Showing posts with label Bilim. Show all posts
Showing posts with label Bilim. Show all posts

Tuesday, July 30, 2013

Küresel İklim Krizi – güncel gelişmeler 6



Bu yazı ne hakkında değil?

Dünya ısınıyor. İklimler değişiyor. Bu bir. Bu yazıda sizi bu temel gerçeğe ikna etmeye çalışmayacağız. Eğer küresel iklim değişimiyle ilgili şüpheleriniz varsa, dünyadaki herhangi bir yerin son 120 yılda ne kadar ısındığını New Scientist'in hazırladığı interaktif haritada inceleyebilir, 2050'de Avrupa'nın başına gelecekleri gösteren şu haritaya göz atabilir veya NASA tarafından hazırlanan videoda 130 yıllık küresel ısınmayı izleyebilirsiniz. (Ayrıca - ola ki iklim konusunda haberleri ana akım medyadan takip ediyorsanız – küresel ısınma yavaşlamadı ve kesinlikle durmadı.) Dahası, bilim insanları arasında bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı falan da yok. James Lawrence Powell bilim dünyasındaki görüşleri aşağıdaki grafikte özetlemiş.

1991-2012 arasında hakem denetiminden geçmiş 13950 iklim makalesi
24'ü küresel ısınmayı reddediyor.


Yok küresel iklim değişimi konusunda değil ama küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğuna dair şüpheleriniz varsa, sebebin güneş olmadığına, birincil sebebin karbondioksit olduğuna ve son 20 yılın verilerinin de bunu doğruladığına dair çalışmalara göz atmak için bağlantıları takip edebilirsiniz.

Bu yazıya iklim krizinin tüm şiddetiyle kendini göstermekte olduğu gerçeğini kabul ederek başlıyoruz. Amacımız, küresel iklim kriziyle ilgili güncel gelişmeleri bilimsel referanslarıyla beraber sunmak. (Yukarıdaki bağlantılar dahil bu yazıdaki tüm raporlar, araştırmalar ve makaleler, Aralık 2012 ile Mart 2013 tarihleri arasında yayınlandı.) Afiyet olsun.


Bu derleme neden önemli?

Bu derleme önemli; çünkü kaydedilen 2012 en sıcak on yıl arasına girdi; çünkü Kuzey Kutbu'ndaki buz kayıpları rekor kırdı; çünkü 2012 İngiltere'de en yağışlı yıl, ABD'de en sıcak yıl olurken (Eyalet eyalet detayları Guardian'ın hazırladığı interaktif haritada bulabilirsiniz.) Avusturalya en sıcak yaz mevsimini yaşadı. Yerküre bugün, geçtiğimiz 11300 yılın %70-80'ine kıyasla hem daha sıcak ve hem de 11 bin yıldır olmadığı kadar hızlı ısınıyor.

Guardian gazetesinde yayınlanan harita: Sadece 90 günde Avusturalya'da 123 rekor kırıldı. İşte bu 123'ten sadece 23'ü


George Monbiot'nun da dediği gibi, 2012 yılı doğal dünyayı terk etmek için elimizden geleni ardımıza koymadığımız bir yıl oldu. Bundan yedi yıl önce tüm dünyanın dikkatini iklim değişimine çeken felaket senaryolarıyla dolu Stern Raporu'nun yazarı Nicholas Stern bu sene, riskleri hafife aldığını ve hata yapmış olduğunu söyledi. Bu derleme, iklim değişiminin bugününü ve yarınını anlatıyor.


Küresel iklim değişiminin bugünü ve yarını: Kutuplardan ormanlara, tarlalardan kentlere

Kuzey Kutbu'nda yaz deniz buzunda ve ilkbahar kar yağışlarında en düşük seviye rekorları kırıldı. Kanada buzullarındaki erimeler hızlanıyor ve geri dönülemez bir noktaya erişiyor. Nitekim yeni modellemelere göre kutuplarda çok daha yeşil bir bitki örtüsü bekleniyor. Yüksek enlemlerdeki bitki örtülerinde kuzeye doğru kilometrelerce kayma yaşanıyor. Üstelik kutuplar sorunun sadece kanıtı değil, ayrıca sebepleri arasında da: Kutuplardaki erimeler, yüksek enlemlerdeki sıcaklık artışları üzerinde pozitif geri besleme etkisini de hızlandırıyor. Nitekim kutupsal hava sistemlerinin ortadan kalkmasının iklim öngörülerini de değiştireceği ifade ediliyor.

Science Daily'de yayınlanan harita, Ekim 2011-Eylül 2012 arasındaki ısınma (solda) ile 2001-2011 arasındaki ısınmayı (sağda) kıyaslıyor. Haritanın altındaki skala, ortalama sıcaklıklar arasındaki farkı belirtiyor.

Öte yandan Antarktika'daki buz erimeleri tahminlerden daha hızlı bir biçimde sürüyor. (Bunda kar yağışlarındaki artış da etkili.) Dağ zirvelerindeki sabit buz kütlelerindeki azalma ise, And Dağları'ndan Rusya'ya kadar birçok yerde gözlemlendi.

Eriyen buzullar, deniz su seviyelerinde artışa neden oluyor. Bu artışın, şimdiye kadar tahmin edilenin çok üstünde olacağı belirtiliyor.

Yerküredeki su dengesinin bu ölçüde değişmesinin bir sonucu da, büyük doğal felaketlerin doğal hale gelmesi. (Isınan okyanuslarda su döngüleri ciddi ölçüde değişiyor.) Buna çarpıcı örnekler olarak Türkiye'de Aralık ayında ve Avustralya'da Ocak ayında gerçekleşen selleri verebiliriz. Filipinler'in güneyini 4 Aralık 2012'de vuran ve 1067 kişinin hayatını kaybettiği süper-tayfunun tarıma verdiği zararı onarmanın ise 10 yıl alacağı hesaplanıyor, felaketten toplam 6.2 milyon kişi zarar gördü.

