Showing posts with label Ateizm. Show all posts
Showing posts with label Ateizm. Show all posts

Tuesday, June 19, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBT ve Din Denklemi. İkinci Kısım



Giriş notu

Ekim 2011'de Kaos GL Derneği tarafından sağlık çalışanları için bir kitapçık yayınlandı. Sadece sağlık çalışanları için değil, LGBT meselesine ucundan kıyısından ilgi duyan herkes için çok değerli bilgilerin derlendiği bu kitapçığın içinde, terimler sözlüğünden soru-yanıt bölümüne, bilimsel verilerden çeşitli sağlık kurumlarının resmi açıklamalarına kadar bir dünya veri düzgünce sunuluyor.

Buraya kadar her şey yolunda. Zaten kitapçığın içerisindekilere de en küçük bir itirazım yok. Sorun kitapçığın kapağında. Kaos GL'deki yoldaşlar kitapçığa “Ne Hastalık, Ne Suç, Ne Günah! LGBT Hakları İnsan Haklarıdır.” başlığını uygun bulmuşlar. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, sonra da kitapçığı sözcük sözcük baştan okumaya karar verdim.

Kitapçığın hiçbir yerinde eşcinselliğin neden günah olmadığına dair bir argüman bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir argümanla karşılaşsam daha çok üzülürdüm. Şimdi sadece, bu başlığın neden sorunlu olduğuyla ilgili bir şeyler söylemekle yetinecektim. Derken Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı yazısıyla karşılaştım.

Aşağıda bu yazının serbest çevirisiyle beraber köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak bana yaptıkları çağrışımları bulacaksınız. (İkinci kısmını yayınladığımız makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.)


Tanrı Transları Sevmiyor.

Daha önceden, dini, dini dogmaların dilini kullanarak eleştirmenin – mesela Hıristiyanlar'dan İsa gibi olmalarını istemenin –, onları bizim aklımızdakinden (yani mesela sonsuz hoşgörülü ve affeden, sürekli ekstazi halindeki bir adamdan) farklı bir İsa'ya ulaştırma riskini taşıdığından bahsetmiştim. Ayrıca, ılımlı ve ölçülü dini görüşlerin nasıl hakaretleri kolaylaştırdığını ve daha tehlikeli dindarları normalleştirdiğinden, neden dinin sürekli zarar vermemesinin onun zararsız olduğu anlamına gelmediğinden de bahsetmiştim. Din iyi bir insanı daha iyi biri yapmadığı gibi, iyi bir insanı kötü bir insana da çevirmez; ama kötü bir insanı kesinlikle daha tehlikeli hala getirebilir, çünkü ona sağlam bir hüküm, kesinlik ve bir bahane verir.

Kueer bireylerin özellikle anlaması gereken insanlara saldırılamaz dayanak vermekteki tehlikedir; birine böyle “daha yüksek iddia gücü” vermek etiğe aykırıdır. Birçoğumuz tam da böyle mutlak kararlılık yoluyla, daha yükseklerden gelen sorgulamama emrine dayanılarak öldürüldük. Kueer birinin bu tarz düşüncenin ne kadar tehlikeli olduğunun şiddetle farkında olmamasını, ondan korkmamasını ve hatta ona bahaneler üretmesini aklım almıyor.

Tüm bunlar burada da geçerli tabii... “Tanrı trans bireyleri seviyor” demenin “Tanrı ibnelerden nefret ediyor” demekten daha fazla dayanağı veya ispatı yok. İki tarafın da görüşlerini savunmak için herhangi bir kanıtı yok ve ikisi de tanrının kendi görüşlerini yansıtacağı uyarlamasından başka bir şeye dayanmıyorlar. Tanrının herhangi biriyle ilgili neler hissettiğini dahi bilmemizin imkanı yok (kendisinin var olduğunu kabul ettik diyelim). Konuşmaya “Tanrı trans bireyleri seviyor”u karıştırdığınızda, transfobik bir dindarın mesajınızı kabul etmesi ve görüşlerini yeniden düşünmesi için hiçbir desteğiniz olmadığı gibi, onun tanrı inancını (büyük ihtimalle translardan nefret ettiğini düşündüğü bir tanrı) meşrulaştırmış, desteklemiş ve normalleştirmiş oluyorsunuz. Bravo! LGBTQ bireyler üzerinde bir bağnazlık atmosferi yaratan dini görüşleri desteklediniz. Onları yalıttınız ve korudunuz. Kendi nefretlerine dayanak kabul ettikleri şeyi tasvip ettiniz. Tanrının varlığını iddia etmek ve insanın (hangi formda olursa olsun) dini inanca bir eğilimi olduğunu söylemek, Westboro Vaftizci Kilisesi'nin dayandığı ilkeleri cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz. Bu organizasyonlarla savaşmak istiyorsak, bunu kendimizin sezgisel, inanç-temelli tanrı varsayımımızı onlarınkine karşıt koyarak yapamayız. Temellerine saldırmalıyız: inancın iyi ya da en azından zararsız bir şey olduğu fikrine, tanrının iradesinin diğer dünyevi yorumlardan önce geldiği fikrine ve “hey, belki de ortalıkta dolaşıp normlara uymayan cinselliğe ya da cinsiyete sahip olanlara karşı nefret saçmak çok da havalı değildir. Hadi, bilinemez kutsalı sorgulamayalım da bu dünyayı kueerler için daha az boktan bir hale getirmeye çalışalım.” etiğine.

Açıkçası, güncel semavi dinlerin neden kueer bireylere böyle bir nefreti olduğunu anlayabilmiş değilim. Her dini durumda aynı muameleyi görmüyor ve bazı dinlerde belli ölçülerde şartlı kabul de görüyor... Antik Yunan'da Kibele'nin trans rahibeleri, Hindistan'ın Hijra'sı, bazı bağlamlarda Hıristiyanlık ve İslam'ın haremleri, İlk Uluslar inanç sistemlerindeki Çift-Ruh kimlikleri, benzer şekilde Norveç paganizminde cinsiyet sınırlarını aşanların maddi ve maddi olmayan dünya arasındaki sınırları da aşacağı inancı vb. Ama tüm bu bağlamlarda, kueer bireylere sadece ve sadece inanç sebebiyle kötü davranıldığını görebilirsiniz... trans ahali için inanç iyiye alamet etmiyor, hele ki şimdiki kültürümüzde. [Buna Türkiye'de üç bilemedin beş çocuk isteyen, kürtajı yasaklamayı kafaya takmış bir başbakanın olduğunu eklemek gerek. İslamcı hareketlerden medet ummamız için gerek koşullardan biri, örgütlü bir İslamcı hareketin bizden bağımsız bir biçimde LGBTQ haklarına yönelik kampanya örmesi olabilirdi. Bu dahi yokken Müslümanlar'ın Müslüman kimlikleri üzerinden LGBTQ haklarına sahip çıkacaklarını ummak en hafif tabirle saflıktır. Elbette Müslüman bireyler “başka güzergahlardan” bizimle dayanışmaya karar verebilirler. Bu çok önemli: Dindar kişiler, dindar oldukları için değil; insan haklarına, özgürlüğe ve adalete dair dünyevi bir görüşleri olduğu ölçüde bize yakınlar.]

İnanç, sezgilere meyillidir. Kueerlik ise daima sezgilere zıttır. Tanım gereği, varsayılan cinsiyet ve cinsellik normlarıyla çelişki içerisinde var olur. Önceki sağduyu uyarısını hatırlatayım. İnanç ve sağduyunun birçok ortak noktası vardır. “Sağduyu” bir şeyi eleştirmek yerine onu verili alır. “Sağduyu” trans kimlikleri gayri meşru ilan eder. Erkeklerin erkek olup olmadıklarını veya kadınların kadın olup olmadıklarını sorgulamayı saçma bulur. Vajina = kadın , penis = erkek, der. Eşcinselliğin sapkın ve yanlış olduğunu söyler. Ama sezgileri ve sağduyuyu öylece kabul ederek değil... sorulara, düşünmeye, farklı bakış açılarına, farklı deneyimlere, yeniden düşünmeye değer vererek, mitlere ve itikatlara ve yanlış anlaşılmalara karşı eğitim ve olgularla savaşarak... ancak bu şekilde kueer kişilerin kabul edilmesini sağlayabiliriz.


[İkinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]

Sunday, June 17, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Birinci Kısım



Giriş notu


Ekim 2011'de Kaos GL Derneği tarafından sağlık çalışanları için bir kitapçık yayınlandı. Sadece sağlık çalışanları için değil, LGBT meselesine ucundan kıyısından ilgi duyan herkes için çok değerli bilgilerin derlendiği bu kitapçığın içinde, terimler sözlüğünden soru-yanıt bölümüne, bilimsel verilerden çeşitli sağlık kurumlarının resmi açıklamalarına kadar bir dünya veri düzgünce sunuluyor.

