Saturday, June 30, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Dördüncü Kısım




Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.
Dördüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci, ikinci ve üçüncü kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.







Tanrı transları sevmiyor.

Ve işte çark böyle döner ve biz yine dini sorgulama ötesine koyacak bir yer buluruz, yine bazı fikirlere diğerlerinden farklı standartlar uygulamamız gerekir gibi yaparız. Bazılarına özel, yasak bölge ve tartışılmaz muamelesi yaparız. Bazı görüşlere “öyle işte” der geçeriz ve bazı iddiaların hiçbir doğrulama sunmamalarını onaylarız, bu görüş ve iddialar başkalarına zarar verseler bile. Ve böylece eski kavramlar ve alışkanlıklar sabit kalırlar ve din kendini postmodern dünyadan koruyacak postmodern zırhını bulur: “başka kültürlere saygı”.

Tuhaf bir biçimde, şüpheci ve ateist hareket içerisindeki birçok insana kıyasla ben genel tavırlarımda epey daha postmodernistim. Kişinin öznel konumunun etkisini tanımanın önemine kuvvetle inanırım. Bunun öncelikli olmadığını ve başka hususların ön plana çıktığını düşünmeye başladığım an; bunun, diyalogu kapatmak, eleştiriyi susturmak ve bize bir sorun karşısında sorgulamamamızı, düşünmememizi ve sesimizi çıkarmamamızı söylemek için kullanılmaya başladığı andır. Böyle zamanlarda, göreceliliği baştan savıp diyalog hakkı için ısrar etmekten çok mutlu olurum. Başka kültürleri de kendi kültürümü eleştirdiğim ölçüde eleştireceğim. Ne daha fazla, ne daha az.

Gerçi bu da bizi tekrar, tüm bunların trans topluluğunda böyle kuvvetli olarak neden ortaya çıktığı mevzuuna getiriyor. Madem din tarafından geçmişte bu kadar mağdur edildik; madem din kurumsallaşmış ayrımcılığa, haklarımızın reddine, kimliklerimizin inkarına, ailelerimiz ve topluluklarımızdan atılmamıza ve giderek saldırıya ve cinayete gerekçe olarak kullanıldı; neden tüm bu dert ve riski göze alıp bu Patrik tarafından kabul edilmek ve sevilmek için, bu istismarcı inanç sisteminde kendimize yer bulmak için uğraşıyoruz? Birçok dinin iğrenç, günahkar ve yanlış olarak tariflediği bir şeyin bedene gelmiş haliyken, neden onların arasında kendimize yer açmaya çalışıyoruz?

Her ne kadar benim din eleştirimin Hıristiyanlık'a dönük etnik-merkezci olmadığını ve tüm dinlere evrensel olarak uygulanabilir olduğunu uzun uzun anlattıysam da, Hıristiyanlık'ın baskın olduğu kültürlerde belirginleşen bu meselenin bizzat kendisinin Hıristiyanlık'la alakalı olduğunu düşünüyorum. [Bundan sonraki kısmın İslam'ın kültürüne de büyük ölçüde denk düştüğünü düşünüyorum.]

Hıristiyanlık bize kabul edilme ve sevgiyi dışsal kaynaklarda aramamızı öğretir. Bize; değer verme ve iyilik gibi duygularımızı, kendimize sağlayabileceğimiz tüm güvenceyi temsil eden dışsallaşmış bir ilahın beklentilerini karşılamak üzerine kurmamızı öğretir. Değer verme ve iyiliği dışarıda aramak yerine kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin gururluluk olduğunu ve tanrı önünde günahkar bir alçalma eksikliği olduğunu öğretir. Kendimizi olabildiğince suçlu hissetmemiz için nefes alırken bile kaçınamayacağımız sonsuz bir günahlar listesi verir. Tüm bunlardan kaçınsak bile ilk günah vardır suçlu hissedilecek. Sonra kendi Yegane Doğru Yol'u üzerinden hakiki bağışlanma sunar.

