “c”leri yazı dilinde “k” ile değiştirirler.
  3. Beautiful people” asıl metin İspanyolcayken de İngilizce olarak yazılı. Burjuva Meksikalılar İngilizce kelime ve söz öbeklerini kendi kelimeleri arasına serpiştirmekten hoşlanırlar.
  4. Hola!, Meksika'da bir kadın dergisi. Şimdiki cumhurbaşkanı Enrique Peña Nieto’nun pembe dizi yıldızı Angelica Rivera ile olan peri masalı düğün törenini, özel fotoğraf ve röportajlarla sunmuştu.
  5. 4. Bölge, Meksika, Orta Amerika, Güney Amerika, Karayipler, Yeni Zelanda, Avustralya, Papua Yeni Gine ve Okyanusya'nın çoğu için DVD bölge kodudur. Meksika; Birleşmiş Devletler ve Kanada'nın olan 1. Bölge'yi de kullanır.
  6. Bir Mapuçe deyişi. Şu anlama gelir: “Her bastırdığınız Mapuçe için onumuz daha ayaklanır!”
  7. Pachuco”, Merksika’da “parlak elbiseliler” anlamına gelir.
Burada Marcos; çok fazla Meksika sokak dili kullanıyor ve Meksika karikatür kahramanı olan Kalimán’ı okuyup adını değiştiren ve bir sirk medyumu olarak yaşamaya başlayan zavallı bir adamı anlatmakta olan “Solin” adlı başka bir Maldita Vecindad şarkısına referans veriyor. Maldita Vecindad; Meksikalı klasik bir ska/punk müzik grubudur, 1980’lerdeki kuruluşundan bu yana pek çok Sol eylemi desteklemiştir. Grup, hala popüler ve etkindir, ancak yıllardır bir albüm yayınlamamıştır. (Görünen o ki, bu durum Marcos’u üzmekte.)

Tuesday, March 19, 2013

Hugo Chavez, Yenik Düşmedi


Bu makale, rabble.ca'da 5 Mart 2012 tarihinde Derrick O'Keefe imzasıyla yayınlanan Hugo Chavez, Undefeated makalesinin çevirisidir.
Hugo Rafael Chávez Frías (Temmuz 28, 1954 – Mart 5, 2013)

Hugo Chavez öldü — yenik düşmedi.
Evet, yenik düşmedi. Chavez yandaş medyanın ve statüko şakşakçılarının defalarca kez onu diktatör olarak nitelendirmesine rağmen, defalarca kez ezici çoğunlukla seçimleri kazandı.
Bu iftiralar ne kadar uydurukça ve aptalca tekrar edildiyse de, halk gerçeği biliyor. Venezuela seçimlerini şimdiye kadar kendi örgütünün izlediği en adil ve şeffaf seçimler arasına alarak sertifikalandıran Jimmy Carter’dan daha az değil hem de. Chavez’in başarı ile çıktığı seçimlerin katılım oranları genellikle ABD’de gerçekleştirilen seçimlerden çok daha yüksekti.
Hugo Chavez’in ölümüne alkış tutan ve dalga geçenler aslında Chavez’i defalarca kez ve en yakın zamanda da 2012 Ekim ayında kararlı bir çoğunlukla seçen Venezuela halkıyla ve demokrasi ile dalga geçiyorlar.
Ancak bugün bu durumu, sağcıların Chavez’in hastalığını izlediği ve önümüzdeki günlerde Chavez’in zamansız aramızdan ayrılışıyla hızını artıracak iğrenç bir ölü sevicilik karnavalına dönüştürmemeliyiz. Bu dehşetli kutlama sadece acizlik madalyonunun diğer yüzü: Chavez’in kanserden ölümü nedeniyle bayram yapıyorlar çünkü hayattayken onu yenmeyi başaramadılar ve onun hükümetini demokratik (ya da diğer) yollarla deviremediler.
Ayrıca, bu yas dansının arkasında sadece bir kıtanın sola kaymasında ve kârın ve gücün ABD’den uzaklaşmasında sembolikleşen bir adama duyulan nefret yok; bu aynı zamanda insan hayatına ve bütün bir sistem içine inşa edilmiş demokrasiye karşı duyulan sığ ilgisizliği de ortaya çıkarıyor. Bir arkadaşın da işaret ettiği gibi, ölüm haberinin ilan edildiği dakikalarda, CNN bunun pazarlar üzerindeki ve ABD’nin bölgedeki kurumsal kârına etkisini tartışıyordu.
Bugün ben Venezuela halkının çoğunluğunu kutlamayı seçiyorum - özellikle de yoksul ve marjinal olanlarını. Chavez’i Chavez yapan halktır, diğer türlüsü değil. Ve her şeyden sonra, Chavez’in hayatını devlet başkanı olarak tamamlamasını sağlayan Venezuela’nın mütevazı insanlarıdır.
Chavez çok daha önce de ölümün kıyısına geldi - doğal olmayan nedenlerle. Onu canlı ve demokratik olarak seçilmiş hükümetini iktidarda tutan Halkın Gücü oldu. Elbette Venezuela’nın aşırı sağcı medyası tarafından yardım edilen ve kışkırtılan, Bush yönetimi tarafından anında onay alan 2002 Nisan darbesinden bahsediyorum.
Venezuela’nın geleneksel elitlerinin - “Washington Konsensusu” altında yıllarca hüküm süren, 1989’da Karakas’ta neoliberalizme karşı çıkan Caracazo ayaklanmalarını kanla bastıran Güney Amerika petrol devletlerinin oligarklarının - ve onların ABD hükümetindeki ve dünyanın kurumsal yönetim odalarındaki müttefiklerinin - asla Chavez’in 2002 Nisanı sonrasındaki günlerde hayatını devam ettirmesi gibi bir niyetleri olmadığını hatırlamak gerek.
Eğer insanlar 11 yıl önce Chavez’i geri getirmek için harekete geçmeselerdi, Latin Amerika bugünkünden daha kötü bir yer olacaktı. ‘Pembe dalga’ yayılma şansı bulamadan büyük oranda engellenecekti; Bolivya ve Ekvador’da başlayan dönüşümler kapıdan dışarı çıkamayacaktı. Kim bilir belki de FTAA (Kıtasal Ticaret Anlaşması)[1] yenilmeyecek ve uygulamaya konulacaktı. Bunlara karşın, 2001 yılına geri gittiğimizde, Quebec şehrinde on binlerce insan FTAA’nın ilk ayaklarına karşı yürüdüğünde Başkan Chavez anlaşma görüşmelerinin içinden anlaşmaya karşı çıkan tek hükümet başkanı olarak neredeyse yalnızdı.
Chavez hükümetinin tüm eksikleri ve gerçek çelişkileri bir yana, Venezuela’nın yoksulları ve bütün Latin Amerika bugün hem reel hem de somut anlamda daha iyi durumda, çünkü onu insanlar iktidarda tuttu.
O yüzden bırakın yandaş medya Chavez için alaycı bir dille ‘Çok şükür’ desin. Onları boş verin ve 2002 yılında darbeyi yenen Halkın Gücü’nün ilham verici hikâyesini güçlü bir İrlanda belgeselinde anlatıldığı haliyle seyredin (tekrar seyredin): Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak(The Revolution Will Not Be Televised.) Başlık Gil Scott-Heron’a bir şapka çıkarma ve sağ kanat, özel, büyük medyanın olayları manipüle etme ve yönetmede ve başarısız rejim değişikliği teşebbüsünün resmini çizmedeki anahtar rolüne bir gönderme. (Venezuela hakkında başka bir önemli bilgi kaynağı da bu web sitesi: Venezuelanalysis.com)
Dünyanın zengin ve güçlülerinin Chavez’den nefret etmelerinin sebebi onun diktatör olması değildi. Duyarlı olanları, derinlerde bir yerde, böyle bir şey olmadığını biliyorlardı. 
Ondan nefret ettiler çünkü sermaye diktatörlüğüne karşı tehlikenin sembolüydü, sosyal hareketler ve politik güçlerinin farkında olan milyonlarca bilinçli insandan oluşan bir kıtanın sembolik başkanıydı.



