Sunday, November 3, 2013

ODTÜ’de Neler Oluyor?


1956 yılında kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesi 4500 hektar büyüklüğünde bir araziye sahipti. Bu dev alanın bataklıklardan oluştuğu ve neredeyse pudra gibi bir toprağa sahip olduğu söylenirdi. Ağaçlandırma faaliyeti 1961 yılında başladı ve bir şenlik havasıyla öğrenciler, akademisyenler, Ankaralılar ve bazen de siyasilerin katılımıyla gerçekleşti. Sonuç olarak 31 milyondan fazla ağaç dikildi, Ankara gibi ormana hasret bozkır topraklarında yemyeşil bir alan oluştu. Bu ağaçlar öğrencilere, ODTÜ emekçilerine ve akademisyenlerine emanet edildi. ODTÜ Ormanı kara çam, sarı çam, toros sediri, meşe, kavak, badem vb gibi kurak koşullara dayanıklı yaklaşık 10 milyon ibreli ve 23 milyon yapraklı ağaçtan oluşuyor. 3100 hektar genişliğindeki ODTÜ Ormanı Kültür Bakanlığı tarafından 1995 yılında Doğal ve Arkeolojik SİT Alanı olarak ilan edildi. ODTÜ Ağaçlandırma ve Çevre Müdürlüğü internet sayfasından alınan bilgiye göre bu ormanda Orta Anadolu'da yok olmaya yüz tutmuş flora ve fauna türlerinin bulunduğu önemli bir doğal çevre yaratıldı. Bu doğal çevrede  kurt, tilki, keklik, tavşan, yılan, kaplumbağa vb gibi bir dizi vahşi hayvan, 140 dan fazla kuş türü ve göl / göletlerde yaşayan çeşitli balık türleri gibi çok sayıdaki memeli ve sürüngen yaşamaktadır. Orman bu bölgede bir mikro - klima etkisi yaratmış,  kuru geçen yaz ve şiddetli geçen kışları mevsimlerini yumuşatmayı başararak kent iklimini değiştirmiş, Ankara şehrinin güney girişinde hızla gelişen çarpık kentleşmeye bir set çekmiştir. ODTÜ Ağaçlandırma Projesi, 1995 yılında Uluslararası Aga Khan Mimarlık Ödülleri'nin kategorisinde, 2003 yılında ise TEMA Vakfı tarafından ödüle layık bulunmuştur.[1]
Altta ODTÜ'nün Eski Arazisi ve Üstte Şimdiki Durumu  

ODTÜ ve Sol Siyaset

Öte yandan ODTÜ sol geleneğe sahip bir üniversite olarak biliniyor. 60’lı yılların en çarpıcı öğrenci eylemleri burada gerçekleşmiş ve ODTÜ öğrencileri birçok sol hareketin liderliğini de oluşturmuştu. 6 Ocak 1969’da ABD Büyükelçisi, Vietnam Kasabı diye bilinen Komer’in ODTÜ’de arabasını yakan öğrencilerden biri de 1972 yılında Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la birlikte idam edilen Hüseyin İnan’dı. 60’lı yıllarda ağaçları dikenlerin arasında da ODTÜ’nün bu devrimci gençleri vardı.[2] 
Komer'in yanan arabası
ODTÜ’de sol gelenek hala devam ediyor ve ODTÜ öğrencileri bu değerlere sahip çıkıyor. Üniversite bu devrimci tavrı yüzünden sağ hükümetlerin hedefinde oldu. ODTÜ’den yol geçirilmesi, arazisine el konulması gibi meseleler de solu sindirmeye çalışan sembolik önemi büyük bir seçim propagandası haline geldi.[3]

ODTÜ’nün Yol Meselesi

ODTÜ’den yol geçmesi meselesi tartışmaları ilk olarak 1992 yılında başladı.
Bu yol Anadolu Bulvarı'nı Konya Yolu'na bağlayacaktı. Plan 1994 yılında onaylandı ve elbette üniversite öğrencilerinin protestolarıyla karşılandı. Üstelik ODTÜ bir sene sonra 1995 yılında SİT arazisi ilan edildi.
2008 yılında ise Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek (19 yıldır belediye başkanı, sürekli sağ partiler arasında iktidar olana üye olmakla da bilinir) birinci yola ek olarak ikinci bir yolun yapımını gündeme getirdi. Bu yol nedeniyle ODTÜ ve Büyükşehir Belediyesi arasında sert tartışmalar yaşandı. Büyükşehir Belediyesi, "ODTÜ binalarının kaçak olduğu" iddiasıyla, 45 bina grubunun yıkılmasına ve üniversiteye 1,8 milyon TL ceza kesilmesine karar verdi.
ODTÜ Rektörlüğü ise "yol restleşmesi" olarak anımsanan bu olay sonrası kararlarını mahkemeye taşıdı. Açılan 45 ayrı davada yıkım ve ceza kararlarının yasal dayanağı olmadığı ve kamu yararına aykırı olduğu hükme bağlandı. Büyükşehir Belediyesi'nin itirazı üzerine Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden iki, İnşaat Mühendisliği Bölümü'nden de beş öğretim üyesi görevlendirerek yeni bir plan hazırlığına başladı.Yeni çalışmaya,"Koruma Amaçlı İmar Planı" adı verildi.Bu plan çalışmasında da birinci yol güzergâhı için 1994'teki planın ana hatları korundu ancak çok sayıda kavşak önerisi yapıldı. İkinci yol ise çevreye zarar verilmemesi için tünel olarak yapılmalı denildi. [4]