Tüm sistem; bizim kendi duygularımızı ve kendimize verdiğimiz değeri tereddütle karşılamamız, bunları ancak bu sistemi yaratan kişi üzerinden ve baştan verili bir suçluluk ve içselleşmiş utanç duyguları aracılığıyla edinmeye çalışmamız üzerine uydurulmuş. Kendimizi affedip affetmememizle, kim olduğumuzla ilgili mutlu, değerli veya güvende hissedip hissetmediğimizle ilgili hiçbir kontrolümüz yok. Tüm bu kuvvet, kilisede beden bulmuş olan dışsal bir ilahta toplanmış. Klasik bir taciz ilişkisi bu. Mağdurun kendini değersiz bulmasını ve onun tacizciye duygusal olarak bağımlı olmasını sağla.

Bu şartlanmadan kurtulmak, çok ama çok zor. Tıpkı bir taciz mağdurunun, durumdan kurtulduktan uzun süre sonra dahi tacizcisinin onu hala sevdiğini ve onu affettiğini umması gibi.

Ve belki de bu sebeple trans bireyler hala tanrı tarafından sevilmek ve kabul edilmek istiyorlar, bu inanç sistemince ne kadar hor görülmüş olsalar da. Çünkü bize asla kendimize ve kendimiz için nasıl kabul etme ve affetme duyguları sağlayacağımız öğretilmedi. Bütün hayatımız, kim olduğumuzla ilgili utanç duymamızın öğretilmesi üzerine tanımlı. Ve suç ve utanç için bağışlanma bulacağımız öğretilen yegane yol tanrı aracılığıyla ise, biz de oraya yöneleceğiz – geri kalan tüm konularda bu sisteme arkamıza dönüp gururla kendi yolumuza gitmiş olmamıza rağmen.

Trans kız kardeşlerim, trans erkek kardeşlerim, trans ikisi-de-kardeşlerim, trans hepsi-kardeşlerim... lütfen tanrının sizi sevip sevmediğini dert etmeyi bırakın. Asıl mesele, sizin sizi sevip sevmediğinizdir.




* Bu yazının hassas noktalarıyla ilgili yardımlarından dolayı The Crommunist'e minnettarım. Bu yazıda beğenmediğiniz bir şey varsa tüm suçu ona yükleyebilirsiniz. Her neyi beğenmediyseniz, onun fikriydi.

Tuesday, June 26, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Üçünü Kısım




Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.
Üçüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci ve ikinci kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.


Tanrı transları sevmiyor.

O zaman bu makaleyi yazacağımı söylediğimdeki düşmanlık neden? Neden trans kişiler bu kadar olumsuz tepki verdiler? Özellikle LGBTQ bireylerin din tarafından nasıl muamele edildikleri ve dinin nicedir ve hala eşitlik ve temel insan hakları mücadelemiz önündeki birincil engel olduğunu da hesaba katarsak. Neden benim dini inançların tehlikeli olduğu lafım “etnik-merkezcilik koktu”? Neden insanlar birdenbire benim gerekçelerim ve duruşumla ilgili böyle yakıcı ve acımasız varsayımlara zıpladılar? Ortaya çıkan birçok argüman, Morgan M. Page'in Pretty Queer'deki Queerly Religious yazısında incelenmiş. Pretty Queer'in çoğunlukla çok iyi olduğunu düşünürüm, hatta bazen benim muhtemelen evrendeki en favori insanım olan Imogen Binnie'den de katkılar yayınlarlar, Bn. Page'e de saygım vardır, ama bu yazıda... yani... kueer ateistlerle ilgili bir dünya saldırgan varsayım yapıyor. Bu varsayımlar da, dini inançlara sempatiyle yaklaşan kueer ahalisine yerleşmiş görüyor.

Görünen o ki temel argümanı, bütün kueer ateistlerin dine olumsuz tavırlarının sebebinin dinle “Üç Büyük”ü ve onların etrafındaki kurumları karıştırmalarından geldiği varsayımına dayanıyor. Daha önce de dediğim gibi, böyle bir şey yok. Tüm din deyince tüm dinleri kast ediyorum.