[1]FTAA (Free Trade Area of the Americas- Amerika kıtaları Serbest Ticaret Bölgesi). 800 milyon nüfusu kapsayan FTAA ortalama 14 trilyon dolar($) yıllık hâsılat öngörüsüyle dünyanın en büyük serbest ticaret bloğunu oluşturmayı amaçlıyordu. Küba hariç kıtanın tamamını serbest ticarete açacak bu büyük Washington projesi ile Güney Amerika ülkeleri ve ABD arasındaki işbirliğinde yeni bir döneme geçileceği düşünülüyordu. Bill Clinton'ın, 1994'te Miami'de yapılan ilk zirvede "Alaska'dan Tierra del Fuego'ya serbest ticaret" sloganıyla sunduğu FTAA’nın amacı “ticareti serbestleştirmek, yatırımları çoğaltmak, rekabeti arttırmak, serbest ticaretin, sermaye ve işadamı dolaşımının önündeki engelleri kaldırmak” olarak tanımlanmıştı. (http://www.bilgesam.com/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1629:amerika-serbest-ticaret-boelgesi&catid=172:analizler-latinamerika)



Monday, January 28, 2013

Ateist Hareket Gey Hareketinden Neler Öğrenebilir? - Greta Christina


Bu yazı, Greta Christina'nın 15 Şubat 2010'da yayınlanan What Can the Atheist Movement Learn From the Gay Movement başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Metin, yazarın Secular Student Allience tarafından düzenlenen bir buluşmadaki konuşma metnidir.



Bugün, ateist hareketin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hareketten neler öğrenebileceği hakkında konuşmak istiyorum. Ateist hareket olarak hali hazırda çeşitli şekillerde LGBT hareketini kendimize model alıyoruz. Almalıyız da. İki hareket arasındaki benzerlikler bazen şaşırtıcı olabiliyor. Ve LGBT hareketi ateist hareketten kabaca 35 yıl önde olduğundan – ben ateist hareketin şu anda 70'lerde Stonewall ayaklanmasının ardından LGBT hareketinin olduğu yerde olduğunu düşünüyorum – bu hareketten öğrenecek çok şeyimiz var... başarılarından da başarısızlıklarından da.

Ateistlerin LGBT hareketinden öğreneceği tek bir şey varsa o da görünürlüğü ve ortaya çıkmayı yüreklendirmektir – ve ateist hareketi ortaya çıkmak için daha güvenli bir yer haline getirmek için uğraşmak.