İşgal ve Direniş

ODTÜ’lü öğrenciler, akademisyenler ve emekçiler bu yolun bir siyasi rant aracı olduğunu düşünüyorlar. Zira Ankara trafiği gerçekten çözüme kavuşturulmak istenilseydi yaklaşık 11 yıldır devam eden metro inşaatı tamamlanırdı görüşü yaygın. ODTÜ’de yıllardır bu ranta karşı eylemler örgütleniyor, fidanlar dikiliyor. ODTÜ öğrencileri, komşu 100. Yıl ve Çiğdem Mahallesi halkıyla birlikte protestolar düzenliyor, yürüyüşler yapıyor. Yol tartışmasının alevlendiği son zamanlarda da yol geçecek alanda nöbet tutuyorlardı.  Bu protestoların çoğu polisin vahşice gaz bombası ve plastik mermi kullanmasıyla gölgelendi.

ODTÜ her türlü yasal yolu denediği halde hukuki kazanımları dahi siyasi rant çabasından hayata geçirilmedi. 18 Ekim 2013 gecesi Kurban Bayramı tatilinin son günü, okulda öğrenci sayısı tatil dolayısıyla az iken yıkım ekipleri polisle birlikte üniversiteye girdiler. Ertesi gün ODTÜ öğrencileri, mezunları, emekçileri bu durumu protesto etmek için birleştiler. 100. Yıl ve Çiğdem halkı da onlara destek oldu, polis okulda ormanın içinden pusu kururak protestoculara gaz bombaları atmaya ve plastik mermi kullanmaya başladı. Olaylar barikatların kurulması ve polis şiddetiyle sürerken bir öğrencinin polis tarafından dövüldüğü ve barikat civarında yanan ateşe polis tarafından sürüklendiği, 2. dereceden yanıkları olduğu haberi geldi.
Yaklaşık 3000 ağacın sökülmesinin ardından ODTÜ Rektörlüğü bir açıklama yayınladı:

 “11 Ekim 2013 Cuma günü Bakanlık, Belediye ve Devlet yetkilileri ile görüşülerek plan kararlarına itirazlarımızın olacağı, itiraz süresi içinde geriye dönüşü mümkün olmayan herhangi bir işlemin yapılmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Fen İşleri Daire Başkan Vekili ile İmar ve Şehircilik Daire Başkanı da Üniversite ile görüşme yapılmadan bir işlem başlatmayacaklarını ifade etmişlerdir. Yasal askı ve itiraz süreçleri tamamlanmadan herhangi bir işleme onayımızın olmadığı ABB’ye aynı gün yazı ile de bildirilmiştir.
Bu görüşme ve yazışmalara rağmen, askı ve itiraz sürelerinin dolması beklenmeksizin, 18 Ekim 2013 Cuma günü ani bir gece operasyonu yapılmıştır. ABB’ye ait inşaat makinaları, inşaat ekipleri ile çok sayıda Belediye personeli, 18 Ekim 2013 Cuma gecesi saat 21.15 civarında izin almadan ve yerleşke çitlerini yıkarak 100. Yıl Semti Öğretmenler Bulvarı bölgesinden Üniversite arazisine girmiştir. Üniversitede görev yapan özel güvenlik yetkilileri Üniversite arazisine izinsiz olarak giriş yapılamayacağı yönünde ekipleri uyarmışlar ve engellemeye çalışmışlardır.  Ancak çok sayıda kamyon, inşaat makinası ve Belediye personelinin izinsiz olarak yerleşkeye girmesi engellenememiştir.
…
19 Ekim 2013 sabahı yapılan incelemede ODTÜ arazisi içinde kalan güzergahın tamamıyla açıldığı ve güzergah üzerindeki tüm ağaçların kaldırıldığı tespit edilmiştir. Nakledilmesi gereken 600’den fazla çam ağacının da içinde bulunduğu yaklaşık 3.000 ağacın ne şekilde kaldırıldığı konusunda tarafımıza bilgi verilmemiştir. Ancak, bir gecede 600 ağacın nakledilmesi mümkün değildir.”

Melih Gökçek’in yapmaya çalıştığı şey provokasyon ve yerel seçim öncesi tabanını konsolide etme olarak da okunabilir. Tayyip Erdoğan’ın Gezi’de yaptığı şeyi ODTÜ özelinde uygulamaya çalışmaktadır. Aynı zamanda ODTÜ ve ODTÜ’nün temsil ettiği değerlere de büyük bir saldırı söz konusudur. ODTÜ’lüler hala sokakta bu değerlerin ve üniversitenin yeşil alanlarının mücadelesini veriyorlar. (Örneğin öğrenciler, ağaçların söküldüğü alana 3000 fidan dikilen bir eylem düzenlediler.)
ODTÜ Fidan Dikme Eylemi
Öte yandan dünyanın dört bir yanından yüzlerce akademisyen de yayınladıkları bir bildiri ile ODTÜ'ye desteklerini sundu.

ODTÜ’lülerin deyimiyle: “ODTÜ’den geçecek tek yol devrimdir.”