Budizm daha solcu çevrelerce (kueer topluluğu gibi) daha zararsız ve bizim post-modern görüşlerimizle kaynaşabilecek bir din örneği olarak gösterilir. Ama ben, bir an için bile, Budizm'in aynı tehlikeleri taşımadığını düşünmüyorum. Bir an için bile budist kültürde kurbanına, bu dünya bir düşten ve tozdan ibaret olduğu için meseleyi dert etmemesini ve kızmamasını söylemiş bir tecavüzcü olmadığını düşünmüyorum. Budizm de Hıristiyanlık gibi bu dünyada başa gelen en korkunç durumların bile kabullenilmesi ve daha iyisinin istenmemesi, zira bu dünyanın sayılmadığı gibi aynı yıkıcı tavırları savunuyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, bu dünyayı ve yaşamımızı geliştirmek için çalışmak ve ondan zevk almak yerine, “daha başka bir şey”in olduğuna dair bir olasılığa yatırım yapmamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, arzularımızdan utanç duymamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, kişisel zevklerden arınmayı ve acı çekmeyi kutsal diyerek kucaklıyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, erkek egemenliğine ve kurumsal olarak erkeklerin kadınlardan üstün poziyonda olmasına dair bir akışı var. Aynı Hıristiyanlık gibi, “dünyevi meseleler”i (mesela bedenimizin cinsiyetimizi tutmaması gibi) dert etmememizi öğretiyor... vb.

Hayır. BÜTÜN dinler tehlikelidir. Budizm'in Hıristiyanlık'tan bir nebze daha az zararlı olduğunu samimiyetle kabul etmem için YEGANE yol, sırf yazıtlar yerine hakiki düşünceyi ve meditasyonu cesaretlendirmesi temeline dayanabilir. Ayrıca felsefi olarak da daha karmaşıktır. Yani Yahudilik'in daha eğitimli kimi dalları gibi, düşünce ve araştırmayı toptan reddetmeyi öğretmemek gibi bir avantajı vardır. Ama hala tüm bu antik öğretileri harikulade ve saldırılamaz ilan eder. Düşünce iyidir, ama inanç kabulleri içerisinde inancınızı düşünmenin durumunda. Sizden hala bir şeyleri “sadece bilmenizi” ister. Dediklerinin çoğunun, insan anlayışının ve düşüncesinin ve sorgulamasının ve kavrayışının “ötesinde” olduğunu iddia eder; bir yandan da ötedeki tüm bu şeyleri bildiğini iddia eder.

Yani en azından bu temelde, benim dini inancı reddetmem entik-merkezci değil. Tüm küreyi içeriyor.

Page ayrıca dinin bazen kueer kişileri korumak ve onların haklarına arka çıkmak için bir araç olarak kullanıldığını savunuyor. Bazı durumlarda, bazı topluluklarda, bazı kültürlerde ve tarihin bazı anlarında, kimi dinlerin ya da dini yapıların kueer bireylerin sahip oldukları tek güven ve destek olduğunu.

Hakkı var ve bu geçerli bir nokta. Ama tariflediğim hiçbir soruna temas etmiyor. Silahlar ve bombalarda adil devrimler ve savaşlarda kullanıldılar. Bu silahları ve bombaları zararsız ve güvenli yapmaz. Bir şeyin bazen adil amaçlarla kullanılabilir olması, onu daha az tehlikeli ya da adil olmayan durumlarda daha az kullanılabilir kılmaz. Ve silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din zayıf ve korumasızın hizmetine sunulmuyor. Silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din güçlünün ve iktidar sahibinin hizmetine sunuluyor.

Page'in yazısında sorunlu ve saldırgan bulduğum bir diğer şey de, alaycılıkla ateizmi “moda” olarak tarif edişi. Bu taktiğin, birinin kimliğini küçümsemek ve özentiler sürüsüne katılmak için mahsuscuktan öyle davrandığını söylemek vesilesiyle kullanmasıyla daha önce nerede karşılaşmıştım biliyor musunuz? “Moda” kueer kişilerle ilgili söylendiğini gördüğümde. Aynı üslupla. Aynı amaçlarla. Bu da bir çeşit “Shut Up, That's Why” (Kapa Çeneni, İşte O Kadar!). “Amaan.. söylediklerini neden ciddiye alayım. Belli ki hava atmaya çalışıyorsun. Ben bunları çoktan geçtim.”