LGBT hareketinin daha ilk zamanlarında, geylerin yapabileceği en güçlü siyasi hamlenin bu olduğu ortaya çıktı. Anketler tutarlı bir biçimde gey haklarını desteklemeyi en olumlu etkileyen faktörün bir gey kişiyi şahsen tanımak olduğunu gösteriyor. (Daha doğrusu, tanıdıkları o kişinin gey olduğunu bilip bilmemeleri demeli.) Ateistler bundan ciddi dersler çıkardı:
Out kampanyası, ateist ilanlar vb. Görünürlükle ilgili iyi iş çıkarıyoruz – kimsenin ruhunun duymadığı noktadan dergi ve gazetelerin editöryel köşelerine çok kısa zamanda eriştik. Ve her geçen gün yeni ateistler ortaya çıkıyorlar.

Ama bence ateist hareketi ortaya çıkanlar için güvenli bir yer haline getirmek konusunda daha az tutarlı bir iş çıkarıyoruz. Stonewall günleri sonrasında LGBT buluşma merkezleri, kitapçılar, kafeteryalar, politik gruplar, barlar, bowling ligleri kaplamıştı dört bir yanı. Kuir olarak ortaya çıkmak çoğunlukla aileni ve arkadaşlarını arkada bırakmak demekti; bu yüzden kuirler bizleri reddedenlerin yerine kendi sosyal dayanışma ağlarını kurdular.

Ateist hareket bu açıdan o kadar güçlü olamadı. İnternette evet, son derece başarılıyor. Ama etten kemikten ağlar kurup bir topluluk inşa edemedik. Ve buna ben de dahilim: internetteki ateist harekete dahil olmakta, yerel toplantılara gitmeye kıyasla daha iyiyim. Bence LGBT hareketten öğrenmemiz gereken şeylerden biri de ortaya çıkmanın ne kadar zor olduğunu hatırlamak. İnsanları dini gözden geçirmeye ve ateizmi düşünmeye teşvik ettiğimizde onlardan bir sürü şey istediğimizi akılda tutmalıyız. Onlardan sadece hayatlarının tüm felsefi yapıtaşlarını baştan oluşturmalarını ve bunca yıllık rahatlık kaynaklarını terk etmelerini istemiyoruz. Birçok durumda, onlardan ayrıca arkadaşlarından, ailelerinden, topluluklarından uzaklaşmalarını istiyoruz. Bunun yerine geçecek bir şey sağlamak için daha çok çalışmamızı isterdim.

Ateistlerin LGBT hareketinden çıkarabileceği bir ders daha olduğunu düşünüyorum: Delifişekleri de diplomatları da kendi hallerine bırakmak. Şunu kabul etmeliyiz ki her aktivistin aktivizmden anladığı şey aynı değil, hem cepheleştirici hem de diplomatik yaklaşımları kullanmak bizi çok daha güçlü bir hareket yapacaktır.

Lgbt hareketi bir ölçüde bunu hala öğrenmekte sayılır, ama biz bu konuda daha iyiydik ve böylece hareketimiz güçlendi. Örneğin: 80'lerin ve 90'ların kuir aktivizminde gürültücü ve öfkeli gruplar (ACT UP, Queer Nation vb.) daha ılımlı lobi gruplarını asimilasyonla, aşırı tavizkar davranmakla ve hareketi satmakla suçluyorlardı. Daha ılımlı gruplar da sokak aktivistlerini aşırı idelist olmakla, potansiyel müttefikleri uzaklaştırmakla ve işi zorlaştırmakla suçluyorlardı.

Ama geriye dönüp bakınca, iki yöntemin birliğinin tek tek yöntemlerin olacağından çok daha etkili oldukları görülüyor. Ve lgbt hareketi de – bir ölçüde – bu gerçeği gördü ve buna göre strateji oluşturmaya başladı. İşin bir kısmı, basitçe, farklı aktivizm yöntemlerinin farklı insanlara erişiyor olması. Kimileri sakin ve sıcakkanlı bir sesi daha iyi duyuyorlar; başkaları da ihtiraslı bir adalet çığlığını. Dahası, “iyi polis/kötü polis” dinamiği çok etkili olabiliyor. Örneğe dönersek, 80'lerin ve 90'ların kuir hareketinde, sokak aktivistleri dikkati üzerlerine çektiler, haberlere çıktılar, genel görünürlük ve farkındalık yarattılar. Nazik müzakereciler de insanları kibarca ikna edebilir oldular, zira konuştukları kişilerin temel bilgileri vardı derdimizle ilgili. Sokak aktivistlerinin keskin taleplerine kıyasla nazik müzakereciler daha makul göründüler. Aşırı duruşla ölçülü duruş arasındaki çizgi sürekli bizim lehimize hareket etti. Bunu bugün rahatlıkla görebiliriz: eşcinsel evlilik tartışması, hemcins birlikteliğini ılımlı hatta muhafazakar bir duruş gibi gösterdi – on yıl önce ise böyle değildi.

Taktiksel farklılıklarımızı tartışmayalım demiyorum. Herhangi bir konuda diplomasinin mi cepheleşmenin mi daha etkili olacağını tartışmak gerekebilir. Ama bu meseleyi sanki daha büyük ahlaki sorunlarmış da bir tarafın lehine nihai olarak çözmemiz gerekiyormuş gibi görmeyi kesmemizi isterdim. Bize ilham veren ve iyi olduğumuz yöntemlerle çalışıyoruz. Diplomatik ateistler ve delifişek ateistler birbirini suçlamaktan ve engellemekten vazgeçmeliler. Hepimizin zamanını ve enerjisini harcıyoruz bunu yaparak.