Aşırı hava olayları tüm dünyada norm olmuş durumda. (Sıcaklık rekoru kırmak normal bir şey haline geldi.) Bu aşırı hava olayları, hem mali açıdan hem de güvenlik açısından ciddi sorunlara yol açıyor. Sıcak hava dalgalarının şiddetlenmesi ile tüm dünyada tarımın da zarar göreceği hesaplanıyor. Ortadoğu'da ortalama sıcaklıkların 6 derece artması bekleniyor.

Tüm bu saydıklarımızın bileşkesinden, yani küresel iklim değişiminden en çok etkilenecek şehirler Maplecroft'un araştırmasına göre şöyle:

1. Dakka, Bangladeş
2. Manila, Filipinler
3. Bangkok, Tayland
4. Yangon, Burma
5. Jakarta, Endonezya
6. Ho Chi Minh City, Vietnam
7. Kalküta, Hindistan

Bu listeye daha sonra tekrar değineceğiz, şimdilik Bangladeş'te iklim ilticasının bir ölüm-kalım meselesi olduğuna dair şu slayt gösterisini paylaşmakla yetinelim.

Bu yazıda değindiğimiz dört ay içerisinde iklim değişiminin buğday üretimine, kabuk böceklerine, memeli hayvanlara ve sürüngenlere olumsuz etkileriyle ilgili araştırmalar yayınlandı. Ancak özellikle öne çıkan, Amazon ormanlarıyla ilgili araştırmalar oldu: NASA'nın uyarısını takiben yayınlanan makalelerde, kısa vadede antik Amazon ağaç türlerinin yok olması ihtimali düşük olmakla beraber, yağmur ormanlarının ciddi risk altında olduğu ve küresel ısınmaya karşı çok hassas oldukları belgelendi.

Kaynak: Science Daily


Ayrıca, iklim değişiminin obezite ve şeker hastalığını tetiklediği, ishal salgınlarını arttıracağı ve özellikle yaşlılar için tehlike oluşturduğu belirtiliyor.


Sırada ne var?

Mevcut durumla ilgili bu güncellemenin ardından, yine güncel olarak önümüzde nasıl bir gelecek olduğunu düşünmemiz gerekiyor.

Öncelikle, bu gelecekle ilgili ciddi belirsizlikler var. Küresel iklim karmaşık bir sistem ve bu sistemi analiz edecek modellerimiz henüz yeterince iyi değil. Bundan kastımız, küresel ısınmanın varlığı yokluğu meselesi değil. Keza küresel ısınmayla ilgili öngörüler doğru çıkıyorlar. Sorunumuz, orta vadeli tahminlerde bulunmakta zorlanıyor oluşumuz ve daha da önemlisi Birleşmiş Milletler'in IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change – Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) kurumu da dahil olmak üzere gerçekliğin tüm tahminlerimizden daha kötü çıkması.

Öte yandan neredeyse hiçbir belirsizlik kabul etmeyen gerçekler de var: NASA raporuna göre 2012 yılı küresel ısınma trendini devam ettirdi, bu bir. Ban Ki-moon'un dediği üzere küresel ısınmasnın suçlusu zengin ülkeler, bu iki. Acilen harekete geçmezsek milyarlarca insanı amansız bir gelecek bekliyor, bu da üç.

Yine hiçbir şüphe götürmeyen başka bir gerçek ise, mevcut ekonomik ve siyasi sistemin süreci yönetmekle ilgili hiçbir umut vaad etmediği.

Pazar ekonomisinin her sorunu çözeceği iddiasıyla ortaya atılan karbon pazarında, AB'de karbon fiyatları en düşük seviyelerine ulaşırken, Çin ve Avusturalya karbon bombası olarak anılan devasa kömür santralleri inşa ediyor.

Greenpeace'in hazırladığı, Yeşil Gazete'de yayınlanan harita devasa santral projelerini gösteriyor.
Sol: Kırmızı-Kömür , Mavi-Petrol sondajı (derin deniz ve pre-salt katmanları dahil), Gri-Katranlı kum petrolü, Turuncu-Şist gazı, Yeşil-Doğalgaz
Sağ: 2020 itibariyle eklenecek karbondioksit salımları (yılda milyon ton)


Küresel karbon salımları rekor kırarken AKP hükümeti İklim Değişikliği Daire Başkanlığı'nı kapattı.

Yukarıda değindiğimiz birçok konuyu içeren bir anekdotla yazıyı sonlandıralım. Küresel ısınmanın ilk bahsettiğimiz etkisi, kutuplardaki buzullar üzerindeydi. Sonrasında da iklim değişiminden en çok etkilenecek yedi şehri belirttik. Araştırmalar gösteriyor ki küresel ısınma sayesinde Kuzey Kutbu'nda yeni gemi rotaları açılacak. Şimdi Kuzey Kutbu'nda deniz yoluyla yapılacak ticaretin hangi ülkeler arasında olacağını bir düşünün, sonra o yedi şehirlik listeye tekrar bakın, ardından da Ban Ki-moon'un söylediklerini hatırlayın. Tüm parçalar öyle güzel birleşiyor ki: Kapitalizmle ekolojik kriz el ele gidiyor, emperyalizmin işine geldiği sürece hükümetler adım atmıyor, yeryüzü büyük bir yıkıma ilerliyor.


Friday, March 15, 2013

Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 5




Out for Beyond olarak, küresel iklim değişimini düzenli olarak hatırlatmayı ve güncel gelişmeleri sizlerle paylaşmayı görevlerimiz arasında sayıyoruz. Bu yazıda, geçmiş yazılarda izlediğimizden biraz farklı bir yöntem izleyeceğiz.