Dine meydan okumanın ve onu tehlikeli ya da zararlı olarak tariflemenin ne kadar tehditkar olduğunu tamamen anlıyorum. Gerçekten. Bir bireyin kimliğine derinden işlenmiş bir şeye yönelik bir meydan okuma bu. İşin aslı din biraz da böyle çalışıyor... bu fikirler ayakta kaldılar ve yayıldılar, tam da bir sürü duygusal, psikolojik ve kültürel ödül ve rahatlık sunarken bol miktarda zahmetli duygusal, psikolojik ve kültürel bedeli kenara koydukları için.

Dine bu meydan okumalar, özellikle dinin sadece dogmatik ve kurumsal bir rol oynamadığı topluluklarla konuşurken tehditkar ve incitici olabiliyor. Beyaz olmayanlarla ya da başka azınlıklarla konuşurken bu özellikle doğru.


Bu gibi durumlarda inanç ve din epi topu bir yönetici kurumdan ya da ne olduğunuz ve ne olmanız gerektiğiyle ilgili haftalık bir dersten ibaret değil. Daha kalabalık ve güçlü çoğunluk kültürünün tehdidi altındaki azınlık grupları için, din topluluğu bir arada tutan ve asimilasyon (ya da imha) tehdidine rağmen topluluk kimliğinin korunup pratiğe geçirildiği bir tutkal görevi görebilir.

Bu topluluk ve gruplar (örneğin trans bireyler) imtiyazlı çoğunluğun tehdidi altındayken; din, dogma ve inancın tehlikeli yanlarına dönük eleştiriyi etnik-merkezci bağnazlıktan ve kültür empoze etmekten ayrıştırmak çok zorlaşıyor.

Ama nasıl ki imtiyazlıların cis-seksist1 ve heteronormatif önyargılarını tanımak illa ki cis ve heteroseksüel kişilere ya da cis-cinsiyetliliğe ve heteroseksüelliğin kendisine bir saldırı anlamına gelmiyorsa; din ve inancın sorunlu yanlarına da, dindar kişilerin veya dine atfedilmiş topluluk kimliği, sanat, müzik, şiir, ritüel, mit, metafor, ahlak, iyilik vb. öğelerin eleştirisini yapmaksızın bakmak mümkündür.

(Burada, tüm bu öğelere seküler bir bağlamda bakılabileceğini söylemeden geçmeyeyim. Seküler ve dini bağlamda gerçekleşebilecek iyi her şey (sanat ve iyilik gibi) ve iki bağlamda da gerçekleşebilecek kötü her şey (soykırım ve bağnazlık gibi), dinin olumlu ve olumsuz yanları tartışmasından alakasızdır.)

Ateizmi “beyaz, ayrıcalıklı” bir şey olarak konumladığımızda ve farklı ten rengindeki insanların dini inançlarının daha farklı olduklarını ve kendi hallerine bırakılmaları gerektiğini kurguladığımızda, bir taraftan da karman çorman bir ırkçı hikayeyi yutarız. Böylece temel bir Öteki ve ırksal özcülük kurgulamış oluruz. Bilim, rasyonellik ve eğitimin beyazlar için olduğu ve dışlanmış ırksal grupların “ruhani” ve “sezgisel” olduğu kavramsallaşmasını harekete geçiririz. Bu, eğitimdeki dağılımın sadece imtiyazlılara dönük oluşunu ve farklı renkten kişilerin (sanki yetişemezlermişcesine) bu hususların dışında tutulmasını sürdürmüş oluruz.

Trans latin bir e-arkadaşım, bu tavrın nasıl üstten ve sahiplenici olabileceğini tweet ediyordu. Sanki “zavallı renkli trans kadınlar”ı çocuk eldiveniyle idare etmemiz ve onlar bu kavramları bizim gibi anlayamazlarmış gibi. Onları daha da öteleyerek ve Öteki kimliğini yeniden üreterek; dahası bunu onlar “için” yaptığımızı, onları hassas poziyonları gereği “ihtiyaç” duydukları dini “zorla” alıkoyan ateist saygısızlardan “korumak” için yaptığımız iddiasıyla. Bir yandan beyaz kültürün dini kurumlarını (Hıristiyanlık) keyifle eleştirirken, öte yandan Öteki'lerin dinlerine başka muamele yapıp ve farklı bir hürmet (hatta huşu) bahşedip sorgulanmadan ve eleştirel düşünceden muaf tutarak.