Zaman harcamak demişken, tanrısız hareketin lgbt hareketinden öğrenebileceği üçüncü bir ders daha var; o da, dille ilgili ağız dalaşıyla zamanımızı harcamamak. Tanrısızların kendilerini nasıl isterlerse öyle tanımlamalarına izin vermeliyiz.

Teist olmayan hareketle lgbt hareket arasında şaşırtıcı bir paralellik daha: İlişkilerin benzerliği. Bir yanda eşcinsellerle biseksüeller, diğer yanda ateistlerle agnostikler.

Ben kendimi biseksüel olarak tanımlarım ve geçmişte birçok gey ve lezbiyenin bana “aslında” lezbiyen olduğumu ama bunu kabul etmek istemediğimi söylemeleriyle cebelleşmek durumunda kaldım. Bunun hiç değilse yardımcı olmadığını söylemek lazım. Cinsel kimliğinizi nasıl isimlendirdiğiniz çok kişisel bir husus ve birçok farklı etken farklı insanlarda farklı rol oynuyor. Kinsey skalasında ben bir 5 sayılırım. (Kinsey'in cinsel yönelim skalası 0-6 arası değerler alıyor. 0 tamamen heteroseksüel, 6 tamamen homoseksüeli tarif ediyor.) Ben Kinsey'de 5 civarındayım – büyük ölçüde kadınlara yönelimli ama erkeklere de bazen ilgi duyabilen. Kendimi biseksüel olarak tanımlıyorum çünkü bence erkeklere olan o ilgi ufak tefek bir detay değil. Birçok önemli ilişkimi içeriyor ve dünyayı nasıl gördüğümü şekillendiriyor vb. Ama Kinsey 5'i olan başkaları bu kısmi ilgiyi önemsiz bulabilirler ve kendilerini gey/lezbiyen olarak tanımlayabilirler, ki buna da gayet hakları var. Zaten bu terimler elinize bir alet alıp ölçebileceğiniz kesinlikte tanımlanmış falan da değiller.

Nereye varmaya çalıştığımı görüyor musunuz?

Şimdi de Richard Dawkins'in İnanç Skalası'na bakalım. Skala 1-7 arası: 1 tanrının olduğuna tamamen emin olmayı, 7 ise olmadığına tamamen emin olmayı ifade ediyor. Dawkins skalasında ben bir 6'yım, ya da belki 6 buçuk, ve kendimi ateist olarak tanımlarım, çünkü o belirsizlik zerresi benim için pek önemli değil. Varsayımsal olarak yanlış olmam mümkün, tıpkı tek boynuzlu atlarla ilgili hatalı olabileceğim gibi, ama geceleri uykularım falan kaçmıyor.

Ama Dawkins skalasında 6 olan bir başkası için o belirsizlik zerresi önemli olabilir. Benimle aynı miktarda şüpheleri olsa da, o şüphenin onlar için anlamı çok daha fazla olabilir. Böylece, Dawkins skalasında aynı yerde olsak da, o kendine agnostik derken benim kendime ateist dememde gayet makul olabilir. Bir kez daha, kusursuz bir ateizm-ölçer yok. Dil o kadar da kesin değil.

Dolayısıyla, nasıl ki geyler ve lezbiyenlerin (büyük ölçüde) biseksüellere onların “aslında” gey/lezbiyen olduklarını ama kabullenmediklerini söylemeyi bıraktıkları gibi, bence ateistler de agnostiklere “aslında” ateist olduklarını ve kabullenmediklerini söylemeyi bırakmalılar. (Bunu demişken; nasıl biseksüeller “Herkes esasında biseksüel zaten.” demeyi kesmelilerse, agnostikler de tüm ateistlerin gerçekte agnostik olduklarını, “hakiki” ateizmin nasıl da bir başka din olduğunu, asıl tutarlı ve onurlu duruşun agnostiklik olduğunu söylemeyi kesmeleri gerekiyor.) Ateistler ve agnostikler doğal müttefikler – hümanistler, şüpheciler, materyalistler, natüralistler, özgür düşünceliler vb. ile beraber. Tıpkı gey ve lezbiyenlerin ve biseksüellerle ve trans bireylerle doğal müttefikler oluşu gibi. Sen domates derken ben domat diyorum diye didişmekle zaman ve enerji kaybetmemeliyiz.

Çıkarabileceğimiz bir tane daha dersle sözümü sonlandırmak istiyorum. (Daha çok ders var ama benim sadece 20 dakikam var.) Bu seferki ders, lgbt hareketin başarısından değil, en büyük başarısızlıklarından birinden öğrenilebilecek bir ders. Ateistler olarak hemen şimdi hareketimizi çeşitlendirmek ve kadınları ve farklı etnik grupları kapsayacak şekle sokmak için çalışmamız gerekiyor.

Hemen şimdi derken, hemen şimdiyi kast ediyorum. Şu anda başlamalıyız ki 10-20 yıl sonra onarılması imkansız hale gelecek kısır döngülere ve kendini gerçekleştiren kehanetlere tıkılıp kalmayalım.

Lgbt hareketinden bununla ilgili ne öğrenebiliriz? Erken lgbt hareketi bu konuda çuvalladı. Hem de çok fena çuvalladı.