Buraya kadar her şey yolunda. Zaten kitapçığın içerisindekilere de en küçük bir itirazım yok. Sorun kitapçığın kapağında. Kaos GL'deki yoldaşlar kitapçığa “Ne Hastalık, Ne Suç, Ne Günah! LGBT Hakları İnsan Haklarıdır.” başlığını uygun bulmuşlar. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, sonra da kitapçığı sözcük sözcük baştan okumaya karar verdim.

Kitapçığın hiçbir yerinde eşcinselliğin neden günah olmadığına dair bir argüman bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir argümanla karşılaşsam daha çok üzülürdüm. Şimdi sadece, bu başlığın neden sorunlu olduğuyla ilgili bir şeyler söylemekle yetinecektim. Derken Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı yazısıyla karşılaştım.

Aşağıda bu yazının serbest çevirisiyle beraber köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak bana yaptıkları çağrışımları bulacaksınız.




Tanrı Transları Sevmiyor.


O kimseyi sevmiyor. Zaten tanrı yok ki.

Kusura bakmayın.

Son zamanlarda trans blogosferde, tanrının trans evlatlarını sevdiği ve kabullendiği ve trans olmanın dindar olmakla (ve giderek, Hıristiyan, Müslüman veya Yahudi olmakla) çelişki içinde olmadığı yönünde bol miktarda yazıyla karşılaştım. Her ne kadar bu yazıların ardındaki motivasyonu ve insanların neden böyle bir mesaj vermek için yanıp tutuştuğunu anlasam da, yine de bunu ciddi anlamda sorunlu buluyorum ve bu konuya değinmeye kendimi birazcık mecbur hissediyorum. Demem o ki: Ben açıkça dini inançların tabiatları gereği tehlikeli ve zararlı olduklarına inanıyorum. Bizlerin, yani kueer topluluğunun; onlardan özellikle mağdur olduğumuza ve potansiyel zararlarını özellikle anlamamız gerektiğine, tehlikenin dini inanışın tanımında gizli olup o ya da bu mezhep, inanç veya kurumla alakalı olmadığına ve kimliklerimizle inançlarımız arasındaki uyumsuzluğu gidermek için tasarlanmış savunular üreterek (ya da onları cesaretlendirerek) kendimize bayağı büyük bir kötülük ettiğimize inanıyorum.

O uyumsuzluk, bir lütuftur.

Ayrıca ortada hem trajik hem de insani bir şey olduğuna inanıyorum. Bir taciz mağdurunun, uzun süre ilişkiden kaçtıktan sonra yine de bir ölçüde tacizciden affedilme ve sevgi istemesini andıran bir şey.

Mühim bir “yeni ateist” ağda yazan ve düşüncelerinin o tarafına kendini adamış bir ateist blogcu olarak, bu konuya er geç temas etmem gerekmesi hemen hemen kaçınılmazdı – her ne kadar PZ Myers ve Greta Christina gibi kişilerle kıyaslandığında oldukça tatlı dilli, çıtkırıldım, kılçıksız bir ateist olsam ve öfke ve kızgınlığımı nadiren dışa vursam da. Ama şimdi bunu yapmamın ve yaratacağı papaz olma riskini almamın sebebi şu: Geçtiğimiz hafta, tanrının trans kişilere sevgisi ya da sevgisizliği ve transgenderizm-din ilişkisi tartışmaları alışılmadık ölçüde öne çıktı. Şu anda mesele ürkünç bir arka plan gürültüsü olmaktan ziyade üzerime atlayan büyük korkunç bir canavar halinde.
[Türkiye'de 1 Mayıs'taki anti-kapitalist müslüman gençler vakası da bende aynı hissi yaratmıştı. Aslında tam da bu bağlamda bir not düşmek istiyorum. Natalie her ne kadar trans bireylere odaklanıyor görünse de, argümanını okuduğunuzda tüm LGBT, giderek tüm muhalif hareketler için geçerli olduğunu göreceksiniz.]

Bu tartışmayı başlatan yazıların ilki, Transgriot'tan muhteşem Monica Roberts'indi. Bu harika bir blog ve çok ihtiyaç duyduğumuz siyah trans kadın sesini ulaştırıyor bize. Yine de, saygı duyduğum insanlar benim son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğum fikirleri alenen savunduklarında kafamı başka yöne çeviremiyorum. [Bunu ben de Kaos GL için tekrarlayayım.] Bunun hemen ardından Liar, Lunatic Or Lorax'ta, transgenderizm ile dini uzlaştırmaya dönük bir bağlantı derlemesini içeren şu yazı boy gösterdi. Aynı gün, şahsen tanışma fırsatı bulduğum çok hoş bir kadın olan Jillian Page, Montreal Gazette'de tartışmaya katkısını koydu.

Dürüst olmak gerekirse, bu yazıyı yazmakla ilgili çok gergindim, hala da çok ama çok gerginim. Dediğim gibi, Gnu Ateistler1 ne kadar ileri gidiyorlarsa ben de o kadar çıtkırıldım oluyorum. Bazı insanların buna çok kırılacağını ve kızacağını biliyorum. Bazıları tehdit edilmiş veya saldırılmış hissedecek. Bazı yazarlarımı ve destekçilerimi yabancılaştıracağım.

Bu yanıtı planladığımı twitter'da belirtmek bile, trans topluluğundaki bazı bağlaşıklarımın (Stephen Ira ve Ira Gray gibi) aşırı öfkeli tepkilerine yol açıverdi. Kibir, entik-merkezcilik, emperyalizm, sığlık, ateizm ve dinin sınıf veya ırk bakımından manasını hiç düşünmemiş olmak, teolojinin teodize gibi daha karmaşık yönlerine dair cahillik (ki eleştirilerimle zerre alakası yoktur) ve semavi dinlerin2 kurumlarıyla dinin kendisini karıştırmakla suçlandım. (ki bu sonuncusunu hiç de yapmıyordum... dini inancın tehlikeli olduğunu düşündüğümü söylerken, tüm dini inançların tehlikeli olduklarını düşündüğümü kast ediyorum – semavi olmayan, örgütlü olmayan ve giderek çok şahsi seviyedeki dini inançlar da dahil hepsinin.)

Ama bunu konuşmalıyız. Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sorunlu ve potansiyel olarak çok tehlikeli, zararlı fikirlerin topluluğumuzca eleştirmeden kabul edildiğini ve seslendirilen eleştirel yaklaşımların yekten düşmanlıkla karşılandığını gördüğümde, bu benim değinmem gereken bir şeydir – ne kadar anlaşmazlık riski taşısa da, ne kadar arkadaş kaybedeceksem de.

Tanrının trans bireylere sevgisiyle veya dini inançların trans kimliklerle uyumuyla ilgili önermeleri sorunlu bulmamın sebebi, çoğu ana akım semavi dinlerin LGBTQ kişileri hedef göstermeleri ya da onlara zulmetmeleri gibi doğrudan ve temel değil (gerçi bu kesinlikle alakalı ve yukarıda da değindiğim üzere bunun özellikle trajik bir boyut eklediğini düşünüyorum). Öyle olsaydı, bu ayrımcılık tarihine sahip olmayan alternatif dinler sunmak, benim dini inancın bizzat kendisinin tehlikeli ve zararlı olduğu iddiama yeterli bir meydan okuma olurdu. Ve eğer öyle olsaydı, kueer kimlikleri tanıyan yeni din varyantları yaratmak yararlı ve yapmaya değer bir şey olurdu.

Ama, her ne kadar ateist hareketin genel bir kötü alışkanlığı olsa da, ben “din”i “Hıristiyanlık”la karıştırmıyorum. Duruşum, Hıristiyanlık'ı eleştirellik açısından ayrı tutmuyor. Eleştirim, dini inancın bizzat kendisine yönelik. Ve aslında, tavrım, dine herhangi bir özel veya yegane husumete değil; dini veya manevi ilan edilen inanç, fikir ve kavramlara hususi bir değerlendirme yapma hürmetini göstermeyi reddetmeme dayanıyor. Aksine bu inanç, fikir ve kavramlara, diğer tüm inanç, fikir ve kavramlara uyguladığım standartları uyguluyorum.

Kendimi öncelikle bir şüpheci, sonra bir ateist olarak tanımlarım. Şüphecilik, varsayımları sorgulamayı, tereddüt etmeyi, kuşku duymayı, başka olasılıkları hesaba katmayı anımsatan bir süreçtir. O olasılıkları kanıt ve düşünce temelinde tartar ve kesin olmayan (ve değişikliğe açık) bir sonuca ulaşırsınız. Beyinlerimizin ne derece irrasyonel ve abuk olabildikleri; görüşlerimizi neyin en akla yatkın olduğundan ziyade neye inanmak istediğimize göre temellendirmekte nasıl da acele ettiğimiz; ve algı, bakış açısı ve yorumlarımızın ne ölçüde hatalı olabildikleri göz önüne alınarak ve bunlarla başa çıkmak için tasarlanmış bir önlem sistemidir. Beyinlerimiz bir sürü tuhaf şey yapan ve onlara yüklediğimiz epistemolojik taleplerden oldukça uzağa düşen verimsiz vıcık vıcık şeyler. Yani... şüphecilik. İşe yarar.
Bu bizim düsturumuz olabilirmiş aslında. “Şüphecilik. İşe yarar.” Ne dersiniz?