[Türkiye'de de, “Anadolu halkının geleneksel değerlerine” hürmet etmemiz söylenir durur.

Bir televizyon kanalında görece solcu bir yazarın “Sen benin annemin babamın dinine nasıl karışırsın?” dediğine tanık olmuştum. Buradaki anne ve babanın “anlayamazlığı” vurgusunu bir yana koyalım; asıl olarak, verili toplumsal koşullara biat etmemiz söyleniyor.

İşin ilginci, fark ettiğinizi bir toplumsal yalanı etrafınızdakilerle paylaşma girişimlerinizin tamamı bu yöntemle reddedilebilir zaten. Nitekim “toplumun büyük çoğunluğu” kart kurt sesleriyle Kürtçe'nin ortaya çıktığını, 1. Dünya Savaşı'nda Almanya yenildiği için “yenilmiş sayıldığımızı” falan düşünüyor. Bu örneklerle dinin ortak noktası, yukarıda değindiğim verili toplumsal koşulların bizzat kendilerinin bir siyasi projenin parçası olmaları.

Daha güzel bir örnek geliyor aklıma. Son 10 yıl boyunca dindarlaşmaya laf eden herkese “seküler elit” damgası vura vura; din üzerinden, baskı, sansür ve tecrit aracılığıyla gerçekleştirilen “dinci elit” dönüşümüyle artık “halkın değerlerine” saygımız sonsuz. Neyse ki halkın değerleri arasında gelir adaleti, fırsat eşitliği, hukuk, bilimsel eğitim gibi şeyler sayılmıyor.

Vurgulamak istediğim, başlangıç noktamız olarak verili toplumsal koşulları değil savunduğumuz değerli almamız gerektiği. Özellikle LGBTQ ve din denkleminde bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.]

Buradaki bir anahtar kavram, ateizmin, doğası gereği insanları bir kültürel görüşe döndürmek istemesiyle, sömürgeci ya da emperyal olduğu suçlamasıdır. Ateizm kimseyi “döndürmeye” çalışmaz. Din, duygusal manipulasyon ve aleni cebir yollarıyla din değiştirtir. Ateizm ise tartışır, öğretir, ve sizden şeyleri kendi adınıza düşünmenizi ister. Hiçbir vaatte bulunmaz (“tüm acılardan kurtulacağız”, “sonsuz yaşama kavuşacaksın” ya da “aydınlanma ve iç huzur bulacaksın” gibi), hiçbir tehditte de bulunmaz (“cehenneme gideceksin” ya da “durmaksızın kaygı, umutsuzluk ve acılarla dolu hayatlara yeniden doğacaksın” gibi). Sadece sorular sorar ve sizden de kendinize sorular sormanızı ister.

Ama ateizmin bu gibi eleştirilerinin poziyonu bakımından, görüş paylaşmanın HER hali öyle ya da böyle sömürgeci, emperyal ve baskıcıdır. Ki bu da, kendilerinin beni dini sorgulamamayı kabul etmeye “zorlamalarında” görüldüğü üzere korkunç derecede ikiyüzlüdür.. kahrolası imtiyazlı din-savunucuları! Emperyalistçe, kendi tanzimci dogmalarını bana empoze etmeye çalışıyorlar! Hrrr! (yumruk sallama)

[Üçüncü kısmın sonu. Yazının dördüncü ve son bölümünü yakında yayınlayacağız.]
1Cis: Doğdukları andan itibaren sahip oldukları cinsiyetle cinsiyet kimlikleri uyumlu olan kişiler.

Thursday, June 21, 2012

İllegal slogan atıyoruz.




Puşi takmak örgüt propagandasıysa biz de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nden Eduard Khil'in (1934-2012) bir şarkısını paylaşıyoruz, bakalım başımıza ne gelecek?








Bu nedir? Bu budur.