[1] http://acdm.metu.edu.tr/tarihce
[2] http://vagus.tv/2013/08/26/bozkirdan-ormana-odtu-ormaninin-dogusu/
[3] Tayyip Erdoğan da 2012 yılında ODTÜ’yü 2000 kişilik bir polis ordusuyla ziyaret etmiş ve yüzlerce öğrenci tarafından protesto edilmişti. Protestocu öğrencilere havadan bile görülebilecek kadar yoğun biber gazıyla müdahale edildi.
[4] Bu bilgiler BBC Türkçe’nin şu haberinden derlenmiştir: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130829_odtu_ormani_gecmis.shtml

Saturday, October 12, 2013

Küresel İklim Değişimi ve IPCC Raporu: “Eşi Benzeri Görülmemiş” bir sorun.


Not: Yazı boyunca tüm kısaltmaları İngilizce olarak bırakmayı tercih ettik. Bu tercihin sebepleri, ilgili kurumların Türkçe yayınlarda yaygın kullanılmıyor oluşu ve okuyucunun İngilizce kaynakları takip etmesini kolaylaştırmak istememiz. Metin sonunda bir “Okuma Önerileri” hazırladık. Burada bir iki cümleyle özetlediğimiz kimi konular için bu listedeki kaynaklara göz atabilirsiniz.


Küresel İklim Değişimi: Temel Bilgiler

“Duyarız duyarız da rahat yerimizden kalkıp bir şey yapmak istemeyiz”lerden biri küresel iklim değişimi. Aslında dünyanın doğal dengesi içinde garipsenecek bir durum değil, doğal bir süreç. Sera gazı etkisindeki değişiklikler, dünyaya ulaşan güneş enerjisi ve dünya atmosferinin ve yüzeyinin yansıtma yetisindeki değişikliklere bağlı olarak iklim değişimi zaten yaşanıyor. Yahut eskiden öyleydi.

Şöyle ki; gezegenimizin sıcaklığı gezegen sistemine giren ve terk eden enerji miktarı arasındaki dengeye bağlıdır. Gelen enerji gezegeni ısıtırken, yine gezegenin geri yansıtabildiği enerji sayesinde gezegen yaşanılabilir sıcaklıkta kalmayı başarır. Bu denge atmosferdeki karbondioksit, metan, su buharı gibi gazların yoğunluğuna bağlıdır. İnsanlığın ortaya çıktığı son buzul çağından bu yana yani 11 000 yıldır dünya kendi yağında kavruluyor ve kendi rutinini devam ettiriyordu.

Sanayi devrimiyle fosil yakıtlara olan ilgimiz artıkça, karbondioksit, metan gibi sera gazları yoğun olarak atmosferde birikmeye başladı. Sera gazı miktarındaki artış nedeniyle de dünyada biriken ısı enerjisi dışarı daha az yansımaya başladı ve dünyanın ateşi yükselmeye başladı. Çünkü 1896 yılında İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius'un yaptığı basit deney de göstermişti ki karbondioksit kızılötesi ışımayı engelliyordu. Biz daha fazla kömürlü termik santral yaptıkça, daha fazla otomobil kullandıkça dünyanın da ateşi yükselmeye devam etti. 1958 yılından bu yana devam eden ölçümler de atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 310 parçacıktan 400 parçacığa çıktığını gösterdi.

Bu da demek oluyor ki dünyayı kendi ellerimizle ateş çukuruna doğru yuvarlıyoruz.


IPCC Kimdir?

1980lerin sonunda iklim değişiminin bir kaç aşırı hava olayı değil, bütün dünyamızı ilgilendiren bizim neden olmuş olabileceğimiz bir sorun olduğu ortaya çıkınca 1988 yılında Birleşmiş Milletlerin iki alt kuruluşu, Dünya Meteorolji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) kurdular.

Panel görevini Rajendra Pachauri başkanlığında 10 kişilik bir grup ile yürütüyor. Bu kadar kişi binlerce sayfalık raporların yazımını yapmıyor elbette. Raporları hazırlayanlar bu ekip koordinasyonunda çalışan dünyanın her yerinden binlerce gönüllü bilim insanı. Çalışma gruplarındaki bilim insanları iklim değişimi alanında en güvenilir ve son bilgileri toplayarak rapor halinde sunuyor.

Toplayarak diyoruz, çünkü Panel araştırmaları kendisi yapmıyor, dünyada bu alanda yayınlanan çalışmaların bir nevi derlemesini yapıyor. Hazırladığı raporların uygulamaya konulması için herhangi bir lobicilik faaliyeti yapmıyor ya da politik tartışmalara girmiyor. Panelin kendisi bilim insanlarından oluşmadığı gibi Panel tarafından hazırlanan raporlar da hükümetler tarafından onaylanmadan ortaya çıkamıyor. Bu nedenle raporları değerlendirirken, sonuçların her türlü yumuşatmaya maruz kalacağını unutmamak gerekiyor.

Panel bugüne kadar, birincisi 1990’da,  bu rapora ek rapor 1992’de, ikinci değerlendirme raporu 1995’de diğerleri 2001’de, 2007’de olmak üzere beş rapor yayınladı. Son olarak da 27 Eylül 2013'de de beşinci değerlendirme raporunun (AR5) yayınlanmasına başlandı.