Nasıl ki toplumsal cinsiyete şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak feminist olduysam, aynı şekilde kutsallık meselesine şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak ateist oldum. Bütün fikirleri aynı şekilde değerlendiririm. Ve tanrı ya da tanrılar meselesine kafa yorunca ve diğer her şeye uyguladığım standartları onlara da uygulayınca varılan nokta, tanrı inancının her ne kadar duygusal ve psiko-sosyal olarak ödüllendirici olsa da bu varsayıma güvenmek için tek bir iyi sebebine dahi bulunmadığıdır. Gözlemlenebilir dünya açısından, bu varsayımı destekleyen tek bir kanıt yok ve birçok dinin kavramsallaştırdığı şekline bolca karşıt-kanıt var. Ve “bilinemez” açısından, asla anlayamayacağımız ve gözlemleyemeyeceğimiz bakımından, endişeye mahal yok. Orada olmayabilir de gayet. “Eleştiremiyorsak baştan hiç açmamalıydık bu konuyu.”

İnanç3 şüpheciliğin zıttıdır. İnanç, “sadece bilmek”tir. İdeal şartlarda, bir kişi, gözlemlerden, olgulardan düşünce aracılığıyla sonuçlara ulaşır. Eğer yeni bakış açıları, yeni fikirler, yeni mülahazalalar, yeni argümanlar, yeni gözlemler ya da yeni gerçekler ortaya çıkarsa, sonucu adapte ederiz. İnanç tam tersi yönde gitmemizi ister. Sonuçla başlarız. Düşünce, bakış açıları, gözlemler, olgular ve yorumlar, sonucu destekleyecek şekilde yapılandırılır. Sonuçla çelişen olgular ya inkar edilir ya da ana sonuçla örtüşene kadar yeniden yorumlanıp yeni çerçevelere oturtulur. Örneğin eğer başlangıç sonuç, tanrının erkeği ve kadını yarattığı ve bir erkeğin kadın kıyafeti giymesinin günah olduğuysa, o zaman trans olduğunuzu fark etmek sizi inancınızın OLMASI GEREKENiyle çelişkiye düşürür. Böylece başlangıç sonucunuzu yeniden gözden geçireceğiniz, giderek bütün bu tanrı hikayesinin tam da öyle olmayacağını kabul edeceğiniz yerdee, ya olguları adapte edersiniz (trans kimliğinizi bastırarak ve normlara uyum sağlamayı deneyerek) ya da bakış açınızı yeniden yorumlayıp çarpıtarak her şeyin bir şekilde yerli yerine oturmasını sağlarsınız. Sizi böyle yarattı çünkü sizi seviyor. Sizi böyle yarattı çünkü sizin iradenizi test ediyor. Sizi böyle yarattı çünkü acı çekmek sizi ona yaklaştırıyor. vb.

İnanç tehlikelidir çünkü düşüncenin tersidir. Çünkü bilinçli olarak düşünceyi susturur, durdurur ve bastırır. Bizden öylece kabullenmemizi ve sorgulamamamızı ister. Kanıtın gereksiz olduğunu söyler. Eleştiriler “üstü” bir görüşe dönüşür. Dolayısıyla o inanca dayalı olarak yapılan hiçbir eylem, sonuçlarını, tehlikeleri ya da kimlere zarar verdiğini düşünmek durumunda değildir. Bizleri hata yapmaktan alıkoyan tüm alışageldik düşünsel ve etik önlemler kenara atılır. “Sadece bilirsiniz.” Tıpkı George W. Bush'un Irak'ın işgalinin yapılacak doğru şey olduğunu “sadece bilmiş” olduğu gibi.

Ben dinin tüm kötülüğün kökeni olduğunu düşünmüyorum. Ancak mutlak kesinliğin, büyük bir kısmının kökeni olduğunu düşünüyorum. Hata yapma ihtimalinizi kabul edememek, korkunç şeyler yapmaya giden en kısa yoldur. İnanç, bilinçli olarak, bizleri mutlak kesinlikten koruyan mülahazalaları ve kontrol mekanizmalarını baskılar.

Sorgulamak son derece önemlidir, tıpkı fikirlerimizi adapte edebilmek gibi. Uzun, ama çok uzun bir süre boyunca, inanç yoluyla kabul edilmiş temel varsayım, insanların iki ayrık cinsiyete ayrıldığıydı. Biz trans bireyler, bu incelenmemiş varsayımı korumak adına verilen zarar ve çekilen acıların derinlemesine farkındayız. Birçok durumda incelenmemiş varsayımların tehlikesini, sorgulamanın önemini ve görüşlerimizi gözden geçirmeye açık olmayı kabul ederken; konu tinsel meselelerle ilgili olunca tamamen karşı pozisyona geçip inanca, “sadece bilme”ye kucak açmak neden? Hani mesela, nasıl oluyor da başkaları penisin var diye erkek olduğunuzu ya da vajinanız var diye kadın olduğunuzu “sadece biliyorlar” (“Sağduyu böyle söyler!”) ? Dini görüşleri diğerlerinden ayıran ve onları değerlendirirken farklı standartlar uygulanmasına yol açan nedir? Neden onlara özel bir hürmet gösterelim? Sırf insanların güçlü duyguları var diye mi? Kimileri de translara karşı çok güçlü bir nefret duygusuna sahip.


[Birinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]


1  Yeni Ateizm üyelerinin bazılarının görüşlerine “yeni” hiçbir şey olmadığı düşüncesinden hareketle kendilerine daha uygun gördükleri bir söz.
2  “Abrahamic religion” sözünü “semavi dinler” olarak çeviriyoruz. Çok uygun olmadığını kabul etmekle beraber, Türkiye'de görece genel kabul görmesinden hareketle bu çeviriyi tercih ettik.
3  Burada ve devamında “faith” sözcüğünü “inanç” olarak çevireceğiz.

Sunday, May 20, 2012

Ateizm neden sosyal adalet gerektirir – Greta Christina


Bu yazı Greta Christina'nın Secular Humanism sayfasında yayınlananWhy atheism demands social justiceyazısının serbest çevirisidir.

Burada biraz riski göze alacağım ve ateist olmanın sosyal adalet için çalışmamızı gerektireceğini savunacağım.

Birçok ateist buna karşı çıkacaktır. Ateizmin sadece tek bir şey ifade ettiğini söyleyeceklerdir: herhangi bir tanrıya inanmıyor olmak. Sözlük anlamına bakacak olursanız haklılar da. Ateizm bu açıdan seküler hümanizmden farklıdır. Seküler hümanizm, sadece tanrılara ya da doğaüstü şeylere inanmıyor olmaktan fazlasıdır. Belirli etik davranışları kapsayan pozitif ve çok yönlü bir felsefedir. Ateizm ise teknik olarak sadece tanrıların olmadığı yargısına varır.

Ancak sonuçlar (vargılar) boşlukta izole durmazlar. Kimi çıkarımlar gerektirirler. Bu, diğer pek çok sonuç gibi, tanrıların olmadığı sonucu için de geçerlidir. İddia ediyorum ki bir kez tanrıların olmadığı sonucuna vardığınızda, yapmanız gereken çıkarımlardan biri sosyal adalet için çalışmamız gerektiğidir: aşırı yoksulluğa, politik baskılara, yolsuzluklara, ekonomik gelir eşitsizliğine, kadın düşmanlığına, ırkçılığa, homofobiye vb. son vermek için çalışmalıyız. Bunları hem yüce gönüllülük, erdemlilik ve özgecil sebeplerle hem de pragmatik ve Makyavelce (Maciavellian, entrikacı) sebeplerle aşırıya kaçmak pahasına yapmalıyız.

Gelin önce aşırılıkla, Makyavelce sebeplerle başlayalım. (Bunlar her zaman daha eğlencelidir, değil mi?) Eğer ateistler için daha iyi bir dünya yaratmak istiyorsak, daha fazla ateistle dolu bir dünya yaratmaya çalışmak harika bir adım olurdu. Birlikten güç doğar hesabı. Ve eğer daha fazla ateistle dolu bir dünya yaratmak istiyorsak, çok daha iyi sosyal adalet düzeyine sahip bir dünya için çalışmak harika bir ilk adım olurdu. Phil Zuckerman'ın özenli araştırmalara dayanan Tanrısız toplum: Dindarlığın En Az Olduğu Toplumlar Bize Refah Hakkında Ne Anlatabilir (Society Without God: What the Least Religious Nations Can Tell Us About Contentment) kitabına göre ateizm oranlarının en yüksek olduğu ülkeler “mutluluk endeksine” göre de en yüksek skorlara sahip olma eğilimindeler: düşük şiddet suçu ve yolsuzluk oranlarına, harika eğitim sistemlerine, güçlü ekonomilere, desteklenen sanata, bedava sağlık hizmetlerine, eşitlikçi politikalara vb. sahipler.