Her anormal meteorolojik olayın küresel ısınmaya bağlandığı ve böylece ironik bir şekilde küresel ısınmanın bir sorun olmaktan çıkıp soyut bir günah keçisine dönüştüğü bir dönem yaşıyoruz. Her sıcak gün küresel ısınmayı hatırlıyor, her soğuk gün küresel ısınmayı “sorguluyoruz”. Bunun önemli sebeplerinden biri, küresel iklim değişimi hakkındaki bilgi kirliliği. Bu yazıyla, küresel iklim değişiminin bazı temel öğelerini açıklamayı amaçlıyoruz.

Öte yandan, metnin başlığında “güncel gelişmeler” yazıyor. Bu bakımdan yazı standart veriler ve olgulardan çok geçtiğimiz yılın Ağustos-Kasım aylarında hakemli dergilerde yayınlanan bilimsel makalelere referans verecek.1 Böylece bundan onlarca yıl önce kapsamlı biçimde ortaya atılan bir bilimsel teoriyi güncelliği içerisinde işleyeceğiz.2


  1. Küresel iklim değişiminin sonuçları

a. Mercan kayalıkları yok oluyor.

İklim değişimi anlatılırken sıklıkla başvurulan bir benzetme var. Madenciler maden ocaklarına girerken yanlarında kanarya götürürler. Kanaryalar havadaki gazlara karşı çok hassastırlar. Çalışma sırasında kanaryaların bayıldıklarını gören madenciler, kendileri fark etmeden zehirli gaz seviyesinin çok yükselmiş olduğu sonucuna varırlar ve madeni terk ederler.

Deniz sıcaklıklarının artmasıyla mercanlar arasında da benzer bir ilişki var. Okyanusların yağmur ormanları olarak anılan mercan kayalıkları, toplam deniz canlılarının dörtte birine evsahipliği yapıyorlar. Mercanların maden ocaklarındaki kanaryalarla benzerlikleri, mercan kayalıkları ekosistemlerinin sıcaklık değişikliklerine karşı çok hassas olmalarından geliyor. Planktonlarla karmaşık bir simbiyotik ilişki içinde yaşayan mercan kayalıkları, beyazlaşma (yani planktonlarını kaybetme) ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.3 Öyle ki, simbiyotik alglerin çokluğu da ciddi bir sorun oluşturabiliyor.

Mercan kayalıklarının yoğun olarak bulundukları iki yer var: Karayipler ve Güneydoğu Asya ile Avustralya'nın kuzeyi.


Avustralya'nın kuzeyinde yer alan Büyük Set Resifi'nde su yüzeyinde büyük değişimler gözlemlendi, buradaki mercanların yarısının son 27 yılda yok olduğu tespit edildi. Karayip mercan kayalıkları da yıkımın eşiğinde; artan sıcaklıklar mercanlardaki hastalıkları arttırıyor. Yakın zamanda yayınlanan bir araştırma, mercan kayalıklarının büyük çoğunluğunun küresel ısınma sebebiyle risk altında olduklarını gösteriyor.4


b. Türler ortadan kalkıyor.

İklim değişiminin kendisi değil hızı, bu yıkımdaki belirleyici etken. Art arda kırılan rekorlardan sonra, en son verilere göre 2012 gezegen tarihindeki gelmiş geçmiş en sıcak 9.yıl olurken atmosferdeki karbondioksit miktarı da 2011'de rekor seviyeye ulaştı. (Bunların yanında ABD, Norveç'in kuzeyi ve ayrıca ABD'nin kuzeydoğusu 2012'de sıcaklık rekorlarına sahne oldu.)

Küresel ısınmanın tüm canlılar üzerinde farklı etkileri oluyor, bu da doğal döngülerin kırılmasına yol açıyor. Norveç'te büyüme sezonu uzayıp sıcaklıklar artarken, İngiltere'de kelebek populasyonları aşırı kuraklık sebebiyle tehdit altında. Benzer şekilde ABD Massachusetts'de kelebekler kuzeye ilerliyorlar. Sıcaklıklar arttıkça balık boyutları küçülürken, Antarktika'da miğferli penguenlerin çiftleşme oranları düşüyor.

İberya'da alabalık neslinin yüzyıl içinde tükeneceği öngörülüyor. Karayipler'de sardalya miktarındaki azalma iklim değişimiyle ilişkilendiriliyor. Türlerin yok olması doğayı iklim değişimine daha duyarlı hale getiriyor. Araştırmalar, türlerin hangi şartlarda göç ettiklerini inceliyor.

Sonuç olarak, iklim değişiminin hızına bazı canlılar uyum sağlayabilirken bazıları sağlayamıyor, ancak uyum sağlayanların yaşamı da (örneğin besin zincirinde) çoğunlukla, uyum sağlayamamış olanların da varlığına bağlı oluyor.


c. Meteorolojik felaketler çağına giriyoruz.

Sıcaklığının artması havanın nem tutma kapasitesini arttırıyor. Bu da, diğer meteorolojik ve coğrafi etkenlerle birleşerek sel, tayfun, fırtına vb. afetlere yol açıyor. Böylece iklim değişimi, su baskınlarını arttırıyor.

Güney Yarımküre'nin en büyük yağış bandı küresel ısınma sebebiyle aşırı derecede kayıyor, Walker döngüsündeki değişimlerle Hint-Pasifik bölgesi iklimi El-Niño benzeri bir duruma geçiyor. İngiltere'nin daha yoğun yağışların yaşanacağı bir iklime geçtiği hesaplanıyor. Tropik kasırgalar geçmişe oranla daha çok yaşanıyor.