Erken lgbt hareketi büyük ölçüde gey beyaz erkeklerin hakimiyetindeydi. Kamusal temsilciler çoğunlukla gey beyaz erkeklerdi, çoğu örgütün liderliğini gey beyaz erkekler yapıyordu. Ve dahası, gey beyaz erkek liderlerin cidden kötü ırk ve toplumsal cinsiyet meseleleri vardı: farklı renkten gey erkeklere fetişistik Öteki olarak davranma ve topluluk üyesi olmaktansa bir cinsel arzu nesnesi olarak görme... ve lezbiyenleri esrarengiz ve uyduruk yabancı Ötekiler olarak görme.

Bunun bedellerini hala ödemekteyiz. Lezbiyenlerle gey erkekler arasında, beyaz ve beyaz-olmayan kuirler arasında ilişkiler, en iyi ihtimalle, gergin olarak nitelendirilebilir. Hareketimizde ırk ve toplumsal cinsiyet tartışmaları, kimsenin söylediğinin doğru kabul edilmediği, onlarca yıllık garez ve sertlik ortamında gerçekleşiyor. Ve onlarca yıldan sonra daha hala gey beyaz erkekleri en görünür ikonik temsilciler olarak öne ve merkeze koymaya yatkınlığımız sürüyor.

Bu, LGBT hareketindeki herkesin hayatını zorlaştırıyor – kadınların, erkeklerin, tüm ırkların. Topluluğumuzu zayıflatan çatlaklar yaratıyor. Ve etkili toplumsal değişim yaratma kabiliyetimizi ciddi oranda düşürüyor. Örneğin, LGBT hareketi, siyah topluluklarda homofobik tutumları değiştirmekte başarısız kaldı... çünkü o topluluklar, haklı olarak, gey topluluğunun siyah insanları umursamadığını ve ırkçılığa karşı durmak için hiçbir çaba sarfetmediğini iddia edebilirler.

Bu işi beceremedik. Bu işi hala beceremiyoruz. Beceriksizliğimizin bedelini ödüyoruz.

Ateistlerin bu hataya düşmeme şansları var.

Ateist harekette de şu anda büyük ölçüde beyaz adamların ağırlığı hissediliyor.. özellikle görünürlük ve liderlik pozisyonlarında. Ve çoğu ateist bunu, çözümü için harekete geçmemizi gerektiren bir problem olarak görmemekte direniyor. Aleni bir biçimde “hareketimizde kadınları ve farklı etnik kökenden başka insanları görmek istemiyoruz” demiyorlar... ancak bunu sorumluluklarının bir parçası olarak da görmüyorlar, bunun özellikle önemli olduğunu düşünmüyorlar.

Bunun neden önemli olduğuna dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Irkçılık ve seksizmin nasıl her zaman bilinçli yapılmak zorunda olmadığına, onlar üzerine düşünmeyerek bile onları nasıl kalıcı hale getirdiğimize ve onlara karşı durmak için bilinçli bir çaba göstermemiz gerektiğine dair başlı başına bir konuşma verebilirim. İnsanların nasıl kendilerini kişisel olarak ilgilendiren konulara odaklanma eğiliminde olduklarına, dolayısıyla beyaz adamların ağırlığını koyduğu bir ateist hareketin, kadınları ve farklı etnik kökenden insanları etkileyen problemleri yoksayma pahasına nasıl büyük ölçüde beyaz adamların problemlerine odaklanacağına dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Kendini gerçekleştiren kehanetler üzerine konuşabilirim: ateist hareketteki şu anki beyazlık ve erkeklik baskınlığı tamamen şans eseri olsa bile, kadınlar ve farklı etnik kökenden insanların kendilerini nasıl büyük oranda beyaz ve erkeklerden oluşan bir harekette daha az hoş karşılanmış hissedeceklerini ve onlar böyle hissettikçe hareketin nasıl daha da çok beyaz ve erkek olmaya devam edeceğini anlatabilirim.

Ama zamanım daralıyor o yüzden sadede geleceğim: Yakın tarihteki tüm diğer sosyal değişim hareketlerine bakın. Bildiklerimin her biri bu mevzu nedeniyle bir darbe yemiştir. Herkes şimdi keşke bu konuya dair yıllar önce, kötü alışkanlıklar kırılması zor bir hal almadan, kehanetler kendilerini gerçekleştirmeden harekete geçmiş olsaydık diye hayıflanıyor. Buna LGBT hareketi de dahil.

Ateistlerin bu konu üzerinde çalışması için geçerli bir sürü güzel neden var. Din kadınlara ve farklı etnik ökkenden insanlara da en az beyaz adamlara olduğu kadar zarar verdiği için, kadın ateistler ve farklı etnik kökenden ateistler de en az beyaz erkek ateistler kadar değerli olduğu için vb. gibi idealistik nedenlerden bahsedebiliriz. Bunun daha çok insana ulaşarak hareketimizi daha güçlü kılacağı gibi pratik nedenlerden de bahsetmek mümkün.

Ama hala bunun neden önemli olduğunu merak ediyorsanız LGBT politikası içinde ciddi biçimde yer almış herhangi biriyle konuşun. Ona “eğer 1970'lere gitme ve Stonewall-sonrası hareketinin erken liderlerini ırk ve cinsiyet konusuna eğilmeye ikna etme şansınız olsa bunu yapar mıydınız?” diye sorun. Alacağınız yanıtın “Loki aşkına tabi ki evet, eğer zamanda geriye gidebilsek ve bunu becerebilseydik harika olurdu.” olacağını size garanti edebilirim.