Ateizmin bu yüksek standartlardaki sosyal işlevselliği yarattığı sonucuna varmak için bir sebep yok. Aslına bakarsanız, durum tam tersi gibi görünüyor. İnsanlar mutlu, dengeli, iyi-eğitimli, yetkili ve çocukları için büyük umutlar besledikleri zaman, tanrıya olan inançlarını terketme eğilimindeler. Yüksek sosyal işlevsellik ateizmi yaratıyor, ya da katkıda bulunuyor, her neyse.

Yani eğer daha çok ateistle dolu bir dünya, dolayısıyla ateistler için daha güvenli ve iyi bir dünya yaratmak istiyorsak, herkes için daha güvenli ve iyi bir dünya yaratmak büyük ölçüde bizim avantajımıza olacaktır. Daha fazla sosyal adalete sahip bir dünya, daha ateist bir dünya olacaktır. 

Peki, ateistlerin sosyal adalet için çalışmasını gerektiren erdemli, yüce gönüllü sebepler neler? Eğer bir tanrıya ya da ölümden sonra bir yaşama inanmıyorsanız ve bu dünyanın sahip olduğumuz tek şey olduğunu düşünüyorsanız . . . sanırım bununla nereye varmak istediğimi anladınız. Eğer bir tanrıya ya da ölümden sonra yaşama inanmıyorsanız ve bu dünyanın sahip olduğumuz tek şey olduğunu düşünüyorsanız, bu yaşam birdenbire çok daha önemli oluveriyor.

Eğer dindarlar haklılarsa ve ölümlü hayatımız gerçek ruhani hayatlarımızın sonsuzluğunda sadece ufacık bir göz kırpması kadarsa, bu hayatı mutlu ve anlamlı hale getirmek o kadar önemli olmazdı. Eğer gerçekten öldükten sonra sonsuza kadar cennette yaşayacaksak, dünyanın dört bir yanındaki bir sürü çocuğun, umutsuz bir sefillik ve çaresizliğin içinde dünyaya gelmeleri o kadar büyük bir mesele değildi. Tanrının kollarında geçecek kutsanmış sonsuzluk yanında birkaç yıllık açlık, hastalık, şiddet ve çaresizliğin lafı mı olur?

Ama dindarlar haksız. Bir tanrı yok. Bir cennet yok. Bu ölümlü hayat sahip olduğumuz tek şey. Ve eğer bu ölümlü hayat sahip olduğumuz tek şeyse ve salt nasıl ve nerede doğduklarına bağlı olan şanssızlıkları sebebiyle sahip oldukları tek hayat umutsuz bir sefillik ve çaresizlik hayatı olan milyonlarca insan varsa – işte o zaman bu berbat bir trajedidir. Korkunç büyük ölçekli bir adaletsizliktir ve bizler bunu tamir etmek için muhteşem bir yükümlülük altındayız. Eğer biz insanlar olarak bir ahlaka sahipsek, ki kanıtlar güçlü bir şekilde sosyal bir tür olarak milyonlarca yıllık evrim süreci sonucunda evrilen beyinlerimize kazınan ortak ahlaki değerlere sahip olduğumuz yönünde, başkalarına kendi suçları olmadığı halde korkunç zararlar verildiğini görmek bizi utandırmalı ve acilen tutkuyla bu konulara odaklanmamızı sağlamalıdır.

Bu konuda çok net olacağım. Sosyal adaletin nasıl sağlanması gerektiğine, bu yoldaki önceliklerimiz ve hedeflerimize ve hatta sosyal adalet kavramının kendisine dair tam olarak mutabakata varmak zorunda değiliz. Hepimizin aynı politik kortejde uygun adım yürümemize gerek yok. Ateizm, özgür düşünce, hümanizm (veya ismi ne olursa olsun) hakkındaki iki güzel şey, yapıcı fikir ayrılıklarına değer vermemiz ve hepimizin üzerinde mutabık kalması beklenen hiçbir dogmaya sahip olmayışımızdır.

Yani hiçbir dogma ya da belirli bir politik duruş adına konuşmuyorum. En azından burada değil. Başka yerlerde kimi politik duruşlar adına, çoğunlukla tutkulu bir şekilde, konuştuğum olmuştur ama hiçbirinin otomatik olarak tanrıya inançsızlığı gerektirdiğini sanmıyorum. Şirketlere kişisel haklar sağlanmasını bitirmeyi, uyuşturucu savaşlarını sonlandırmayı, ırkçı politikaları durdurmayı, küresel çocuk işçi yasaları getirmeyi, aynı cinsiyettekilerin evlenebilmesini, eğitim eşitliğini, finansal endüstrinin yeniden düzenlenmesini, yozlaşmış dikdatörlüklere son vermeyi tartışmıyorum, en azından bırada değil. Sosyal adalet söz konusu olunca ateistlerin yapması gereken herhangi belli bir şey olduğunu söylemiyorum.*

Sadece bir şeyler yapmamız gerektiğini söylüyorum.


*Biz OfB ekibi olarak ateistlerin komünistleri ciddiye almaları gerektiği gibi şeyler söylüyoruz mesela.

Friday, February 24, 2012

Neden Ateistler Komünistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş.



  1. Giriş


Bu yazıyla “Neden Komünistler Ateistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş” yazımızdaki tartışmayı genişletmeyi amaçlıyoruz. Bahsi geçen yazıda, önce ateistlerle komünistleri birbirine yakınlaştıran özelliklere (tarihsel yaklaşım, devrimci tutum, militanlık) değinmiş, ardından ateistlerin mücadele hedefi olan dinden özgürleşmenin komünist oluşumların siyasal programlarına koyabileceği katkıyı vurgulamıştık. Böylece sonuç kısmında
Dinlere karşı yürüyüşlerinde komünistlerin kendilerine ne katabileceğini dinlemek, ateistlerin görevlerinin bir parçasıdır. ... Ateistler, kendi görüşlerine en yakın olan örgütlerle, yani komünistlerle yoldaşlaşmayı ciddiye almalıdır.
demiştik. Şimdi bu sözümüzü daha detaylı olarak tartışacağız.


Süreklilik sağlamak adına, önceki yazıda kullandığımız tanımları kullanacağız: Komünist ve sosyalist sözcükleriyle, tarihin materyalist kavramsallaştırılmasını benimseyen ve (en azından) üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgasını hedefleyen kişileri kast edeceğiz. (Tanım olarak aldığımız bu iki özellik, başlıktaki sorumuzun cevabını verecek.) Ayrıca, inançsızlar ile ateistler arasındaki ayrımımızı sürdüreceğiz ve inançsız kişiyi herhangi bir çeşit tanrının varlığına inanmamayı tercih etmekle karakterize ederken, ateisti – konuyla ilgili ne kadar kafa yorduğuna bağlı olarak – tanrı kavramını, tanrının olasılığını, tanrının olanağını, tanrının varlığını ya da en azından tanrının kurumsallaşmasını bilinçli olarak reddeden bir kimse olarak tanımlayacağız.


  1. Komünistlerin dinsiz/ateist damgası yemeleri doğru mudur?


Yanıtı uzatmadan verelim, evet doğrudur. Tarihsel materyalizm, toplumsal olguların açıklanmasında bilimsel yöntemin kullanılmasını gerektirir.1 Komünist teoriler; ulusun, erkek egemenliğinin, sanayileşmenin vb. oluşumunu, tarih içerisinde üretici güçlerin gelişmesiyle açıklarlar. Din, bu analizden muaf değildir. Bir komünist açısından dini (veya herhangi bir toplumsal olguyu) bu tarihsel analizden muaf tutmak yöntem hatasıdır ve açıkça anti-Marksist bir tutumdur. Hem Türkiye'de hem de dünyada komünist oluşumlar bu hataya düşmekten büyük ölçüde kaçınmayı başarmışlardır. Dolayısıyla (“halkın değerleri”ne saygı duymak isteseler de istemeseler de) tanrı yanılgısıyla alakaları olamaz. Komünistler dinsizliğe mecburdurlar.


Üstelik, tarihsel materyalizm dinlerin bugüne kadar nasıl geldiklerini açıklar. Bu açıklama, liberal ateist düşünürlerin (dinî-olmayan dogmalara referansla) yaptıkları spekülasyonlardan hem daha tutarlıdır, hem de dinin nasıl ortadan kaldırılacağına dair bir yol haritası çizmesi bakımından daha kuvvetlidir.