Aslında AR5'in sadece politikacılar için özet ve iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ortaya koyan Çalışma Grubu I bölümü yayınlandı. İklim değişikliğinin gelecekteki etkilerini gösterecek Çalışma Grubu II ve azaltım-adaptasyon konularına odaklanan Çalışma Grubu III raporları önümüzdeki yıl açıklanacak ve Ekim 2014'de sentez rapor ortaya çıkacak.

Binlerce sayfalık raporlar hazırlanıyor ama kimsenin umrunda değil, asıl karar alıcılar olan hükümetlerin sesi çıkmıyor dersek biraz yanılmış oluyoruz. Çünkü harekete geçme konusunda kılını kıpırtatmayan hükümetler raporlar söz konusu olunca yorum yağdırıyor. Sadece Çalışma Grubu I raporu 2010 yılından bu yana tüm dünyada 12 toplantı yaptı,  ilk taslak üzerinde 659 uzman 21.400 yorum yaptı ve sonrasında ikinci taslak için 26 hükümet ve bilim insanı 31.422 yorum yaptı.

Rapor bilimsel verileri değerlendirirken bazı olasılık değerleri veriyor. Bizim de yazının devamında kullanacağımız bu terimler şöyle:
Neredeyse kesin: En az yüzde 99 ihtimalle doğru
Çok çok mümkün: En az yüzde 95 ihtimalle doğru
Çok mümkün: En az yüzde 90 ihtimalle doğru
Muhtemel: En az yüzde 66 ihtimalle doğru
Yanlıştansa doğrudur: En az yüzde 50 ihtimalle doğru

Burada “Peki bu Panel ne diyor, iklim değişimine biz mi yol açmışız?” diye soracak olursak ilk rapordan bu yana Panel, 1996 raporunda “Yanlıştansa doğrudur”, 2001 raporunda “Muhtemel”, 2007 raporunda “Çok mümkün” dedi. AR5 ise iklim değişiminin %95 ihtimalle yani 'çok çok mümkün' şekilde bizim eserimiz olduğunu söylüyor.

Şimdi, bilim dünyasındaki en geniş mutabakatı yansıttığını aklımızda tutarak, raporu incelemeye başlayalım.


IPCC 5. Değerlendirme Raporu: Atmosfer

Raporun kendisinin 2216 sayfa, politikacılar için hazırlanan özetinse 36 sayfa olduğunu söyleyerek başlayalım. Altı yılda bir hazırlanan bu kadar kapsamlı bir raporu tek bir yazıda özetlemeye çalışmak yerine, bu yazıda sadece atmosferle ilgili kısımlara odaklanacak, diğer kısımları sonraki yazılara bırakacağız.

Rapor, 1880-2012 yılları arasında ortalama yüzey sıcaklıklarının 0.85°C artmış olduğunu belirtiyor. Atmosferle ilgili gözlemlere ayrılan bölüm, son üç onyılın (her birinin bir diğerinden daha da sıcak olmak üzere) en güvenilir ölçümlerin yapıldığı 1850'den beri görülmemiş boyutta sıcak geçtiğini söyleyerek başlıyor.

Isınmanın kürenin neredeyse tamamında gözlemlendiği vurgulanıyor. Kimi bölgelerde 950-1250 yılları arasındaki 20. yüzyıldaki sıcaklıklarla kıyaslanabilecek dönemler olmakla beraber bunların tüm küresel ölçekte bir karşılığı olmadığının altı çiziliyor.

Küresel ölçekte, soğuk gün ve gece sayısının azalmış olmasının ve sıcak gün ve gece sayısının artmış olmasının çok mümkün olduğu ifade ediliyor. Avrupa'nın, Asya'nın ve Avusturalya'nın büyük kısımlarında sıcak hava dalgalarının sıklığının muhtemelen arttığı tespiti yapılıyor. Ayrıca muhtemelen kuvvetli yağış sayısının arttığı bölgelerin azaldığı bölgelerden daha fazla olduğu; Kuzey Amerika ve Avrupa'da kuvvetli yağışların hem sıklığının hem de şiddetinin muhtemelen arttığı belirtiliyor.


Bunlar şimdiye kadar gözlemlenenler. Gelecekte küresel ve bölgesel iklim değişiminin atmosfere etkisi kendini 1) sıcaklık, 2) su döngüsü ve 3) hava kalitesinde gösterecek.

Küresel ortalama yüzey sıcaklığının, 2016-2035 yıllarında, 1986-2005 dönemine kıyasla 0.3°C ile 0.7°C daha yüksek olması muhtemel. Hazırlanan dört iklim modelinin üçüne göre 21. yüzyılın sonunda sıcaklık artışı 1850-1900 yılına kıyasla muhtemelen 2°C'yi geçecek.





Küresel su döngüsünün ısınmaya vereceği tepki her bölgede aynı olmayacak. Nemli bölgelerle kurak bölgeler arasında ve nemli mevsimlerle kurak mevsimler arasındaki yağış farkı daha da açılacak. (Bu mevsimlere yaz-kış ismini vermek, hangi yarımküreden bahsettiğimizle ilgili kafa karışıklığı yaratabilir.) Muson yağışlarının ve El Nino'nun şiddetini arttırması muhtemel görülüyor.