Ateist hareket olarak bunu becerme şansımız hala var. Bu konuyla ilgilenmeye başlamak, bundan 10-20 yıl sonra bunun artık sorun olmaktan çıkması ve şimdi çözebileceğimiz bu sorunun üstesinden gelmek için ileride harcamamız gerekecek çabaları minimuma indirmek için şansımız hala var.

Gelin LGBT hareketinin başarılarından olduğu kadar hatalarından da ders alalım ve bu şansı değerlendirelim.


Wednesday, December 19, 2012

Kapitalizmin büyüme saplantısı mı var?

Bu yazı, Climate and Capitalism’de yayınlanan Is capitalism obsessed with growth? adlı yazının serbest çevirisidir. 

Geçen hafta burada Simon Butler'ın "Petrol Kralı ve Kömür Babası Nüfusu Çok Fazla" yazısı çıkmıştı. 

Growthbusters filminin yapımcısı Dave Gardner, Simon'la benim "nüfusçuların" görüşlerini yanlış temsil ettiğimizi söyleyerek buna itiraz etmişti. Ona göre doğum oranlarına odaklanıyor olması "kapitalizmin büyüme saplantısı" hakkında kaygı duymadığı anlamına gelmiyordu.

The Consumer Trapin yazarı Michael Dawnson buna şöyle cevap verdi: "Büyüme kapitalistlerin "saplantısı" değil.  Bu tamamen sistemin gerektirdiği bir şey. Bu noktayı kaçırırsak kapitalistlerle oturup konuşup onları yavaşlamaya ikna etmemiz gerektiğini düşünüyoruz intibası uyandırırız. Ahahaha!"

Tesadüfen bu hafta sonu ben de Fawzi İbrahim'in Capitalism versus Planet Earth adlı yeni kitabını okuyordum (Muswell Press, 2012). Şöyle demesi çok hoşuma gitti:

Büyümeye verilen önem, hani şu Gayrisafi Milli Hasıla saplantısı olarak da geçen, Clive Hamilton'ın fetiş dediği durum tek başına, ayrı bir fenomenmiş, sanki ekonomistlerin kişisel seçimiymiş ya da hükümetle toplumun beraber verdiği, isterlerse açıp kapatabilecekleri kolektif bir kararmış gibi görülüyor.
Bir gereksinim muhtemelen ekonomi tarihinde ilk kez fetiş diye tabir ediliyor. Kapitalizmde büyüme fetişi var demek balıkta su fetişi var demek gibi bir şey. Nasıl suyun yokluğunda balık ölürse büyümenin yokluğunda da kapitalizm batar. …
Bu "büyüme saplantısı" psikolojik bir takıntıymış, bütün dünyadaki hükümetleri ve ekonomistleri aynı anda kıskacına alan bir hevesmiş ya da bu işte bir tür küresel komplo durumu varmış gibi konuşuluyor.
Olmaya olmaya, mesela bu Gayrısafi Milli Hasıla dedikleri aslında ekonominin ya da toplumun refahını değil kurumsal sektörün refahını ölçmeye yarıyor olmasın? Ve bu durumda, "büyüme saplantısı" da aslında şirketlerin refahına dair bir saplantı olmasın?

İnsanlığın düşmanı ekonomik, politik ve sosyal bir sistemdir, kötü fikirler ya da talihsiz hatalar değil. Bunu anlamazsak asla kazanamayız.
---


Monday, November 19, 2012

Katolik kilisesini aldırmanın vaktidir


Bu yazı, Savita Halappanavar'ın İrlanda'da katolik bir hastane tarafından hamileliğinin sonlandırılmasının reddedilmesi sonucu acılar içinde ölümü üzerine PZ Myers'ın Freethought Blogs'daki Pharyngula isimli blogunda yayınlanan “It’s time to abort the Catholic Church” yazısının serbest çevirisidir.


Ortaçağdan kalma cehaletlerini, hayır ve sevgi yalanlarıyla maskelemeye çalışan eli kanlı kasaplar ve dindar sahtekarlar... Tüm bu ilüzyonu sonlandırıp, kilisenin barbarlığını farketmenin zamanı geldi de geçiyor. Kapatalım kiliseyi gitsin.

Binlerce yıllık Katolik istismarın son kurbanı, durumu hamileliğinin 17. haftasında kötüleşmeye başlayan Savita Halappanavar. Genç kadın bir Katolik hastaneye giderek ölümcül bir hata yaptı:

..düşük yapmak üzereydi. Ciddi acılar çektiği bir günün sonunda Halappanavar, hamileliği için tıbbi müdahale ve sonlandırma istedi.

Bu isteği geri çevrildi çünkü fetüsün kalp atışları hala devam etmekteydi ve kendilerine bulundukları ülkenin Katolik bir ülke olduğu söylendi.

Halappanavar 2.5 günü daha korkunç acılar içinde geçirdikten sonra fetüsün kalp atışları durdu.

Halappanavar'ın rahim boynunun tamamen açıldığı ve amniyotik sıvı akıntısı olduğu, yani düşük yapmak üzere olduğu aşikardı. Bu hamileliğin sonlanmakta olduğu ve fetüs için hiçbir umut olmadığı hastanedeki doktorlar da dahil olmak üzere herkes tarafından açıkça biliniyordu. Tüm bunlara rağmen Halappanavar'ın hayatını kurtaracak tek basit ve etik prosedürü uygulamayı reddettiler.