Üretici güçlerin gelişimini tarih içinde izlemek, dinlerin iktidarı kazanma-kaybetme süreçlerini gözler önüne serer. Örneğin İbrahimî dinler, Avrupa-Ortadoğu coğrafyasında erkek egemenliğini ve heteroseksizmi inşa etmişlerdir. Bir devletin gücünün sahip olduğu insan sayısıyla ölçüldüğü bir devirde, eşcinsel ilişkiyi topyekün yasaklayan Musa da, her spermi kutsal sayan Katolik kilisesi de, iktidar ilişkileri açısından doğru hamleyi yapmışlardır. Örnekler çoğaltılabilir ve tüm bu hamlelerin tarihsel doğruluğu, kuruluşundan yaklaşık iki milenyum sonra Katolik kilisesinin hâlâ dünyanın en zengin mafyası ve en güçlü illegal politik örgütü olmasıyla tarihsel olarak ispatlanmıştır. (Arap dünyasını, Avrupa'da ve Anadolu'da yaygınlaşan bu toplumsal işbölümüne entegre etme görevi Muhammed'e düşmüştür.)


Ancak bu hamlelerin tarihsel doğruluğu, sanayileşme sürecinde tarihsel bir yanlışa dönüşmüştür. Sadece tek bir tane üretilip milyarlarca insanın kullanımına sunulabilen yazılımların dünyasında, tüm dünyada insan yaşamını defalarca kez ortadan kaldırmaya muktedir nükleer bombaların dünyasında, nüfus, gücü ifade etmekten çok uzaktır. Kapitalizm, ekonomik yapıyı devrimcileştirirken, bu devrimi dinlerin geçmişteki kimi nesnel dayanaklarına karşı yapmıştır. Dinlerin bu süreç içinde iktidarlarını kaybetmeleri tesadüf değildir.


Öte yandan, kapitalist üretimin gericileşmesiyle, yani üretici güçlerin önünde bir engel haline gelmesiyle birlikte kapitalizm el altındaki diğer gerici ideolojilerle işbirliği yapmıştır. Dinlerin (ve ırkçılık ile milliyetçiliğin) son dönemdeki hortlayışlarını açıklamak açısından bu gözlem oldukça önemlidir. (Orta Çağ boyunca batıl inanç denerek yok sayılan cadılığın, Yeni Çağ'da birdenbire kilise tarafından tanınmasını, toplumu birbirine düşürmek ve sosyal histeri ortamı yaratmak üzere – özellikle kadınlarda – çeşitli günah keçileri icat edilmesini açıklayan da budur.)2 Bu da bizi yazının ikinci kısmına getiriyor.





  1. Komünistler mi daha ateisttir, ateistler mi?


Birçok ateistin siyasal hedefi sonuna götürülmüş bir laiklikten, yani devletle dinin ayrıştırılmasından öteye geçmez. Bu hedef, kapitalizm sınırlarında liberal bir taleptir. Oysa, yukarıda da değinildiği üzere kapitalist üretimle beraber bu “çözüm”ün miadı dolmuştur. Komünistler için devlet de din de sınıflı toplumun üstyapı kurumları olarak siyasal birer sorundurlar.


Üstelik şimdi eskisinden daha çok tanrı vardır. Para, serbest ticaret, ücretli emek, metalaştırma, kâr etme güdüsü, kalkınma vb. formlarda görünen, özel mülkiyetin çocukları olarak özetleyebileceğimiz çeşit çeşit tabular ve eleştirilmezler dört bir yanı sarmıştır. Ateizm, sadece yaratıcı tanrıları değil, bütün “her şeye kadir”leri reddetmek olmalıdır. Bu anlamda, komünistler ateistlerden daha ateisttirler. Eğer ateistseniz ancak hakkı verilen bir laiklikle yetiniyorsanız, komünistler (paranın saltanatını da reddederek) bir tanrı önünüzdedirler.


  1. Komünistler değil de kim?


Komünistler ateistlerden daha ateist oldukları içindir ki dinle ilgili çatışkıların hepsinde laiklere ve ateistlere taraf olmuşlardır. Sırf bu gözlem dahi ateistlerin komünistlerin dediklerini dikkatle dinlemeleri için yeterli olabilirdi; ama dahası var.

Din, tarihin geri kalanından ayrı atomik olarak durup duran bir sorun değildir. “Vatanın kalkınması” adına yapılması planlanan nükleer santrallere ve hidroelektrik santrallere karşı ayaklanan ve yaşadığı ekosistemi ekonomiye tercih eden ekoloji hareketleri ile “ahlakî değerlerin korunması” adına dindar bir nesil yaratmayı planlayan iktidara karşı öfkelenen ve mutluluğu başka dünyalara havale etmeyen ateistler arasındaki fark, dikkatli gözler için, sadece şekildedir. Dert tektir, görünümü çeşitlidir.

Önceki yazımızda,
Tipik bir ateist, tarikat lideriyle herhangi bir Müslüman arasındaki farkı ve bu ikisinin tarih içerisinde birbirlerini nasıl yeniden ürettiklerini gayet iyi bilir.
demiştik. Din, sosyolojik bir olgu olmaktan öte, iktidar ilişkilerinin bir parçasıdır. Din iktidar ilişkilerinden ayrı düşünülebilir elbette, ama dine karşı mücadele o şekilde kazanılamaz. Nasıl ki ateistleri insanlığın kurtuluşu için mobilize etmek komünistlerin görevlerinden biriyse, dünyayı tüm tanrılardan kurtarmak için komünistleri ciddiye almak da ateistlerin en önemli görevlerindendir.




1  Marx'ın Hegel eleştirisi tam da bu noktada başlar. Hegel'de felsefe başaşağıdır, çünkü Hegel gerçek dünyayı İdea'nın bir görünüşü olarak tarifler. Oysa bilimsel yöntem, somut gerçekliğe bakıp ardından soyutlama yapılmasını gerektirir. Hegel tüm olguları tarihsellik içerisine yerleştirir, ancak tarihin kendisini mutlaklaştırır. Marx, bilimsel yöntem vurgusunu, metaların değerinin nasıl belirlendiğini tartışırken de tekrarlar. Sömürüyü, artı-değer üretimini ve emek gücünü inceleyerek açıklar ve tam da bu mefhumlar sebebiyle sömürünün, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgasından başkaca bir şekilde yok edilemeyeceğini gözlemler. Marx ve Engels'in tarif ettikleri sosyalizmi bilimsel sosyalizm yapan budur.

2  Bu paragrafın daha kapsamlı bir şekilde tartışılması gerektiğinin farkındayız, ancak yazının sınırlarından taşmamak adına burada belirtildiği kadarıyla yetinmeyi tercih ediyoruz.


Wednesday, February 8, 2012

Vurun Ateiste! Yaşasın Kitlelerin Tineri!

İyi ve kötü… Düşünün iki seçenek var önünüzde, biri dindar ve çağdaş diğeri tinerci ve ateist! Meseleyi buradan kurunca tabi ki dindar ve çağdaşı seçersiniz. Baktığınızda zaten burada seçenek yok. Tinerci olmak kimsenin önünde bir seçenek değildir. Tinerci çocuklar da (uzaydan gelmediklerine göre) bu devletin politikalarının bir sonucudur, onların hali de bu düzenin ayıbıdır.

Şimdi haberler başlayacak, tinerci gençlerin icraatları sayıp dökülecek, “inançsızlık” sorunu olarak yansıtılacak. Nefret söylemlerinin en kanlısı ateistlere yöneltilecek, manşetlerde “dinsizlikle mücadele” olacak. Olacak tabi, bir yerinden iktidara tutunmaya çalışanların ayyuka çıktığı şu zamanlarda başka ne olabilir? Fakat unutulmasın, bu açıkça suç işlemektir. Dökülen her ateistin kanından devlet sorumludur, ateistlerin başına gelecek her şeyden de… Çünkü milyonların önünde bir başbakan ateistleri hedef göstermiştir, ilk taşı atmıştır.

Başbakan o meşhur konuşmasında “Bu ülkede dindarlara ikinci sınıf muamelesi yapıldı” diyor. Biliyor musunuz tarihimiz katledilen Turan Dursun’ların tarihidir, ikinci sınıf vatandaş ne kelime, ucuz cinayetlerle yandı ömrümüz. Dindar nesil yetişti, o dindar nesil Türklük ve İslam’la sentezlendi. O dindar nesil sabah körü aydın kovalama avlarına çıktı. Erdoğan belli ki korkuyor; isyandan, itaatsizlikten korkuyor. Çünkü bu sömürü sistemine isyan edecek milyonlar var. Bu milyonların sorunları da aracı imamlarla çözülemeyecek kadar derin. Biz sizin seçeneklerinizi toptan reddediyoruz ve insanların iyiliğini ve kötülüğünü Allah inancıyla ölçen düşünceye başkaldırıyoruz.

Laik bir devletten beklenen bütün vatandaşlarına eşit mesafede olmasıdır. Başbakan son konuşmasında açıkça bu eşitliği çiğnemiş, ateist vatandaşlarını hedef göstermiş –kimbilir belki ateizmi münferit bir vaka olarak görüyordur- dindar olmayan gençliği “milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil” olarak niteleyerek ufkunu herkese göstermiştir.