Ayrıca, ısınmanın küresel olarak ozon miktarında azalmaya yol açacağı ve metanın bu seyrelmeyi azaltmaya etkisi olabileceği ifade ediliyor.

Raporun yazım sürecine Türkiye'den katılan Prof. Dr. Murat Türkeş, “Türkiye ve bölgesinde yüzey ve troposfer hava sıcaklıklarındaki artış ile yağışlardaki (yağışlı gün sayısı, yağış toplamı ve kar yağışı, vb.) azalış (kuraklaşma) eğilimleri”nin sürmekte olduğunu belirtiyor.


Sırada Ne Var?

Son olarak nelerden bahsetmediğimizi de söyleyelim: Deniz seviyelerindeki artıştan, küresel ısınmayla özdeşleşen kutuplardan, karbon döngüsünden ve diğer döngülerden bahsetmedik. İklim modelleri dedik, nasıl çalıştıklarını ve neden güvenilir olduklarını söylemedik. Dahası, ne çözüm önerilerine ne de “işin siyasi boyutuna” girmedik. Tüm bunları sonraki yazılarda detaylıca işlemeye çalışacağız.




Okuma Önerileri



 Tüm görseller AR5'ten alınmış ve Out for Beyond tarafından Türkçeleştirilmiştir.

Monday, September 23, 2013

Küresel İklim Krizini Takip Et.


(Küresel iklim krizi - güncel gelişmeler 7)



Neden Kimse Küresel Isınmadan Bahsetmiyor?


Küresel iklim değişimi, gündemin en önemli başlıklarından biri olması gerekirken, hakkındaki bilimsel uzlaşmayla hiç de uyuşmacak bir biçimde unutuluyor, unutturuluyor.

Çok tuhaf. Sadece birkaç haber başlığını alt alta yazmak bile insanın öfkeden deliye dönmesine yetmeliyken, iklim haberlerinin hem sıklığı hem de içeriği azalıyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarı 400 ppm'i daha yeni aşmışken1, dünyada varolan bitki türlerinin yarısı ve hayvan türlerinin üçte biri 2080 yılına kadar yaşam alanlarının yarı yarıya azalması tehlikesi ile karşı karşıyayken ve insan kaynaklı iklim değişiminin türler üzerindeki baskısının evrimden 10.000 kat daha hızlı olduğu ortaya konmuşken, ne televizyonların ne de holding gazetelerinin Başbakan'ın laflarından başka manşet atmıyor olmalarında bir tuhaflık yok mu sizce de?2 Hele ki Türkiye'nin sera gazları geometrik olarak artmaya devam ederken...



Küresel ısınmayı önemseyen ancak Türkiye'deki gündemin telaşesinden iklim gündemine yetişemeyenler için, iki yıldır düzenli olarak yaptığımız gibi, geçtiğimiz dört ayda (Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz ayları) olup bitenleri özetlemek ve hatırlatmak istedik. Daha temel iklim bilgileri için, Climate Reality Project'in hazırladığı kısa videoları izleyebilirsiniz.

Öncelikle, boş işlerle uğraşmıyoruz: İklimle ilgili makalelerin %97'si kürenin ısındığı ve bunun sebebinin insan faaliyetleri olduğu konusunda anlaşıyor.3 Öyle ki, geçtiğimiz Nisan ayında, NASA Goddard Enstitüsü'nün başındaki James Hansen iklim politikalarına daha fazla zaman ayırabilmek için görevinden istifa etti.

İnsan kaynaklı küresel ısınma hakkında görüş beyan eden iklim makalelerinin %97'si küresel ısınmanın gerçekleştiği ve sebebinin biz olduğumuz konusunda hemfikir.


Kemerlerinizi bağlayın, küresel iklim değişiminin insanı dehşete düşüren dünyasında kısa bir tura başlıyoruz.


İklim Gündeminden, Gözünüze Çarpmamış Olanlar


Antarktika'daki buzullara ne olduğunu tam olarak kestiremiyoruz; bir araştırma rekor hızda erime tespit ederken başka bir araştırma Güney Kutbu'nun soğuyor olabileceğini belirtiyor. Kuzey Kutbu'yla ilgili ise böyle bir belirsizlik yok; bu kış Kuzey Buz Denizi'nin en düşük beşinci buz kütlesi kaydedilirken, bazı uzmanlar Kuzey Kutbu'nda hiç buzun kalmayacağı yazların 2050'den önce gelebileceğini ifade ediyorlar. Bunun müthiş miktarda metanın serbest kalmasına yol açabileceği düşünülüyor. Benzer haberler dağ zirvelerinden geliyor: Everest dağının buzulları her geçen yıl daha hızlı azalıyor, Şili'de And dağlarının buzulları da son otuz yılda yüzde 30-50 oranında azaldı. Üstelik, 2003-2009 yılları arasında eriyen dağ buzullarının deniz seviyesindeki artışa etkisinin kutup buzullarının etkisine eşit olduğu hesaplanıyor. Buzulların erimesi yüzünden Alaska'da ABD'nin ilk iklim ilticası yaşanıyor.