Tabii bu sonuçların da sonuçları var: Isaac fırtınası Haiti ve Dominik’te 14 bin kişiyi yerinden ederken, ABD'nin Louisiana eyaletinde 3 bin kişi tahliye edildi. Geçtiğimiz Ağustos ayında yaşanan su baskınları Filipinler'de bir milyondan fazla insanı etkilerken seller Nijerya’da iki milyon insanı yerinden etti. Çin'de Bolaven tayfunu son 60 yılın en şiddetlilerinden biri olurken Ekim ayında Pakistan’da yaşanan sellerde 422 kişi öldü.

Dahası, aşırı hava olaylarının yoksulları daha fazla etkilediği gözleniyor. Sri Lanka ardışık olarak gelen kuraklık ve sellerle boğuşurken iklim mültecileri meselesi geleceğin en büyük toplumsal sorunlarından biri olarak görülüyor.

Bugün bu afetlere hala “doğal afetler” demek son derece iki yüzlü bir tutum. Örneğin Bill McKibben fırtınalara fosil yakıt şirketlerinin ismini vermemizi öneriyor.

Sadece yağışlar değil mesele, aşırı sıcakları da unutmamalıyız, üstelik yaz sıcaklıkları artmaya devam ediyor. Sıcaklık artışları en çok yoksul ülkeleri etkiliyorsa da, diğer ülkeler de süreçten muaf değiller: ABD'de Teksas eyaleti geçen yaz yüzyılın en büyük kuraklığını yaşadı.

La Niña kasırgasının güçlenmesinin dolaylı sonuçlarından biri de deniz seviyesini dalgalandırması. Kasırgadan hemen önce deniz seviyelerinde düşüş gözlemlenirken, bu düşüş kasırgayla beraber hızla dengeleniyor. Bu da deniz seviyelerindeki artışa ve buzullardaki erimelere göz atmamızı gerektiriyor. Ama burada artık sonuçlardan bahsetmek yetersiz kalıyor. Sebeplere dönüşen sonuçlardan bahsetmek daha doğru olacak.


  1. Küresel iklim değişiminin sebeplerine dönüşen sonuçları


a. Küre ısınıyor. Buzullar eriyor. Deniz seviyesi yükseliyor. Küre ısınıyor.

Altbaşlığın kendisi aslında yeterince açıklayıcı. Biz yine de netleştirelim.

Küresel sıcaklıkların artışı, kutuplardaki buzulların erimesine yol açıyor. Kuzey Kutbu'ndaki erime 15 yıldır dikkatle takip ediliyor. Kuzey Buz Denizi'ndeki buz kütlesi 16 Eylül 2012'de, uyduyla gözlemlenen en küçük boyutuna ulaştı. World Wildlife Fund'dan Clive Tesar'ın dediği gibi, “Buzullarda en düşük seviye rekoru kırmak normal bir şey haline geldi.” Üstelik erimenin kutup bilimcilerin tahmin etmiş olduğundan çok daha hızlı gerçekleştiği gözleniyor.

Nitekim son yıllarda hem Grönland hem de Antarktika'daki buzullar çok daha hızlı eriyorlar. Son 20 yılda 4 trilyon ton buz kaybettiler. (Bu süreci, Guardian gazetesinin hazırladığı interaktif haritalarda inceleyebilirsiniz: Antarktika 1980'den bugüne ve Grönland 1960'dan bugüne)5 Grönland'ın kuzeyindeki buzullar ısınmaya karşı hassaslar. Grönland buz kütlesinin tamamının erimesi bölgenin tüm coğrafyasını değiştirecek ve deniz seviyelerini 7 metre yükseltecektir.

Eğer sıcaklık artışı durdurulamazsa buzullardaki erimelerin6 ve böylece deniz seviyesinde yükselmenin binlerce yıl süreceği öngörülüyor. Buzullardaki ısınmayla deniz seviyeleri arasındaki etkileşimin gayet hızlı gerçekleştiği biliniyor.

Öte yandan eriyenler sadece buzulllar değil. Aynı zamanda ve daha tehlikeli olarak, dağ buzulları ve permafrostlar (donmuş toprak) da eriyorlar. Himalayalar'ın bazı bölgelerinde buzulların çekilmesi ivmelenirken, Alpler'de buzulların yerini göller alıyor. Dağ buzullarının da deniz seviyelerindeki artışa katkısı olduğu, son yüz yılda 11 cm artışa sebep olduğu hesaplanıyor.

Bu erimelerin birçok sonucu var.

Her şeyden önce, deniz seviyelerindeki artış IPCC (Hükümetler arası İklim Değişimi Paneli) tarafından hesaplanandan yüzde 60 daha hızlı gerçekleşiyor. Bu artış, Karayipler'de birçok yarasa türünün yok olmasına sebep olduğu gibi, ABD'nin başkenti Washington'ı da etkileyecek. Üstelik deniz seviyesindeki artışa bağlı olarak kıyı hattında yaşanan erozyonların geçmişte hesaplanandan daha yüksek olduğu belirtiliyor.

İkinci olarak, Kuzey Kutbu'nda yağışların artmasının küresel iklim değişimini de etkileyeceği öngörülüyor.

Eriyen buzulların yerini okyanuslar alıyor. Buzullara kıyasla güneş ışınlarını daha çok emen okyanuslar ısıyı hapsediyor, böylece sıcaklığın daha da artmasına yol açıyor. Okyanuslar, kelimenin tam anlamıyla, ısındıkça ısınıyor.

Permafrost erimesinin konumuzla alakalı başka bir sonucu daha var: Eriyen donmuş toprak çok ciddi oranda sera gazını serbest bırakıyor. Kuzey Kutbu'nda bu şekilde 850 milyar ton karbon salınabileceği hesaplanıyor. Sibirya'da önceden hesaplananın 10 katı karbondioksit salındığı ölçülüyor. Üstelik dağ buzullarında karbondioksitin varlığında daha fazla çatlak gerçekleşiyor. Yani süreç çift yönlü olarak kendini besliyor.


b. Ekosistemler çöküyor.