Bizim çok meselemiz var, sizin görmezden gelip bütün o koruyamadıklarınızı biz düşünüyoruz. Biz “Özgürlüğü araba reklamlarından öğrenmeyi reddediyoruz. Eşitliği dini otoritelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Birlik ve beraberliği milliyetçi gazetelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Bu devasa hapishanenin ötesinde, çok güzel bir dünya olduğunu biliyoruz. Bize yaşam diye kakalanan bu zaman israfının ötesinde, kendimizi gerçekleştirmek için büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu” biliyoruz.

Bu açık hedef gösterme ve laiklik esasının çiğnenmesi, toplumda ateistlere yönelik nefretin bir kıvılcımı olabilir. Bu sebeple, ateistlerin başına gelecek, can güvenliğini tehdit eden bütün oluşumlardan ve olaylardan T.C. Başbakanı sorumludur. Başbakanın bu ayrımcı söylemlerine maruz kalan bütün tinerci kardeşlerimize ve kitlelerin tineri olan bütün dinleri reddedenlere selam olsun!



Saturday, December 31, 2011

Ateist Hareketin Amaçları Ne? – Greta Christina



Ateist Hareketin Amaçları Ne? – Greta Christina1

“İnançlılarla din hakkında tartışmanın, dinle alay etmenin ya da dini aşağılamanın ateistlere hiçbir faydası yok. Aslında tam ters etki yaratıyor ve davamıza zarar veriyor.”

Ateistler arasında bu argümanla sıklıkla karşılaşıyoruz. Benim yanıtım genelde “Hiç de değil!” demek oluyor. Genellikle tarihten örnekler veriyorum ve sosyal değişim hareketlerinde hem cepheleşmenin hem de diplomasinin bulunmasının ne kadar etkili olageldiğine işaret ediyorum. “İyi polis/kötü polis” dinamiğinin (E polislerin bunu kullanmasının bir sebebi var elbet) etkililiğine işaret ediyorum. Overton penceresi'ne (yani, radikal görüştekilerin ağırlık merkezini hareket ettirerek, merkez görüştekilerin görece daha makul görünmelerini sağlamaları fikrine) işaret ediyorum ve cepheleşmecilerin (confrontationalists*) diplomatların işini zorlaştırmayıp kolaylaştırdığını savunuyorum. Ateşli olanlarımızın görünürlüğü arttırmak için çok faydalı olduklarına işaret ediyorum ... ve görünürlüğün mitlere karşı çıkarken olduğu gibi topluluk inşası için de çok önemli olduğunu. Farklı kişilerin farklı mizaçları olduğuna ve farklı aktivizm yöntemleriyle harekete geçtiklerine işaret ediyorum: bazı insanlar sakin, anlayışlı bir sese daha kolay kulak verirken, bazıları tutkulu bir adalet çığlığına daha kolay kulak veriyorlar, başkaları da kralın çıplak olduğunu söyleyen alaycı, mizahi bir taşlamayı daha rahat duyuyorlar. Ve ayrıca aktivistlerin de farklı mizaçları olduğuna; dolayısıyla kibar diplomasi, ortalamada ateşli bir cepheleşmeden daha etkili olsaydı da, cepheleşme konusunda yetenekli olup diplomasiyi beceremeyen aktivistler için hiç de faydalı olmadığına işaret ediyorum. (Ve tam tersi.)

Bugün, biraz başka bir şekilde yanıt vermek istiyorum.

Bugün, şu soruyu sormak istiyorum: “Tam olarak hangi hedeflerden bahsediyoruz?”

Ben bütün ateistlerin – hatta tüm ateist aktivistlerin dahi – aynı hedeflerle hareket ettiğini düşünmüyorum. Ve belki de bazı anlaşmazlıklarımızın ve tartışmalarımızın kaynağı bu olabilir.


Birçok ateist için ateist aktivizmin başlıca hedefi anti-ateist yobazlığı ve ayrımcılığı azaltmak ve dinle devlet arasında daha bütünlüklü bir ayrım için çabalamak. Ana amaçları; ateistlerin, toplumun mutlu, ahlaklı, üretken bireyleri olarak algılanmalarını, tüm ve eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak. Ateistlerin toplumda tam olarak kabul edilmelerini ve ateizmimizin meşru olarak tanınmasını istiyorlar. Ateist karşıtı mitlere ve yanlış fikirlere karşı durmak istiyorlar. Ve kızgın, cepheleşmeci, ateşli ateistleri bu mitleri besleyen, dindar inançlıları daha da yabancılaştıran ve dolayısıyla herkesin işini zorlaştıranlar olarak görüyorlar.

Ama bütün ateistler bunu ana amaç olarak görmüyorlar.

Birçok ateist için, bizim ana amacımız dünyayı dinden uzaklaşmaya ikna etmek.


Yani, evet, elbette, ateist aktivistlerin çoğu, anti-ateist yobazlığın yok olduğunu görmeye bayılırdı ve bunun için çabalıyorlar. Ama birçoğumuz – ki ben de onlardan biriyim – bunu amaçlarımızdan sadece biri olarak görüyoruz. Birçoğumuzun istediği, inananlarla ateistlerin birarada yaşadığı ve birbirlerinin pratiklerini (ya da pratiklerin yokluğunu) saygıyla karşıladığı bir dünyadan ibaret değil. Birçoğumuz, dinin olmadığı bir dünya istiyoruz. Tabii bunun yasayla, şiddetle ya da herhangi bir baskıyla gerçekleşmesini istemiyoruz. Ama dinin sadece yanıldığını düşünmüyoruz. Biz dinin zararlı olduğunu düşünüyoruz. Bazılarımız, dehşete düşürecek derecede zararlı olduğunu düşünüyor. Bazılarımız, doğası gereği zararlı olduğunu,dini din yapan özelliklerin bizzat kendilerinin onu korkunç zararlı hale getirebilen şeyler olduğunu düşünüyor. Dahası, dinin sadece ateistlere değil milyarlarca inanana da zarar verdiğini görüyoruz. Böylece, dinin artık var olmadığı bir dünya için çabalıyoruz.

Ve bazılarımız – ki ben de onlardan biriyim – esasında insanları dinden ayrılmaya ikna etmenin, inananları ateistlere tahammül etmeye ve ateistleri kabul etmeye ikna etmekten çok daha erişilebilir bir hedef olduğunu düşünüyoruz. Biz, dinin, doğası gereği, inananların farklı inançtaki bireyleri kabul etmelerini zorlaştırdığını – ve inancı olmayanları kabul etmelerini neredeyse imkansız hale getirdiğini – düşünüyoruz. (Daniel Dennett bunu “Breaking the Spell” kitabında çok güçlü bir şekilde işliyor: dinin hiçbir sağlam kanıta dayanmıyor oluşu, paradoksal bir biçimde, insanların ona daha sıkıca tutunmalarına ve onu daha hırsla savunmalarına yol açıyor.) Biz, inançlılar arasında evrensel birlikçi görüşlerin ve hoşgörünün istisnai olduğu kanaatindeyiz. Ve biz, eğer ateizmin daha geniş kabul gördüğü bir dünya istiyorsak, bunu ateizmin çok daha yaygın olduğu bir dünya yaratarak elde etmenin çok daha kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi: Anti-ateist yobazlığın ve din-devlet ayrımının başlıca hedeflerimiz olduğunu kabul etsem bile, yine de cepheleşmeciliğin stratejimizin değerli bir parçası olduğunu savunurdum. Başka hiçbir sebep için değilse görünürlük için ve Overton penceresi için. Gerçi, bunlar bizim yegane (ya da başlıca) hedeflerimiz olsaydı, diplomasiye daha fazla öncelik vermemizi ve cepheleşmeyi biraz arka plana almamızı savunacağımı söylemeliyim. Eğer ana hedefimiz dünyayı ateistlerin iyi insanlar olduğuna ikna etmekse, en efektif taktik insanların asabını bozmak olmayabilir.

Ama dünyayı ateistlerin iyi insanlar olduğuna ikna etmek ana hedefimiz değil. Yani, bu hepimiz için geçerli değil. Birçoğumuz için, yasal haklar kazanmak ve bunların uygulamaya konmasını temin etmek (mesela lise toplulukları oluşturma hakkı, çocuklarımızı koruma hakkı, ilköğretim okullarında çocuklarımıza dini düşünceler öğretilmemesi hakkı, ya da ABD ordusunda askerken dinin zorla benimsetilmemesi hakkı gibi) bizim en büyük önceliğimiz – insanlar bu arada bizim iyi insan olduğumuzu düşünseler de düşünmeseler de. Ayrıca birçoğumuz için, insanları dinden ayrılmaya ve ateizme ikna etmek en büyük önceliğimiz. Biz, diğer hedeflerimize ulaşmak için en iyi stratejinin bu olduğunu düşünüyoruz. Ve bunun başlı başına zahmetimize fazlasıyla değer bir hedef olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi: Eğer hedeflerimize ulaşmak için en iyi taktiğin ne olduğu hakkında ya da insanları dinden ayrılmaya ikna etmenin zahmete değer bir hedef olup olmadığı konusunda aynı fikirde değilseniz o zaman haydi bunu konuşalım.