Sandy kasırgasının sel suları  New York'ta Hoboken PATH istasyonunun asansör şaftından içeri doluyor.
Fotoğraf: Reuters/Port Authority Trans-Hudson

Eriyen buzullar sebebiyle (ve ısınan denizler sebebiyle, Amerika'nın kuzeybatısındaki gibi örneğin) ciddi ölçüde bozulan su döngüsüyle fırtına (örneğin büyük yıkıma yol açan Sandy ve Barbara kasırgaları) ve aşırı yağış haberleri geliyor.4 Su döngüsünün bozulması aynı zamanda kuraklığa da yol açıyor. Brezilya'dan Avusturalya'ya kadar birçok yerden aşırı sıcak ve kuraklık haberleri geliyor. Nitekim, Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü de, geçtiğimiz on yılda, eşi benzeri görülmemiş miktarda aşırı iklim olayına tanıklık ettiğimizi vurguluyor.


Dünya son 1400 yılda hiç olmadığı kadar hızlı ısınıyor, hem de bu ısınma – tam iklim modellerinin tahmin ettiği gibi – yüzey sıcaklığını her yerde eşitleyecek şekilde gerçekleşiyor. Ancak dünya, türlerin uyum sağlaması için fazla hızlı ısınıyor. Balıklar yüksek enlemlere doğru ilerlerken Kuzey Buz Denizi hızla asitleniyor.

Tüm bunlar, şu anda yaşadıklarımız. Bizi nelerin beklediğine göz atmadan önce, the International Displacement Monitoring Centre and Norwegian Refugee Council tarafından hazırlanan, 2012 yılında afetler sebebiyle yerinden edilenlerin gösterildiği haritayı incelemenizi öneririz.

2012'de afet sebebiyle yerinden edilmeler.
Pembe: Yeni yerinden olma gerçekleşen ülkeler
Kırmızı: 50 binden fazla kişinin yerinden olduğu ülkeler
Siyah çizgi: Nüfusun %1'inden fazlasının yerinden olduğu ülkeler


Holding Gazetelerini Okursanız Gelecekte Gözünüze Çarpamayacak Olanlar


“Küresel ısınmanın beklenen etkileri” deyince hep aklımıza geldiği gibi, hangi türlerin nasıl zarar göreceğinden bahsedebiliriz. En son araştırmaların değindiği üzere, koalaların yaşam alanlarının daraldığından, Güney Avusturalya'da yunus ölümlerinden, kutup ayılarını etkilemeye başlayan patojenlerden, ısınma sebebiyle dişi oranı artan renkli kaplumbağalardan, kör kalan aç çitalardan ve küresel ısınmanın etkisinin yeni fark edildiği onlarca türden bahsedebiliriz.


Ormanlık bitki örtüsüne çarparak bir gözünü kaybeden çita, Namibya.
Fotoğraf: The AfriCat Foundation

Ya da, “börtü böceğin” insanlığın geleceğiyle ilişkisini kuramayanlar için, doğrudan doğruya deniz seviyesindeki artışlar sebebiyle Küba'da binlerce binanın sular altında kalırken Finlandiya sahil şeridinin ciddi ölçüde değişeceğinden, kasırgaların şiddet ve sıklığının artacağından, şarap üretiminin tehlike altına girmekte olduğundan, sıtmanın İngiltere'ye kadar ulaşma ihtimalinin oluştuğundan, New York'ta sıcak hava dalgalarına bağlı ölümlerin %22 artmasının beklendiğinden, Pakistan'da sıcak hava dalgalarının daha da şiddetleneceğinden ve Havai'de hem daha az yağış hem de daha çok hortum yaşanacağı gibi şaşırtıcı araştırmalardan bahsedebiliriz.

Tüm yukarıdakilerin iklim açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz.5 Yine de, bu yazıda özellikle öne çıkarmayı uygun bulduğumuz birkaç husus var:




Vurgulayalım: Küresel iklim krizi kapıda değil, kapıyı zorluyor da değil. Küresel iklim krizini şu anda yaşamaktayız. Bu kriz her geçen gün derinleşiyor ve daha da derinleşmesi bekleniyor. Hükümetler finansal krizi bahane ederek karbon salımı konusunda taahhüt vermekten kaçınırken, araştırmalar çok radikal adımlar atılması gerektiğini gösteriyor.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) en son raporunu yayınlamaya 27 Eylül'de başlayacak. Bir bilimsel raporun insanları sokaklara döktüğü görülmüş şey değil, ama şu son zamanlarda sokaklarda, parklarda ve meydanlarda, şimdiye kadar hiç görülmemiş birçok şey de olmuyor değil hani.





1 Atmosferdeki karbondioksit seviyesinin 400 ppm'i aşması, 399 ppm'i aşmasından daha önemli değil elbette, ama durumun aciliyetini hatırlamak için iyi bir fırsat olabilir. Guardian'ın hazırladığı interaktif haberi incelemeden geçmeyin.

2 Daha kötüsü de var. Wall Street Journal'da yayınlanan “In Defense of Carbon Dioxide” başlıklı yazıdaki saçmalıklar bir yana, iklim inkarcılarının fonladığı Heartland Enstitüsü Çin'in iklim değişimi konusunda şüpheci olduğu gibi ipe sapa gelmez bir iddia yayınladı.

3 Aman dikkat: Bu konuda Wall Street Journal'da “Science Is About Evidence, Not Consensus” başlıklı bir yorum yayınladı. Bu yorum hakemli bilimsel makalelere referans vermediği gibi, küresel ısınmanın temel birkaç fenomenini de yanlış anlamakta ısrar ediyor.