Mercanlar alarm verirken diğer ekosistemler de hasar görüyorlar. Örnekler o kadar çeşitli ki, hepsini tek tek incelemek bu metni iki katına çıkaracak. Kısaca, güncel araştırmaların, küresel iklim değişiminin bir orman ekosistemini topyekün etkileyebileceğini belirttiklerini (örneğin Kuzey Amerika'da bu etkinin somut olarak ölçüldüğünü), Hindistan'da yaz muson yağmurlarının, tropik ekosistemlerin, Baltık Denizi'nin, Pasifik ekosistemlerinin, Batı Amazon ikliminin ve Avustralya okyanuslarının hasar görmekte olduklarının belgelendiğini söylemekle yetinelim.

Doğal ekosistemler hali hazırda insan kaynaklı sera gazı salımlarının yarısını emiyorlar. Bunu ortadan kaldırıyor olmak iklim değişiminin sadece sonucu değil aynı zamanda sebebi sayılabilir.

Ayrıca, kıyı ekosistemlerinin çökmesi sera gazı salımına yol açıyor.



  1. Bizi neler bekliyor?

Herhangi bir sorunla karşılaştığımızda önümüzde iki seçenek oluyor. Bununla ilgili bir şey yapmamak, ya da harekete geçmek.

Görünen o ki, şimdiye kadar yapılmış öngörülerde kötü senaryolara daha yakınız. İklim değişiminin, kimi modellerin öngördüğünden çok daha yıkıcı sonuçları olacağı tahmin ediliyor. O kadar gözümüzün önünde ki, iklim değişimini görmezden gelmek imkansızlaşıyor. Hele ki hala dünya genelinde 1000'den fazla kömür santrali projesi varken, öfkelenmemek elde değil.

İklim kriziyle beraber mücadele ve bu mücadeleye uygulanan baskı artıyor. Her geçen gün, dünyanın başka bir yerinden mücadele haberleri geliyor. Bunların bir kısmını aktivistlerin uğradıkları şiddet ve baskı haberleri (örneğin Batı Virginia / ABD, Meksika, Şili, Costa Rica, Kolombiya) oluşturuyor, diğer kısmını ise direniş ve zafer haberleri (örneğin Teksas / ABD, Honduras, İngiltere, Avustralya, Chicago / ABD, Kanada, Meksika ve Filipinler) teşkil ediyor.

Küresel iklim değişimi, gezegenin en acil sorunlarından biri. Bu yüzden daima akılda ve gündemde tutulması gerekiyor.





1Bu metin toplamda 130 makale ve haberden yararlanarak hazırlandı. Son ayları da içermek metnin hacmini çok arttıracağı için bunu ayrı bir yazıda yapacağız.
2Geçtiğimiz aylarda, küresel iklim değişiminin temellerini açıklamak üzere Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Dr. Levent Kurnaz “İklim Değişiminin Temelleri” başlıklı bir sunumlar dizisi hazırladı. Bu değerli kaynağa ulaşmak için tıklayın.
3Anlaşılan o ki, daha çeşitli alglerle yaşayabilmek değişikliklere daha dayanıklı olmayı gerektirmiyor. Aksine, daha esnek mercanlar çevresel müdahalelere karşı daha hassas olabiliyorlar.
4Bazı bilim insanları, mercan kayalıklarındaki gidişatın tersine çevrilebileceğini söylüyorlar. Bunun için küresel ısınmanın durdurulmasının yanı sıra mercan ekosistemlerinin yeniden canlandırılmaları için yöntemler öneriyorlar.
5Burada bir parantez açalım. Son ölçümler, Antarktika'nın bazı bölgelerinde su yüzeyindeki buzulların artmakta olduğunu gösterdi. Bunun deniz seviyeleriyle doğrudan ilgisi yok (bkz. Bir sonraki not) ama yine de şaşırtıcı bir veri. Yapılan araştırmalar, küresel iklim değişiminin rüzgar döngülerini de etkilediğini ve böylece bazı bölgelerde buzulların oranında küçük bir artış olduğunu ortaya koydu. Parantezi kapatıyoruz.
6Fizik kanunları gereği, su yüzeyindeki buzulların erimesi deniz seviyesini yükseltmez. Deniz seviyesini yükselten, kara üzerindeki buzulların erimesidir. Ancak şu da var: Su yüzeyindeki buzullar kara buzullarını çevreliyorlar. Onların ortadan kalkmasıyla kara buzulları okyanusla karşı karşıya geliyorlar ve enerji alışverişiyle erimeye başlıyorlar.


Tuesday, April 17, 2012

Ben sana sempozyum yapamazsın demedim, bilimsel sempozyum yapamazsın dedim

Geçtiğimiz hafta Marmara Üniversitesi'nde “Bilim, Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” Sempozyumu yapılacağının bilgisi, sempozyumun içeriğine dair bir program ve konuşmacıların isimleriyle birlikte mail kutularımıza ulaştı. Bunun üzerine başta Üniversite Konseyleri Derneği altındaki isimler olmak üzere kimi bilim çevreleri, bir bilim kurumunda böylesi bir etkinliğin yapılmasının kabul edilemez olduğu itirazlarını yükseltti ve bu etkinliğin gerçekleştirilmesi aleyhinde harekete geçti. Bilim karşıtları yine kuzu postuna bürünmüş kurt kılığında sızabildikleri yere sızmakta, sorumluluk sahibi kimi bilimciler de var güçleriyle buna karşı çıkmaktaydı. Ancak bir üçüncü parti vardı ki onlar da bu sempozyumun ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Erkekler dört kadın alabilsin diyen aile danışmanlarının, intihalci milli eğitim bakanlarının olduğu bir Türkiye ortamında, elbette bir bilim kurumunda bilim karşıtı etkinlik yapılmasın d(iy)emeyecek ve hatta yapılmasını ifade özgürlüğü addedecek bilimcilerin olmasına şaşırmıyorum. Lakin şunun altını iyice çizmekte fayda var; anlamını insan aklının önündeki perdelerin kaldırmasından bulan bir kurumda insan aklına hakaret etmek ifade özgürlüğü olmadığı gibi bilimcilerin kendi hareket alanlarında bilim karşıtlığına göz yummayı reddetmeleri de (denk gelmiş olduğum bir yazıda iddia edildiği gibi) bilimsel faşizm değil, olsa olsa sorumluluk bilincidir.