Ama eğer cepheleşmeciliğin – inananlarla din hakkında tartışmanın, dinle dalga geçmenin ya da dine hakaret etmenin – davamıza zarar verdiğini savunuyorsanız, tartışmaya devam etmeden önce şu soruya kafa yormaya değer: Tam olarak hangi davadan bahsediyoruz?

Çünkü aynı şeyden bahsetmiyor olabiliriz.

1  Bu makale, Freethought Blogs'da Greta Christina'nın sayfasında 21 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “What are the Goals of the Atheist Movement?” başlıklı makaleden çevrilmiştir.
*  Metnin orijinalinde geçen “confrontationalist” sözcüğünü “cepheleştirmeci” olarak çevirmeyi uygun bulduk. Çevirimizin anlamı tam olarak karşılamadığını bilmekle beraber, bu sözcük için genel kabul görmüş başka bir çeviriden – şimdilik – haberdar değiliz. Ateizm tartışmaları bağlamında “confrontationalist” sözcüğü; dindarlarla yüzleşmekten, polemiğe girmekten ve zıt düşmekten kaçınmayan aktivistler için kullanılıyor. - OfB





Thursday, December 15, 2011

Başka türlü bir şey, benim istediğim... Ateizm, neden hemen şimdi?

Bir yorum üzerine sesli düşünme


Bundan bir süre önce, Ateistlerden Ateistlere Gündelik Yaşama Dair İpuçları başlıklı bir metin yayınlamış; takipçilerimizden said, baskıcı tutumlara işaretle “Ateistler olarak toplumda kendimizi güvende hissedebileceğimiz kritik kitleye ulaşmadan come out hayalleri hamdır, kendimizi kandırıyoruz.” yorumunu bırakmıştı. said’in dile getirdiği kaygıların malesef bir gerçekliği yansıttığını yadsımıyoruz. Katkısı için teşekkür ederken, bu açık mektubu said şahsında tüm ateist takipçilerimize sunuyoruz



Sevgili Said,

Türkiye'de ve dünyanın her yerinde ateistler , kimi zaman – bahsettiğin gibi – 'mahalle baskısı' ve/ya açık ya da kapalı yaptırım tehdidi ile, kimi zaman da yakınlarının 'sevgi bağı'nı kaybetme korkusuyla; ateist tutumlarını açıklamanın hayatı zorlaştıracağı gerçeğiyle yaşıyorlar. Bu blogun yazarları olarak biz de ateist tutumumuzu ilan etmenin hayatımızı farklı şekillerde, derecelerde zorlaştırabileceği yönündeki kaygına hak veriyor ve bunu paylaşıyoruz.

Ancak işte tam da bu böyle olduğu için ateistleri (de) saklandıkları yerden çıkmaya çağırıyoruz. Dinlerin toplumdaki en yerleşik tabu olduğu gerçeğinin, tarihsel bir olgu ve sömürü sisteminin bir parçası olduklarının altını çizmeyi elzem kıldığını düşünüyoruz. Sözümüzü bu kaygılardan muaf söyleyebileceğimiz bir tartışma kültürünü (bir araç olarak) arzulayacağımız muhakkak; ancak hatırlamak gerekiyor ki onu oluşturanlardan apayrı bir yerde duran bir ‘tartışma kültürü’ yok, bir sabah “kendimizi güvende hissedeceğimiz kritik kitleye ulaştığımız” bir topluma uyanıvermeyeceğiz. Baskıcı tutumlardan arınmış bir dünya biz onun için mücadele etmedikçe gelmeyecek.

Ancak, elbette “Haydi kötü patronlara, komşu teyzeye ve dahi yel değirmenlere karşı ve ne olursa olsun kılıçlarımızı kuşanalım!” demiyoruz. Her ateistin içinde bulunduğu koşullar ve öncelikleri farklı olacaktır, bunları önemsiyoruz. Ateist tutumumuzu ortaya koymaya başlayacağımız ilk yer illa iş yeri, aile, cami duvarı olmak zorunda değil, come out etmenin (açılmak, açıklamak yahut saklanılan yerden çıkmak) her türden güvenliğimizi tehlikeye sokmayacak yollarını bulmak da mümkün. Elbette bununla “kendi tatlı sularımızda yüzelim” anlamına gelebilecek nafile bir come out şeklini kastetmiyor; yalnızca bunun aşamalı ve her spesifik durumda kendisine farklı mücadele yöntemleri geliştiren bir süreç olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

İyi haber şu; her daim her yerde aynı açıklıkla ve aynı keskinlikte yap/a/masak dahi ateist tutumumuzu ortaya koymak işe yarıyor! En başta, sandığımız kadar yalnız olmadığımızı bilmek bizi dayanışma anlamında güçlendiriyor. Türkiye’yi de örnek verebileceğimiz muhafazakar toplumlarda, birçok insan aslında din tabusunu sorgularken baskıcı tutum ve argümanları içselleştirerek sorgulamalarının devamını getirmekten vazgeçebiliyor. Tam da bu noktada, ateistlerin kendi sözlerini söyleyerek başkalarına ilham vermesi ve böylece dayanışma noktaları oluşturması çok önemli.* outforbeyond’un ‘Nasıl Ateist Oldum?’ yarışmasında hikayesini paylaşan birçok ateist; kendisinden önce sesini yükseltenlerin etkisinin o ilk şüphenin ardından gitmesinde ne kadar değerli olduğunu anlatmıştı. İşaret ettiğin #eksisozlukkapatilsin ve buna benzer bir çok söylemin/tacizin/şiddet çağrısının özündeki hemen herkes arkasında saf tutuverecek olacağına yönelik kendine güvenleri de, ateistlerin “ben varım” demelerinin ne kadar mühim olduğunu gösteriyor.

Dahası, ateistlerin ‘come out’ etmesi demek, aslında hayatlarının merkezlerine koydukları sorgulama eylemini kolektifleştirmek de demek. Yalnızca tartışma kültürünün var olduğu değil, din tabusunun var olmadığı anlamında da hayalini kurduğumuz toplum bugünden yarına gelmeyecek ama kesinlikle bu dayanışma ve koleklifleştirilen çabanın sayesinde gelecek.

Sözün özü, baskıcı tutumların ateistlerin karşısına çıkardığı ikilemleri ve zorlukları görüyor, her ateistin bunlara dair deneyiminin ve geliştirdiği mücadele yollarının başkaları için bir çıkış noktası oluşturabileceğini düşünüyoruz. Ateistleri bizimle ve çevrelerindeki şüphecilerle deneyimlerini paylaşmaya ve “Ne yapmalı, nasıl yapmalı?” üzerine birlikte ve sesli düşünmeye davet ediyoruz. Zira biliyoruz ki; baskıcı tutumlardan arınmış bir dünya için gerek koşul, onun için mücadele eden “öfkeliler”.



-outforbeyond ekibi-





Tuesday, November 22, 2011

Ateistlerden ateistlere gündelik yaşama dair ipuçları – v.1


Bu kısa metinle, ateistler olarak, baskıcı dindar tutumlarla nasıl başa çıkabileceğimize ve ateist duruşumuzu farklı bağlamlarda nasıl uygulayabileceğimize dair gözlem ve hatırlatmalardan oluşan (daima eksik kalacak) bir liste amaçlıyoruz.

  1. Ateist tutum

  • Bu listenin nasıl başlayacağı bariz herhalde: Saklandığınız yerden çıkıp sesinizi yükseltin. Dünyanın yaklaşık 6000 yaşında olduğuna inanan insanların okullar kurduğu ve doğal afetlerin toplumsal ahlaksızlık sebebiyle gerçekleştiğini iddia eden insanların bulunduğu bir dünyada; sesimizi yükseltmek için her türlü hakka sahibiz. İşin doğrusu, saklandığımız yerden çıkıp sesimizi yükseltmek, sorumluluğumuz.

  • Bilimsel kalın! Eleştirel kalın! Dine yönelik eleştirel tutumu; ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik gibi başka toplumsal “değer”lere karşı da elden bırakmayın. Karşılaştığınız her yargı için, daima, geçerli bir akıl yürütme ve kanıt olup olmadığını kontrol edin – ve tabii kanıtları sorgulamayı da es geçmeyin.

  • Şüpheciliği elden bırakmayın. Okuyun, yazın, izleyin, dinleyin. Bilmediğiniz şeyleri alenen beyan edin ve bilenlere danışın. Bilmediğiniz ve merak ettiğiniz şeylerin bir listesini tutmak işe yarayabilir – bende yaramıştı!

  1. Dinle karşılaşma

  • Kendinize güvenin. Şeriatçılarla bile tartışmaktan kaçınmayın. Karşınızdaki kişi tartışmayı bloke edecek yöntemler kullanıyorsa, bunları yakalayın ve işaret edin. Zaman kaybettiren tartışmalardan kaçınmak için kısa yollar bulun.1 Ama sakın “nonteist”liğe sığınmayın. Yani, herkesin kendi inancıyla memnun kalacağı bir orta yol önermeyin. Bizler haklıyız. Hemen hemen tüm tanrılar2, yoklar.