Tuesday, June 19, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBT ve Din Denklemi. İkinci Kısım



Giriş notu

Ekim 2011'de Kaos GL Derneği tarafından sağlık çalışanları için bir kitapçık yayınlandı. Sadece sağlık çalışanları için değil, LGBT meselesine ucundan kıyısından ilgi duyan herkes için çok değerli bilgilerin derlendiği bu kitapçığın içinde, terimler sözlüğünden soru-yanıt bölümüne, bilimsel verilerden çeşitli sağlık kurumlarının resmi açıklamalarına kadar bir dünya veri düzgünce sunuluyor.

Buraya kadar her şey yolunda. Zaten kitapçığın içerisindekilere de en küçük bir itirazım yok. Sorun kitapçığın kapağında. Kaos GL'deki yoldaşlar kitapçığa “Ne Hastalık, Ne Suç, Ne Günah! LGBT Hakları İnsan Haklarıdır.” başlığını uygun bulmuşlar. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, sonra da kitapçığı sözcük sözcük baştan okumaya karar verdim.

Kitapçığın hiçbir yerinde eşcinselliğin neden günah olmadığına dair bir argüman bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir argümanla karşılaşsam daha çok üzülürdüm. Şimdi sadece, bu başlığın neden sorunlu olduğuyla ilgili bir şeyler söylemekle yetinecektim. Derken Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı yazısıyla karşılaştım.

Aşağıda bu yazının serbest çevirisiyle beraber köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak bana yaptıkları çağrışımları bulacaksınız. (İkinci kısmını yayınladığımız makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.)


Tanrı Transları Sevmiyor.

Daha önceden, dini, dini dogmaların dilini kullanarak eleştirmenin – mesela Hıristiyanlar'dan İsa gibi olmalarını istemenin –, onları bizim aklımızdakinden (yani mesela sonsuz hoşgörülü ve affeden, sürekli ekstazi halindeki bir adamdan) farklı bir İsa'ya ulaştırma riskini taşıdığından bahsetmiştim. Ayrıca, ılımlı ve ölçülü dini görüşlerin nasıl hakaretleri kolaylaştırdığını ve daha tehlikeli dindarları normalleştirdiğinden, neden dinin sürekli zarar vermemesinin onun zararsız olduğu anlamına gelmediğinden de bahsetmiştim. Din iyi bir insanı daha iyi biri yapmadığı gibi, iyi bir insanı kötü bir insana da çevirmez; ama kötü bir insanı kesinlikle daha tehlikeli hala getirebilir, çünkü ona sağlam bir hüküm, kesinlik ve bir bahane verir.

Kueer bireylerin özellikle anlaması gereken insanlara saldırılamaz dayanak vermekteki tehlikedir; birine böyle “daha yüksek iddia gücü” vermek etiğe aykırıdır. Birçoğumuz tam da böyle mutlak kararlılık yoluyla, daha yükseklerden gelen sorgulamama emrine dayanılarak öldürüldük. Kueer birinin bu tarz düşüncenin ne kadar tehlikeli olduğunun şiddetle farkında olmamasını, ondan korkmamasını ve hatta ona bahaneler üretmesini aklım almıyor.