Sempozyumun duyurusunda diğer her şey bir yana misyon tanımındaki bir ibare dikkat çekiyor: “Evrim düşüncesinin, bilimsel önemini bir hayli aşan bir ilgi görmesi nedeniyle” … Aslında bu cümle sempozyumun özgür tartışma ortamı oluşturmakla yakından uzaktan ilgisi olmadığına dair her şeyi yeterince açıklıyor.

   
Evrim bilimsel bir kuram. Elbette üniversitelerde özgürce tartışılması ve araştırılması icap eder ancak bu çerçeveyi salt özgürlük bağlamında çizmek muğlak olur. Bir bilimsel kuram, özgürce "ve" bilimsel çerçevede tartışılmalı ve araştırılmalıdır. Nasıl ki bilimsel dergilerde evrim kuramını ve evrimsel mekanizmaları özgürce ama ancak bilimsel çerçevede tartışıyorsak, evrim kuramına dair bilimsel olduğunu iddia eden bir sempozyumu gerçekleştirirken de aynı ilkeleri yerine getirmek sözkonusudur.

Bu sempozyumun bu başlık ve içerikle, bir üniversitede yapılmasını kabul edilemez buluyorum. Nacizane önerilerim şöyle: Eğer bu insanların derdi evrim bilimini tartışmaksa, bilimsel bilgilere ve bulgulara bağlı kalmaları, dolayısıyla sempozyumun içeriğini ve konuşmacılarını ona göre revize etmeleri gerektiğini düşünüyorum, zira bu konuşmacıların bilim dışı, bilim karşıtı yayınları ve söylemleri defalarca bilimsel cevaplarla çürütüldü (bkz. ilgili kaynaklardan sadece bir tanesi). Yok eğer içerik ve konuşmacılarda kararlıysalar sempozyum başlığını “bir grup akademisyenin evrime/yaratılışa bakışı” ya da “ben yaptım oldu” sempozyumu olarak değiştirmelerini, olmayan bilimlerinin arkasına saklanmamalarını tavsiye ediyorum. Son olarak bu içerikte ve bu içeriğin bilimsel olduğunda ısrarcılar ise yapmaları gereken belli: İlgili çalışmalarını hakemli bilimsel dergilerde yayınlamak ve bu referanslarla karşımıza çıkmak. 

Bunun haricinde bilim kurumlarında, bilim karşıtı ve sahte bilim etkinliklerinin düzenlenmesinin ve bunu seyretmenin ne demokrasiye ne düşünce özgürlüğüne hele hele bilime hiçbir faydası yoktur. Fizik bölümlerinde “kuantumla iş hayatınızda başarılı olmanın yolları”, astronomi bölümlerinde “astroloji gerçeği”, biyokimya bölümünlerinde de “bilim fotosentezi neden kabul etmiyor” sempozyumlarının bilimsellik iddiasıyla yapılmasının özgür tartışma ortamı bağlamında değerlendirildiği bir ülke, kafalı insanların güzel Türkiye'sinin değil kafası güzel insanların Türkiye'sinin resmidir.

Akademiden bilime ve bilim karşıtlığına eşit mesafede durmasını beklemek naiflik. "Hem bilim hem de bilim karşıtı etkinlikler yapılsın, onlar bilim karşıtlığı yapıyorsa bize düşen çıkıp güzelce bilimi anlatmaktır" şeklindeki bakış açısının hangi gelecekte nasıl bir faydalı sonuç getireceği ve bunun ne gibi gerekçelere dayandırıldığı epey kaygan bir zemin. Bilim karşıtlığı karşısına bilimsel argümanlarla çıkmak, ülkemizde (ve dünyada) yapılmamış bir şey değil (ayrıca sanılanın aksine ülkemizde evrim üzerine herkesin özgürce söz söyleyebildiği çok sayıda platform mevcut, üniversite bunlardan biri olmamalı). Bu bilimsel platformda sürdürülen özgür bir mücadele olsaydı, böyle bir mücadeleye gerek bile duymazdık. Sorun akademide karşı karşıya gelip bilimsel argümanlarla mağlup edip etmeme meselesi değil, onlara meşruluk kazandırıp kazandırmama meselesidir.

Beynimiz de bedenimiz gibi istismara açık. Bilimsellik kisvesi altında böyle girişimler ise doğrudan beyinlerimize tecavüz etmeye yönelik. “Rızası var” mı diyeceğiz? Tecavüzü savunmak, göz yummak, bir yanda birilerine tecavüz edilirken öbür yanda sadece tecavüzün ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmakla yetinmek, tecavüze ortak olmaktır. Gelin siz bu tecavüze ortak olmayın.

Thursday, April 12, 2012

Haydi hep beraber “Evrim Kitaplığı” oluşturmaya!

Okumak istediğiniz kitapların baskısı artık yapılmıyor mu? Evrimle ilgili kitaplara erişme imkanı bulamıyor musunuz? Artık hayıflanmanıza gerek yok! Çünkü İstanbul'da bir Evrim Kitaplığı kuruluyor!

Bilimsel eğitim hakkımızın her gün daha da gasp edildiği, dindar nesil yetiştirmek amaçlanırken bilime ve doğaya önem verenlerin yoksayıldığı ve hatta hedef tahtasına konulduğu bir dönemde, aydınlık bir mum ışığı yakmak bizim elimizde.