4 Guardian'dan Homa Khaleeli ve Emine Saner, üst üste gelecek on yağmurlu yazın yol açacağı 40 şeyi listelemişler.

5Bunlara, görece daha az önemli olduğunu düşündüğümüz şu araştırmayı da ekleyelim: Hava akımlarındaki düzensizleşmeyle beraber uçak yolculuklarında türbülansın da artacağı öngörülüyor.


6Kiribati'nin yaşadıklarıyla ilgili fotoğraf galerisine bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Thursday, September 12, 2013

What's in the menu for your uprising: Chemical weapons and effects of tear gas – Çağrı Mert Bakırcı



Riot control methods: What's in your riot's menu? How to deal with them? - Çağrı Mert Bakırcı part 4.


The Turkish original of this article, “İsyan Kontrolünde Kullanılan Yöntemler ve Biyolojik Etkileri”, signed Çağrı Mert Bakırcı, was published on June 16th, 2013 in Evrim Ağacı.org. The content of the article is as follows: Introduction, The chemicals used in riot control and their biological effects, Pressurized water, Water cannon, Armed vehicles, Scent-based weapons, Pepper gas, Tear gas and its varieties, The expiration dates of gases and their effects, Why we feel that the effect of the gases change/increase, How to protect oneself, Batons, Conclusion.


We partitioned the article and therefore restructured the sections for presentational purposes. The first part covered batons and pressurized water while the second covered water cannons and other armed vehicles. This will be an extension of the third part on scent-based weapons, pepper gas, tear gas and its varieties. We will discuss
  • lethal chemical weapons,
  • the issue of expiration date, and
  • the development of the effects of gases.




Some lethal chemical weapons


In addition to tear gas varieties discussed in the previous part [LINK LINK LINK] of this article, there are much more dangerous chemical weapons used throughout history.


  • Rainbow Herbicides


First, we will study the Rainbow Herbicides used by the US military in Southeast Asia during the Vietnam War. The 8 varieties, each produced for a different purpose, are strictly forbidden internationally. The objective in their utilization was destroying the plant-based ecosystem of an agricultural food production and/or destroying foliage which provides the enemy cover.


Agent Pink and Agent Green contain large amounts of TCDD and were only used in the early “testing” stages of the spraying program before 1964. Agent Purple, designed to clear brush, was also used in the same period. Agent Blue, aimed at killing narrow leaf plants (such as rice, grass, banana and bamboo), and Agent White were used extensively (around 75 and 20 million liters, respectively) in Vietnam and are still used in industrial agriculture complexes.


A total of 76 million liters of Agent Orange were sprayed to Vietnam, Laos and Cambodia during Vietnam War, causing 500 000 children to be born with birth defects, killing 400 000 people, and affecting more than 1 million people. The official goal of the US army was, according to the Wikipedia article on Agent Orange, “to defoliate forested and rural land, depriving guerrillas of cover; [… and] destroy the ability of peasants to support themselves in the countryside and forcing them to flee to the U.S. dominated cities, thus depriving the guerrillas of their rural support and food supply.”


Below are some photos of how the Agent Orange was sprayed.








Note that the names of these chemicals indicate the color of stripes on their containers and not the color of the gas sprayed.


The Rainbow Herbicides, Agent Orange especially, are highly toxic. Their health effects include throat cancer, acute/chronic leukemia, Hodgkin's lymphoma, lung cancer, prostate cancer, soft tissue sarcoma, colon cancer, as well as nerve, digestive, skin and respiratory disorders. In many countries, not only their usage but also to keep them is strictly forbidden.


Agent Orange is not designed for riot control and is therefore not used via capsules as the OC, CS, CR and CN, the tear gas varieties used by the police as we mentioned in the previous part. They are sprayed by aircrafts, as seen in the photos above. No canisters or capsules for Agent Orange were observed until now anywhere in the world.


Agent Orange contains high amounts of dioxin and specifically TCDD, one of the most dangerous chemical weapons. Once again, it is not and cannot be used for riot control.


In short, the use of Agent Orange is not a game. Access to it is strongly restricted and its use is strictly forbidden. It is nearly impossible that it was used by police forces during the uprising in Turkey. Some photos of its effects may help you understand what we mean:






  • Phosgene and Diphosgene: They were used in World War I and in the 2nd Sino-Japanese War. Known to be lethal, their use is strongly restricted by law.


  • Mustard gas (Sulfur mustard): According to the Wikipedia article on Sulfur mustard, they have “the ability to form large blisters on the exposed skin and in the lungs. Pure sulfur mustards are colorless, viscous liquids at room temperature. When used in impure form, such as warfare agents, they are usually yellow-brown in color and have an odor resembling mustard plants, garlic, or horseradish, hence the name.” It affects the guanine in the DNA, prevents cellular division and leads to programmed cell death. Its use is regulated under the 1993 Chemical Weapons Convention.


  • Nerve agents: They are a class of phosphorus- containing organic chemicals that are known to be lethal. United Nations considers them as weapons of mass destruction, and they are therefore not used in riot control.