Çünkü kalbin atmasını sağlayan büyülü bir güce cahilce, safça, aptalca bir bağla bağlıydılar. Çünkü dogma ve batıl inanç ellerini kollarını bağlamıştı.

Çünkü Katolik bir ülkede, lanet olası Katolik bir hastaneydiler.

Çünkü doktorların beyni çocukluklarından beri, tıp eğitimleri boyunca defalarca çürütülen ancak bir türlü aşamadıkları yalanlarla yıkanmıştı. Çünkü hastane yetkilileri inançlarını, hastalara hizmet etme görevlerinin üstünde tutuyorlardı. Çünkü o ülkedeki kanun koyucular politikalarının bir kadını nasıl öldürebileceğinden ders almaktan kaçınmışlardı. Çünkü bir avuç yaşlı kukla oynatıcı kendi teolojileri dışında hiçbir şeyi umursamıyorlar ve insanları memnuniyetle aşağılık ve geri kalmış dinlerinin sunağında kurban edebiliyorlardı.

Sonuç: Halappanavar'ın rahim boynundaki açık yaradan kaptığı septisemik enfeksiyonla, günlerce korkunç acılar çekerek ölmesi. Papa ve piskoposları ve o hastanedeki dini bütün Katolikler Halappanavar'ı el birliğiyle öldürdüler. Boğazını bir bıçakla kesmiş kadar oldular ki bu ona çektirdikleri sefaletten çok daha merhametli bir ölüm olurdu.

Her biri birer canavardan farksız.

Cidden, kapatalım gitsin. Herhangi bir ülkedeki, herhangi bir hastanenin, Katolikliğin antik doktrinleri ile elinin kolunun bağlanmasının kabul edilebilir bir tarafı yok. Nasıl kan nakillerinin Yehova'nın şahitleri tarafından düzenlenmesine izin verilmiyorsa Katoliklerin hastane işletmelerine de izin verilmemeli. Burada kilise tarafından yasaklanmış, hayat kurtarabilecek basit ve rutin işlemlerden bahsediyoruz. Diğer herhangi bir operasyonun, katolik psikoposların aşağıdaki ussallaştırmasıyla ters düşmeyen bir yanı var mı ki zaten?

Yaşama Hristiyan inancı gözünden bakanlar için bedenlerimiz kutsaldır, Kutsal Ruh'un tapınaklarıdır, Tanrı'nın suretinde yaratılmışlardır ve Yüce İsa'nın dirilmesiyle yeniden hayat bulacaklardır. Hristiyanlara göre bedenlerimiz bize ait değildir ve onlarla her istediğimizi yapamayız. Bedenlerimiz Tanrı'dan gelir, Tanrı'nın suretinde yaratılmışlardır ve onunla cennette sonsuz bir hayat süreceklerdir. Bu bizim inancımızdır ve bizi inancımızı paylaşmayanlardan farklı kılar.

Bu tam bir su katılmamış saçmalık, dinci zırvadır. Tam bir canavarlıktır. Katolik kilisesinin canı cehenneme! Boşaltın kilise sıralarını, yağmalayın sandıkları, dağıtın dini hiyerarşinin her bir basamağını, alın bütün mal varlıklarını ellerinden ve onları etik ve mantıklı bir biçimde kullanılmak üzere seküler yetkililere verin.

Ve siz hala daha kiliseye gitmeye devam ediyorsanız...aklınızdan zorunuz mu var?

Thursday, November 15, 2012

Guatemala: Şiddete inat barışçıl direniş



Bu yazı, Upside Down World sitesinde 24 Ekim 2012 tarihinde Dawn Paley imzasıyla yayınlanan “Guatemala: Peaceful Resistance in the Face of Violence” makalesinden kısaltılarak serbestçe çevrilmiştir. Dawn Paley'in diğer yazılarına yazarın kişisel internet sitesinden ulaşabilirsiniz.


San José del Golfo'daki madenciliğe karşı eylemleri nedeniyle Guatemala'da neredeyse öldürülen Telma Yolanda Oquelí Veliz, kendisine yönelik Haziran ayındaki saldırıdan beri ilk kez herkesin önünde konuştu.

Oquelí “Tüm dünyaya, Guatemala'da barışçıl direnişin var olduğunu ve mümkün olduğu sürece burada kalacağımızı söylemek istiyorum.” şeklinde konuşurken, Guatemala City'den 30 km uzaklıkta yapılması planlanan altın madeninin girişini bloke eden kalıcı kampta bir plastik sandalyede oturuyordu. “Biz hep bu mücadelede kan dökülmemesini umduk ve şahsen benim kanım döküldü, ama bence bu çok önemli bir sınavdı ve ben bugün yine eyleme geri döndüm. Biliyorum ki beni susturamayacaklar. Tanrı bana yaşam verdiği sürece devam edeceğim.”

Oquelí konuşurken, blokajda aktif olan birçok insan onu dinlemek için yol kenarında toplandı. Birileri yakacak odun hazırlarken çocuklar kampın diğer köşesinde oyun oynuyorlardı. Bazı kadınlar sıcak içecekler ve yiyecekler hazırladılar. Kamp bu yılın Mart ayından beri işgal altında.