  • Daima hangi tanrıdan bahsettiğinizi açıkça belirtin. Ve daima karşınızdaki kişiden de bunu talep edin. Asla aklımızdan çıkarmamamız gereken şeylerden biri de, hali hazırda dünyada 4200 aktif din olduğu (ve bunlardan bazılarında birden fazla tanrı var).

  • Sakın tanrıların varlığı ile var olma ihtimalleri arasındaki farkı göz ardı etmeyin. Tabii ki bazı tanrıların var olması prensipte mümkün (yani, onların var oldukları bir durum hayal etmek imkansız değil). Ancak aslolan şu ki, varlıkları için hiçbir kanıt bulunmuyor.

  • Ilımlı dindarlığın, genellikle iddia edildiği kadar sorunsuz olmadığını aklınızdan çıkarmayın. Ilımlı ya da “ılımsız”, dindarlık eleştirel metoda aykırı. Dokunulmaz alanlar, bir kez kabul edildiler mi, şüpheciliğin ve sorgulamaların hata düzeltme mekanizmalarının dışında kalırlar. Ilımlı dindarlık sadece şeriatçılığa cesaret verdiği için değil, eleştiriye kapalı düşünme biçimine yol verdiği için de tehlikeli.3

  • Dindar insanların ateistlere karşı olduğunun, oysa biz ateistlerin dinlere karşı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu anlamıyla, radikal laikler (bununla, kurumsal dinlere karşı çıkan inançlı kişileri kast ediyorum) gerçek dünyada ateisttirler. Felsefi keyif dışında, radikal laik kişilerin şahsi hayatlarında ne gibi tuhaf şeylere inandıklarına çok da kafayı takmayın.

  • Ateizmin kayda değer bir politik tutum olmadığı (ve dolayısıyla bunu dillendirmenin anlamsız olduğu) yönünde eleştirilerle karşılaşabilirsiniz. Bu eleştirilerin sizi apolitize etmesine izin vermeyin. Ateizm, “inanç/sızlık/lardan bir inanç” değildir; ateizm, inanmamayı tercih etmekten ibaret değildir. Tanrıların bizzat kendilerine karşı değil, gerçek dünyadaki karşılıklarına, yani dini temel alan ekonomik, politik, cinsel ve sosyal iktidar ilişkilerine karşı mücadele ettiğimizi daima akılda tutun. Din politiktir, antitezi de öyle. Dahası; inanmanın dayatıldığı, inanmayanların baskı ve şiddet gördüğü bir ortamda, ateizm gayet değerli bir politik tutumdur.*

  1. Türkiye ateistlerine özgü gözlemler4

  • Bir kurum olarak dini veya dini kurumları, peygamberleri, azizleri, sembolleri vb eleştirdiğinizde veya bunlarla ilgili ironi yaptığınızda, hemen, insanların değerlerine saygı göstermemek, hatta bazen nefret suçu işlemekle itham edileceksiniz. Oltaya gelmeyin! Yaptığınız tam olarak neyin saygısızlık olduğunu, değerleri nasıl incitebileceğinizi, bu yaptığınız tam olarak hangi gruba karşı potansiyel bir aşağılama veya tehdit içerdiğini tekrar tekrar sorun.

  • Türkiye'de İslam, toplumun tüm diğer batıl değerleriyle örtüşmesi adına, yer yer mevcut teolojinin de gerisine düşecek şekilde yorumlanagelmiş. Bu da, gündelik yaşamda gayet mitolojik bir allahla karşılaşmamızla sonuçlanıyor.
    Mesela Doğu Anadolu'da “ilahi adalet” adına insanların “belalarını vermek” için depreme sebep oluyor. “Nazardan saklıyor”; yeri geldiğinde “akıl fikir veriyor”; uyurken “rahatlık veriyor”; muhabbet sırasında, bilinçaltımızdaki lafları “söyletiyor”; bazılarımız için “şahit oluyor”; hatta eğer sokak dilencilerine para verirsek, “gönlümüze göre veriyor”. Uzun lafın kısası; gündelik yaşama son derece müdahil, her an toplumla birlikte yaşayan bir varlık tarif ediliyor Türkiye'de. Bir bakıma, (sosyolojik olarak) Antik Yunan tanrılarından ayırt etmek imkansızlaşıyor.
    Bu esneklik sebebiyle Türkiye'de din, her şeyin sebebi ve her şeyin sonucu olarak yorumlanabiliyor. Bunun ne kadar ürkütücü olduğu bir yana, bu gözlemin bizzat kendisi bile tartışmalarda farkında olunması gereken bir detay olarak dikkat çekiyor.


1  Sıklıkla yapılan bazı mantık hataları için şu bağlantıya göz atmak isteyebilirsiniz. Antrenman olması bakımından, Eğer Tanrı Bir Araba Olsaydı başlıklı videodaki tartışmayı inceleyebilirsiniz.
2  “Hemen hemen tüm” derken tam olarak ne kast edildiğini anlamak için İngilizce Wikipedia'daki şu maddeye bakabilir, ya da civarınızdaki bir matematikçiye danışabilirsiniz.
3  Bu fikirde, Greta Christina'nın kısa bir makalesinden esinlenilmiştir.
4  Bu kısım, metnin İngilizce versiyonunda yer almıyor.



Friday, November 18, 2011

İfade Özgürlüğü ve Tanrılar


Türkiye'den ...

Geçtiğimiz hafta; bir Ekşi Sözlük yazarına, “din saçmalığı” başlıklı entrideki yorumlarında “dini değerleri alenen aşağılama” suçundan 9 aydan 1,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmasıyla, tuhaf tartışmalara tanıklık ettik. Savcılığın gerekçesi, yazarın “İslam dinine inananların ibadetlerini, kâinatı Allah’ın yarattığına ilişkin inançlarını aşağıladığı” yönünde. İşin ilginci, Ekşi Sözlük'te “ekşisözlük'te dine hakarete 1.5 yıl” başlıklı entride; toplumun yüzde bilmem kaçının Müslüman olduğu argümanıyla, daha hassas olunması gerektiği yönünde yorumlar mevcut. Diğer yandan, “fikir özgürlüğü suçsa bu suça ortağız” adıyla bir dayanışma platformu oluşturuldu.

Öncelikle; eğer Türkiye toplumunun temel değerlerinden biri kölelik olsaydı, biz yine de köleliğin saçmasapan olduğunu beyan etmekten geri durmayacaktık. Hatta asıl o zaman bunu söylemeyi görevimiz addedecektik. Toplumun büyük çoğunluğunun bir şeyleri doğru bulması, maalesef hiçbir şey ispat etmiyor.

Öte yandan; Türkiye'de düşünce, ifade ve basın özgürlüğü vardır. Şu anda hapisteki 71 gazetecinin kaçı Zaman gazetesinde çalışıyor? Kaçı Yeni Şafak, ya da ne bileyim, Star gazetesinde çalışıyor? Türkiye'de ifade özgürlüğü vardır ve hatta sınırsızdır. Ama aynı zamanda, ifade özgürlüğünün özel mülkiyeti vardır.1 Tayyip Erdoğan'ın oldukça geniş bir ifade özgürlüğü var, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in görüşleri hiçbir baskıya maruz kalmıyor.

Dolayısıyla biz, ifade özgürlüğünün özel mülkiyetinin de ilga edilmesi için uğraşıyoruz. Ve ne güzel ki, ne yapsalar, ne etseler, bitmiyoruz, tükenmiyoruz, yılmıyoruz.

... ABD'ye

Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri Kongresi; devlete, “telif hakkı ihlali şüphesi duyulan” herhangi bir internet sitesini kapatma yetkisi verecek yeni bir yasayı tartışıyor. Birçok paylaşım sitesinin ana dağıtıcılarının ABD'de olduğu göz önünde bulundurulursa yasanın Youtube'dan Wikileaks'e uzanan sansür gücü daha net görülüyor.

Sırf allah/tanrı yerine parayı koydular diye, sırf bu yeni seküler tanrının varlığını ispat edebiliyorlar diye ve sırf onlar bu yeni tanrının her şeye kadir olduğunu iddia ediyorlar diye; şirketlerin bizim de paraya tapmamızı beklemelerini son derece sürrealist buluyoruz. Dört bin küsür tanrıyı reddetmiş ateistler olarak, bir adımcık öteye gidip paranın saltanatına karşı ses çıkarmaktan imtina etmeyeceğiz. Canlıların genlerini patentlediklerinde nasıl karşı duruyorsak, bu son moda sansür yöntemlerine de sesimizi yükselteceğiz.


1 Karl Marx, On Freedom of the Press. “It is not a question whether freedom of the press ought to exist, for it always exists. The question is whether freedom of the press is a privilege of particular individuals or whether it is a privilege of the human mind. ”