Üniversite Konseyleri Derneği'nin kurmayı amaçladığı Evrim Kitaplığı'na destek veriyoruz.

İsteyen herkesin faydalanabileceği böyle bir kitaplık için siz de katkı koymak ister misiniz?

Cevabınız evetse, kampanyanın bağlantısındaki kitap listesinden seçeceğiniz kitap veya kitapları aşağıdaki gönderi adresine postalayabilirsiniz.


Baskısı tükenen kitaplar tekrar basılmasa da biz tükenmedik, erişimimiz engellenmeye çalışılsa da biz engel tanımıyoruz!

Hepinizin değerli desteğini bekliyoruz! (Ve tabii sonrasında okumaya da!)

Gönderileriniz için adres: Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Ali Suavi Sk. No: 7 Kadıköy/ İSTANBUL


Saturday, August 6, 2011

Yiğit Bulut’un Yaratıcı Zekasının İncelemesi

Yiğit Bulut’un 2 Ağustos 2011 tarihinde Haber Türk’teki köşesinde yazdığı "Big Bang" gibi bir varsayım rahatsız etmiyor ama "yaratıcı zeka" derin rahatsızlık yaratıyor başlıklı yazısının incelemesidir*:

Yazı evrimi ve evrimcileri "yeni dünya düzenine uygun köksüz-özsüz" insan oluşturma projesinin en önemli parçası ilan ederek başlıyor. Buradaki özsüz ve köksüz insandan kasıt tam olarak nedir bilemiyorum ama bir insanın kendini bir hayvan, doğanın bir parçası olarak görmemesidir asıl köksüz ve özsüzlük. 'Vatansız, ırksız, dinsiz' insanlar ve bunu mümkün kılan araçlar hoşgelir sefa getirirler ancak 'evrim'in bilimsel aydınlanma ve kendini tanıma harici bir sosyal şekillendirme unsuru olduğunu iddia etmek gülünç. Tıp biliminin ilerlemesi de sosyal-kültürel olarak pek çok değişime yol açmıştır, açacaktır ama tıp en başta değişime yol açmak icin varolmamıştır.

Yazı, başlığı itibarıyla “Big Bang”i bir varsayım olarak kabul ediyor, ancak “Big bang”in “yaratıcı zeka”dan daha fazla bilimsel olarak ispatlanabilir olmadığını iddia etmek; araştırmayıp okumayıp kendini ve başkalarını, belki de bilerek ve isteyerek, cahil birakma ya da buna çanak tutma niyetinde olmak anlamına gelir. Big bang yapılan gözlemlere dayanarak ortaya atılmış ve bu bağlamda yapılan birçok tahminin doğrulanmasıyla güçlenmiş, evrenin geçtiği süreçleri açıklayan ve geleceği hakkında öngörüde bulunabilen kendi içinde tutarlı, yeterince sınanmış bir teoridir. Hatta bugün Big Bang’in sınanması sırasında elde edilen veriler, yapılan hesaplamalar Big Bang’in ötesine, öncesine[1] uzanan yeni teoriler doğurdu. “Patlama” yerine “yaratıcı zeka”nın konması, sonrasındaki genişlemenin “yaratılışın bir parçası” olarak tanımlanması kabul edilemez çünkü bu tanımlama -salt süreçlerin kendisini tasvir edemeyişini geçtim- süreçlerin arkasindaki bilimsel nedenleri, evrenin evriminin devamında ne olacağı gibi soruları açıklamak, anlamak üzere hiçbir temel sağlamaz, asıl tıkanıklık o zaman oluşur.

"Big Bang"e inanmak "yaratıcı"ya inanmaktan neden daha mantıklı sorusuna gelince, “büyük bir patlama olduğunu”** düşünmek icin nedenlerimiz var, yaratıcıya inanmak içinse sadece inancımız[2]. İnanmayi düsünmeye tercih edenler de olabilir ancak neden oldu, nasıl oldu sorularına “yaratıcı zeka” yaptı ya da “yaratıcı” öyle istedi de ondan, diye yanıt vermek, az önce de değindiğim gibi, elde bulunan gözlemler ve verilerin, ardında ve arasindaki nedensel ilişkileri çözmek bağlamında bir çıkmaz sokaktır. Evrenin olusumu ve evrimini açıklarken "yaratıcı"ya başvurmak ancak bir epilepsi hastasının krizlerini "içine cin girdi de ondan" diye açıklamak kadar mantıklıdır. Nasıl “ben cin diyorum sen kaslardaki kasılma de işte ne farkeder” dediğimiz anda o hastalığın nedenlerini ve tedavilerini aramak yerine dualardan büyülerden medet ummaya başlamış olursak, evrenin oluşumu ve evrimi için yaratıcı zeka açıklamasını getirdiğimizde de ötesini merak etmekle ilgili tuhaf dogmatif bir muafiyet talep etmiş oluruz.

Big Bang değil de Yaratıcı Zeka  (teorisi) diyelim. Sadece kelime oyunu yapmıyorsak, Yaratıcı Zeka teorisinin Big Bang teorisinden farkı nedir? Ne gibi çıkarımları ve kestirimleri vardır? Test edilebilirler mi? Tüm kestirimleri Big Bang ile aynıysa neden ölçemediğimiz/kanıtlarını göremediğimiz Yaratıcı Zeka teorisini Big Bang’e tercih edelim? Yok eğer gözlemleri, kanıtları, çıkarımları, kestirimleri, ‘her şey’i aynıysa yaptığımız şey sadece bir kelime oyunundan mı ibaret, amaç nedir?