Açıklama yapmak veya röportaj vermek istemedik, çünkü açıkçası kendimden bahsetmek istemiyordum. Odak noktasının direnişte, buradaki halkta olmasını istiyorum.” diyor Oquelí.

Madenciliğe karşı blokajla dayanışan pankartlar yolun kenarını süslüyor, bölgeye yıkık dökük bir kapıdan giriliyor. Toprak yoldan araba geçişi seyrek, zira bu yol ana yoldan oldukça uzakta ve sadece köyler arası ulaşım sağlıyor. Geçenlerin çoğu korna çalıp el sallıyorlar; bazıları da yol kenarındakilere selam vermek üzere duruyorlar.

En az 10 yetişkinden oluşan 6 ekip, haftalık olarak 24-saatlik vardiyalar halinde geliyor veher hafta bir ekip Pazar gününü kampta geçiriyor. Kimse kampta sürekli kalmıyor: her gece, geceyi orada geçirecek olanlar ateş yakıyorlar ve dinleniyorlar, ardından sabah tüm grupla kahvaltı etmek üzere uyanıyorlar.

Kuruluşundan beri blokajda aktif olan Miguel Antonio Muraller süreci şöyle açıklıyor: “Ekip liderleri toplanıyor. Sonra kendi gruplarına vardiyalarını, haftasonu planlarını, toplantı olup olmadığını ve yeni bilgileri aktarıyorlar. Bu iletişim yoluyla hepimizin olan bitenin farkında olmasını sağlıyoruz.”

8 Mayıs'ta polisin bir tahliye girişimi geri püskürtüldü. Sabahın erken saatlerinde blokajdakiler bir polis konvoyunun ve madencilik araçlarının yolda olduğunu öğrendiler. San José ve komşu yöre sakinlerinden yüzlerce kişi seferber oldu ve polis kitleyle karşı karşıya gelmeden geri çekildi.

Oquelí'nin 13 Haziran'da vurulmasından beri kampa sükunet hakim. Oquelí kamptan ayrılırken yolu bir araba ve bir motorsiklet tarafından kesildi ve suikastçı ona üç kurşun sıktı. Kurşunlardan biri karnına isabet etti ve hala orada duruyor, omuriliğe çok yakın olduğu için çıkarılması uygun bulunmadı. Oquelí vurulmasından dolayı sürekli acı çekiyor. Kendisinin San José del Golfo belediyesiyle ve madencilik şirketiyle ilişkilli olduğuna inandığı saldırganların kimliği saptanamadı.

Yapılması planlanan maden, saldırı yapıldığında Radius Gold'a aitti. Radius hisselerini Ağustos 2012'de Kappes, Cassiday & Associates'e sattı. KCA, özel bir metalurji hizmetleri şirketi. Maden karşıtlarına yönelik şiddetin hiç de yabancısı olmayan, saldırı zamanında Radius Gold'un yönetim kurulu başkanlığını yapmakta olan Simon Ridgway, Mart ayında Oaxaca'da Bernardo Vásquez öldürüldüğünde Fortuna Silver'ın önde gelen ismiydi.

Yerel halk, madenin inşa edilmesiyle küçük-ölçekli tarım için kullanılan arazileri etkileyeceğini söylüyor
.

Biz altın için değil, yaşam için, suyumuz için, mısır ve fasulye ekmeye devam etmek için savaşıyoruz.” diyor Irma Esperanza, blokajdaki vardiyası sırasında mutfakta öğlen yemeğini hazırlarken. Arkasında küçük bir ateş üzerinde üç devasa tencereden buharlar yükseliyor. “Buradaki maden yaşam alanımızın içinde, bu yüzden birçoğumuz etkileneceğiz.” diyor.

Esperanza, topluluktan kimilerinin maden projesini desteklediğini, ancak blokajı sürdürenlerin, çocukları için en iyi olanı akıllarından çıkarmadıklarını açıklıyor.

83 yaşındayım ama bak mücadele ediyorum. Çocuklar için, doğduğumuz toprağımız için.” diyor Miguel Díaz Morales ve sıklıkla gecelerini blokajda geçirdiğini, aksi takdirde gözüne uyku girmeyeceğini ekliyor. O konuşurken en büyük oğlu yanında ciddiyetle söylediklerini başıyla onaylıyor. Díaz “Toprağımızı savunuyoruz çünkü bu bizim hakkımız” diyor, “Bizler özgürüz ve toprağımızı savunma hakkımız var.”

Oquelí, tehditleri ve ağrısını düşünmeksizin, tüm gücünü yol kenarında bekçilik yapan erkek, kadın ve çocuklardan aldığını açıkça söylüyor.

Yaşlılar buradalar; anne babalarıyla birlikte vardiyaya gelen çocuklar var.” diyor, “Bu bizi sorumlu davranmaya, çocuklara iyi birer örnek olmaya ve yaşlılarımızın mücadelesini desteklemeye teşvik ediyor.”

Kampın ruh hali moral yükseltici, ama yine de 4 Ekim'de Guatemala dağlıklarında Totonicapán'da ordunun katlettiği altı yerli eylemciden bahsederken Oquelí'nin sesinde bir huzursuzluk aşikar.

[Totonicapán'da] yaşananlardan endişeliyiz, kendimizi onların yerine koyuyoruz.” diyor, “Tıpkı onlar gibiyiz, direnişteyiz ve baskının ne zaman geleceğini asla bilmiyoruz.”