Tüm bunlar burada da geçerli tabii... “Tanrı trans bireyleri seviyor” demenin “Tanrı ibnelerden nefret ediyor” demekten daha fazla dayanağı veya ispatı yok. İki tarafın da görüşlerini savunmak için herhangi bir kanıtı yok ve ikisi de tanrının kendi görüşlerini yansıtacağı uyarlamasından başka bir şeye dayanmıyorlar. Tanrının herhangi biriyle ilgili neler hissettiğini dahi bilmemizin imkanı yok (kendisinin var olduğunu kabul ettik diyelim). Konuşmaya “Tanrı trans bireyleri seviyor”u karıştırdığınızda, transfobik bir dindarın mesajınızı kabul etmesi ve görüşlerini yeniden düşünmesi için hiçbir desteğiniz olmadığı gibi, onun tanrı inancını (büyük ihtimalle translardan nefret ettiğini düşündüğü bir tanrı) meşrulaştırmış, desteklemiş ve normalleştirmiş oluyorsunuz. Bravo! LGBTQ bireyler üzerinde bir bağnazlık atmosferi yaratan dini görüşleri desteklediniz. Onları yalıttınız ve korudunuz. Kendi nefretlerine dayanak kabul ettikleri şeyi tasvip ettiniz. Tanrının varlığını iddia etmek ve insanın (hangi formda olursa olsun) dini inanca bir eğilimi olduğunu söylemek, Westboro Vaftizci Kilisesi'nin dayandığı ilkeleri cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz. Bu organizasyonlarla savaşmak istiyorsak, bunu kendimizin sezgisel, inanç-temelli tanrı varsayımımızı onlarınkine karşıt koyarak yapamayız. Temellerine saldırmalıyız: inancın iyi ya da en azından zararsız bir şey olduğu fikrine, tanrının iradesinin diğer dünyevi yorumlardan önce geldiği fikrine ve “hey, belki de ortalıkta dolaşıp normlara uymayan cinselliğe ya da cinsiyete sahip olanlara karşı nefret saçmak çok da havalı değildir. Hadi, bilinemez kutsalı sorgulamayalım da bu dünyayı kueerler için daha az boktan bir hale getirmeye çalışalım.” etiğine.

Açıkçası, güncel semavi dinlerin neden kueer bireylere böyle bir nefreti olduğunu anlayabilmiş değilim. Her dini durumda aynı muameleyi görmüyor ve bazı dinlerde belli ölçülerde şartlı kabul de görüyor... Antik Yunan'da Kibele'nin trans rahibeleri, Hindistan'ın Hijra'sı, bazı bağlamlarda Hıristiyanlık ve İslam'ın haremleri, İlk Uluslar inanç sistemlerindeki Çift-Ruh kimlikleri, benzer şekilde Norveç paganizminde cinsiyet sınırlarını aşanların maddi ve maddi olmayan dünya arasındaki sınırları da aşacağı inancı vb. Ama tüm bu bağlamlarda, kueer bireylere sadece ve sadece inanç sebebiyle kötü davranıldığını görebilirsiniz... trans ahali için inanç iyiye alamet etmiyor, hele ki şimdiki kültürümüzde. [Buna Türkiye'de üç bilemedin beş çocuk isteyen, kürtajı yasaklamayı kafaya takmış bir başbakanın olduğunu eklemek gerek. İslamcı hareketlerden medet ummamız için gerek koşullardan biri, örgütlü bir İslamcı hareketin bizden bağımsız bir biçimde LGBTQ haklarına yönelik kampanya örmesi olabilirdi. Bu dahi yokken Müslümanlar'ın Müslüman kimlikleri üzerinden LGBTQ haklarına sahip çıkacaklarını ummak en hafif tabirle saflıktır. Elbette Müslüman bireyler “başka güzergahlardan” bizimle dayanışmaya karar verebilirler. Bu çok önemli: Dindar kişiler, dindar oldukları için değil; insan haklarına, özgürlüğe ve adalete dair dünyevi bir görüşleri olduğu ölçüde bize yakınlar.]

İnanç, sezgilere meyillidir. Kueerlik ise daima sezgilere zıttır. Tanım gereği, varsayılan cinsiyet ve cinsellik normlarıyla çelişki içerisinde var olur. Önceki sağduyu uyarısını hatırlatayım. İnanç ve sağduyunun birçok ortak noktası vardır. “Sağduyu” bir şeyi eleştirmek yerine onu verili alır. “Sağduyu” trans kimlikleri gayri meşru ilan eder. Erkeklerin erkek olup olmadıklarını veya kadınların kadın olup olmadıklarını sorgulamayı saçma bulur. Vajina = kadın , penis = erkek, der. Eşcinselliğin sapkın ve yanlış olduğunu söyler. Ama sezgileri ve sağduyuyu öylece kabul ederek değil... sorulara, düşünmeye, farklı bakış açılarına, farklı deneyimlere, yeniden düşünmeye değer vererek, mitlere ve itikatlara ve yanlış anlaşılmalara karşı eğitim ve olgularla savaşarak... ancak bu şekilde kueer kişilerin kabul edilmesini sağlayabiliriz.


[İkinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]