Aslında belki yazının en başında değinmem gereken bir nokta da Big Bang ile ilgili soruların cevaplarının neden evrimcilerden istendiği. Bu tabi retorik bir soru olurdu, asıl istenilenin bilimsel cevaplar almak değil politik çıkarımlar yapmak olduğu açık. Ayrıca bu soruların cevaplarının “evrim sorgulanamaz, kabul edilir, bu bilimdir” diyenlerden alınamaması da çok normal çünkü öyle kişiler ya zaten basitçe yoklar ve burda yanlış resmedilmeye çalışılan bir durum var ya da o kişiler evrimin, dolayısıyla bilimin sorgulamakla başladığını bilmiyor veya yanlış biliyorlar. Her neyse, “Evrim bir bilimdir, sorgulanabilir, yanlışlanabilir, dünyada yaşamın ne süreçlerden geçtiğinin, kanıta dayanan, kendi içinde tutarlı, yeterince sınanmış bir açıklamasıdır” [***] diyen biri olarak yazmaya devam edeyim.

Neden patlama oldu? Neyin içinde oldu? Öncesinde ne vardı? Sebep-sonuç döngüsü neydi? Bu soruların çoğuna henüz tatmin edici bilimsel cevaplar vermekten uzağız, ancak bu bizi “Big Bang’den önce ne oldugunu açıklayamıyorsun, ben de buna yaratıcı diyorum işte” hatalı çıkarımına götürmemeli. Kozmolojik argüman olarak da bilinen bu argümanın daha ayrıntılı bir incelenmesini Şüpheci Melek’in blogunda okuyabilirsiniz. Big Bang’e kadar rasyonel düşünceyi sürdürüp, Big Bang’in öncesinde ne vardı, sebep-sonuç döngüsü neydi diye sorduktan sonra, henüz (yeterli) bilimsel açıklaması olmadığını görünce rasyonel açıklamaları bir anda terkedip “cevap yaratıcı işte” demek sizce de biraz tutarsızlık olmuyor mu?

Bilimin (prensipte bilimin konusu olan kavramlar söz konusu olduğunda) tamamlayamadığı her açıklamaya, eksik bıraktığı her denkleme tanrıyı yerleştirmek “Boşlukların tanrısı” dediğimiz kavramı doğrur. Ve bu boşluklar dolduruldukça, açıklamalar geldikçe bu tanrının safları da geri çekilmek durumunda kalır. Bilim, her alanı doldurup kaplayamayabilir, böyle bir iddiası da yoktur ancak yaratıcı bir zeka ya da tanrının varlığını da bilimin alanı üzerindeki boşluklarda gerçeklemeye çalışmak sonlu bir  t zaman sonrasında tartışılabilecek çok küçük bir alan bırakabilir.

Yazıdaki bir başka iddia da “evrim saçmadır” demenin bu ülkede kolay olmadığı. Ne yazik ki “evrim saçmadır” demek bu ülkede çok kolay, ve daha da kolaylaşması için büyük çaba sarfediliyor (bkz sekil 1 a ilgili yazı). Yapılan demogojinin, varolan küçük ama sesi güçlü çıkan toplamı da bir takım “insanları köksüzleştirme-özsüzleştirme” projesinin parçası kılma edebiyatının aksine, evrim lobisi Türkiye’de hala çok zayıf. Söz konusu şahsın şanssızlığı (ya da şansı mı demek lazım) ve bu izlenimi edinmiş olmasının sebebi, söz hakkı verdiği bir iki evrimcinin de gerekli cevapları vermek için yeterli bilgi ve donanıma sahip olmasıydı sanirim. 

Son olarak, insanlığın yönünü “bilim” çizmez (inanın çizseydi ben bu yazıyı yazmak durumunda kalmazdım) yapılan siyaset ve izlenen politikalar çizer, bizim şu anda bunları yazarak yapmaya çalıştığımız gibi. Bilim tek başına "insan" için yeterli olmasa da gereklidir. Kişinin kendini tanımlamak ve tamamlamak için ihtiyaç duyduğu bilgiye, donanıma, anlayışa sahip olması icin rasyonel düşünce önemli ve verimli bir araçtır. Elbette inanç dinamiklerine yönelen, inancı kendilerine araç olarak seçenler de olacaktır ancak her insanın kendini tanımlamak ve tamamlamak için her noktada inanç dinamiklerine yöneldiğini söylemek en az tersi kadar geçersizdir.



*Yazıyı hazırlarken eleştiri ve eklemeleriyle katkı koyan arkadaşlarıma teşekkür ederim.
**Yazıdaki "büyük bir patlama" gibi sözcükler yazarın kendi kullandığı indirgemeci sözcüklerdir.
***Evrimi Anlamak: Bilimin Doğası





[1] Big Bang’in öncesinden bahsetmek göründüğünden daha karmaşık bir konu aslında. Big Bang uzay ve zamanın bir olduğu bir durumdan bahsediyorsa, yani zaman Big Bang ile başladıysa, öncesinden bahsetmek ne kadar mümkün? Ancak Big Bang’in öncesi olsa da olmasa da yazarın savları yanlış ve ben şimdilik Big Bang’in öncesi şeklindeki kullanımımı sürdüreceğim.
[2] "Akşamki partinin çok güzel olacağına inanıyorum"daki inanç değil, tanrıya perilere cinlere inanıyorumdaki inanç, iman. Türkçe’de maalesef inanç kelimesi için İngilizce’deki “belief” ve “faith” kelimelerinin ayrımı yok. İlkinde inanılan şeyin doğru olduğuna dair beklentiler somut nedenlere -örneğin parti için çok güzel bir yer ayarlamışsınızdır, tüm hazırlıklar tamam, tüm sevdikleriniz davetlidir vs- dayanır. İkincisindeyse somut nedenler olmaksızın, bir önkabul sözkonusudur. Bunun konu hakkında belki de başlı başına bir yazı hazırlamak gerekebilir.