Dates of Expiry of the Gases


One of the frequently asked questions was whether there are problems due to exposure to gases whose expiry dates passed. Unfortunately, it is not known whether expired gases have additional health hazards or not. This uncertainty itself is sufficient reason for not using expired gases. Although future research may as well show that it is biologically or chemically irrelevant, assuming this probability can be dangerous and police forces should not make such risky presuppositions.


It was observed (in India, Cairo, Jordan and Greece) that gases which are expired by more than 30 years were used by police forces. Interviewed experts on the subject matter stated (for instance in Al-Masry Al-Youm newspaper) that long exposure to expired gases may harm more severely than normal gases. However, this information does not seem to rely on research, and a more established opinion on the subject cannot be reached until further studies.


While some claim that expired gases have less effects (and that therefore they should be used before the expiry date to obtain full effectiveness), others argue that long waited gases may become more harmful and cause uncontrolled effects. According to some doctors, long waited gases may lead to unexpected side effects.


One can say that the chemicals used in tear gas are unstable compounds and they dissolve after some time. The resulting chemicals may be harmful to body, or maybe harmless. Still, a direct consequence is that the tearing effect is reduced in this way. In short, further research is needed to reach a solid conclusion on this subject.




Why Do We Feel That The Effects Are Increasing/Changing?


During the uprising in Turkey, many protesters experienced that the effects of the chemicals changed and increased. This phenomenon was observed in many other riots that had long durations. As a result, several speculations follow and various wrong news items spread, claiming the use of chemicals that may not be used (nor kept) or that are not produced anymore.


We should know that the chemicals used against the protests have not changed. For instance, during the Gezi resistance, the chemicals used were always OC, CS and perhaps CR (although we did not find any evidence of its use yet). [See Part 3 of this article.] These are non-lethal chemical weapons routinely used in various countries.


There are two main reasons for the protesters to feel an increase in the effects. First, extensive and long-duration use of chemicals have a cumulative effect and thus cause different reaction in the body. As this is not felt by a single individual but by a large group of people at the same time, the protesters may conclude that a different type of gas is used. However, what changes is not the gas but the effects of the same gas (OC, CS or CR). In other words, repetitive exposure to the same chemical may cause different physical reactions. The reason for many people to feel the change simultaneously is as follows: The thresholds for the receptors and nerves affected by these chemicals are at similar levels for all human beings. Therefore, after a certain dose, there is a simultaneous reaction to the gases in many individuals, such as pain and inflammation.


All this applies to the gas bombs shot in canisters (as their content is fixed and cannot be changed after the production). The second reason, on the other hand, relates to water cannons and the chemicals mixed with water sprayed from them. Contrary to common belief, the liquid sprayed by a water cannon is not pure water. As mentioned before, micro-particles can be added to increase friction, and tear gas can be added too. When the amount of tear gas compounds is increased in the mixture, its effect on the body increases. Moreover, as opposed to being exposed to gas, these mixtures directly affect the skin and therefore have a stronger effect. (Furthermore, the CR gas – if used – is much more effective in wet parts.) So, when the security forces increase the amount of chemicals in the mixture, their effects increase and the physical reaction of the protester's body may change.


To sum up, an increase in pain due to chemicals does not necessarily imply a change in the chemicals. Increased use of the same chemical would give the same result. While the gases in chemicals cannot be altered (they are bought as they are), the chemical concentrations in the water cannons may vary. The police forces should take special care about this as chemically dense mixtures may cause permanent damages and even death.


There is a particularly important issue on this subject: Contrary to the gases bought in canisters, the chemicals used in the water cannons are hard to identify. Hence, it is crucial to analyze the liquid mixtures in order to understand their actual content. To this end, you can keep your clothes that are exposed to them and let them analyzed in labs with a lawyer's help.


However, it is also useful to avoid misinformation on this subject. It is wrong and misleading to claim (without evidence) that the police used unknown gases and chemicals, just to prove the legitimacy of the protests. The “normal” gases already classify as chemical weapons and their exaggerated use in the Gezi protests is already horrifying for any sane person who could imagine its consequences. Therefore, what is needed is to emphasize the already existing error and crime, instead of speculating and producing unverified information. In any case, the use of tear gases in riot control is very dangerous for public health and should be stopped immediately.




How To Protect Ourselves


Editorial note: The original article suggests the followings: Avoid contact. Be prepared. Remain outdoors. Blink your eyes and wash them with water. Take off your clothes. Use cold water and neutralizing chemicals. Use soap and water after some time. Get medical help. Help the animals around you.
In order to avoid repetition, we skip this section and refer our readers to the following articles we already translated in the past:




Conclusion


While there is no effective way of getting rid of these gases and chemicals, the most convenient way would be the prohibition and restriction of their uses. These chemicals can be lethal, especially when their dose is increased. While their effects can be reduced by using other neutralizing chemicals, the individuals exposed to them would experience middle-term and long-term effects of them. Therefore, the protesters are advised to get medical support as soon as they can, when they are exposed to these gases.


It should be kept in mind that the 1925 Geneva Protocol bans the use of lethal biological and chemical weapons and Turkey signed this protocol. Hence, governments around world should act responsibly when using chemicals in riot control. Otherwise, they would be acceding that they aim at murdering their own people.






Follow-up: It is now documented that the police used chemicals in Adana during the uprising. Chemical analysis showed that the water mixture used by the water cannons contained dihydrocapsaicin, which is known to have lethal effects.