Showing posts with label Eğitim. Show all posts
Showing posts with label Eğitim. Show all posts

Thursday, February 28, 2013

4 + 4 + 4 Dinselleşen Eğitim Sisteminin Zararları – Bölüm 2


Yazımızın 1. Bölümünü okumak için tıklayınız…


Bugün gelinen noktada, “4+4+4” adı verilmiş olan yeni eğitim sistemiyle, din eğitimi 1982 Anayasası’nın da ötesine geçirilmiş, yalnızca “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” gibi dayanaksız bir isme sahip bir dersle yetinilmeyip, ilköğretimde “Arapça” ve ortaöğretimde de “Temel Dini Bilgiler”, “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” dersleri eklenerek ilk ve orta öğretim öğrencilerine aralıksız olarak din bilgisi verilmesi amaçlanmıştır [1]. Buradaki, “din bilgisi” ifadesinden kasıt, elbette ki İslam dininin Sünni mezhebine dair teolojik bilgilerdir. Bunun kanıtlarından birini, 9. sınıflar için hazırlanmış “Hz. Muhammed’in Hayatı” ders kitabından bir alıntıda bulabiliriz:

Peygamber Efendimiz hayâyı imanla ilişkilendirmekte, hayâ ve imanın ayrılmaz bir bütün olduğunu belirtmektedir. O, bu konuda, “Gerçekten hayâ ile iman bütün olarak her ikisi birbirine bağlıdır. Bunlardan biri kaldırılınca, diğeri de kalkar.” buyurmaktadır. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere hayâ ile iman bir birine sımsıkı bağlıdır. Birincisinin olmadığı yerde ikincisinin de ortadan kalkması gibi bir tehlike söz konusudur.” [2]


Alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Niyazi Altunya’nın ifadelerine de paralel bir biçimde, ahlak ve utanma duygusu imanla bağdaştırılmakta, biri olmadan diğerinin de olmayacağı fikri vurgulanmaktadır.

Bu öğretim programının sıkıntılarından bir diğeri de bugüne dek Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet eliyle verilmiş tüm din derslerinde olduğu gibi, “Kuran-ı Kerim Dersi”nde de kitabın (kendine has bir dilinin olması gibi akla mantığa sığmayan sebeplerle) Arapçasının okutulmasına karar verilmiş olmasıdır. Oysa ki bir insanın, Kuran-ı Kerim’i veya kutsal sayılsın sayılmasın başka herhangi bir kitabı tüm kapsamıyla anlayabilmesi için, onu, vakıf olduğu bir dilde ve içeriğini tamamen sindirebileceği bir yaşta okuması gerekir. Müfredatta yer alan (seçmeli) Arapça derslerinde muhtemelen bu seviyeye ulaşamayacak olan öğrencilerin Kuran-ı Kerim’i anlamasının değil ezberlemesinin istendiği ortadadır.Bu durum ayan beyan ifade edilmiş, hatta yine 9. sınıflar için hazırlanmış olan “Kuran-ı Kerim Dersi” öğretim materyalinin 85. sayfasında da “Sure Öğretimini Kolaylaştıracak Bazı İlkeler” başlığı altında, öğrencilerin bu sureleri nasıl daha iyi “ezberleyeceklerine” dair ipuçları sıralanmıştır [3].Dahası, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer de, 7 Nisan 2012 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında, öğrencilerin “okuduklarını anlamayacaklarını” itiraf etmiştir:

Ancak Meclis hüküm getirdi. Kuran ve Peygamberimizin Hayatı’nın öğretilmesi. Biz bunu ortaokulda ve lisede öğreteceğiz. Biz Türkçe gibi Kuran okumayı öğreteceğiz. Zaten şu anda Arapça seçimli. Arapça öğretmeyeceğiz. Arapça lisanıyla Arap alfabesine dayalı Kuran okuma ayrı. Yani çocuk Arap harfleriyle bir kelimeyi okumayı öğrenecek ama okuduğu şey Kuran olacak. Bir müfredat oluşturacağız. Okuyacak ama anlamayacak. Zaten Kuran okuyanların büyük bölümü anlamazlar onu bir kutsal bir kitap olarak okurlar. [4]

4+4+4” eğitim sisteminin tek sorunu, elbette ki eğitimi daha da fazla dinselleştirmesi değildir. Eğitim sistemini kökten değiştiren bu düzenlemenin, sermayenin emek piyasasına ilişkini talepleri doğrultusunda ve onları karşılamak için gerçekleştirildiği göz önünde bulundurulursa, dile getirilen tüm bu sakıncaların, değişikliğin savunucuları tarafından neden hiç önemsenmediği sorusu da yanıt bulacaktır.

Sadece ilk kademe için doğabilecek onlarca sorun vardır. 5-5,5 yaşlarındaki öğrencilerin kalem tutmaya müsait olmayan kemik ve kas yapısı [5], verilen komutları anlamakta ve uygulamakta başarısız olmalarına sebep olan bilişsel gelişim yetersizlikleri [5], ikinci dört yılın ortaöğretim kapsamına alınmasıyla temel eğitimin fiili olarak 3 yıla indirilmiş olması ve yine 5. sınıftan itibaren derslerin branş öğretmenleri tarafından verilmesi kararıyla açıkta kalan veya yetersiz olmasına rağmen açıkta kalmamak için sağlıksız meslek ve eğitim koşullarına katlanmak zorunda kalan öğretmenler, derslik yetersizlikleri yüzünden farklı seviyelerde olmalarına rağmen aynı sınıfta ders görmek zorunda kalan öğrenciler ve daha nice sorun, bu eğitim sisteminin, baştan aşağı bir ideolojik yeniden yapılanmanın bir parçası olduğunun kanıtıdır. Örnekleri daha da somutlaştırmak için bu sorunlardan şikayetçi olmalarına rağmen ana akım medyada kendilerine ya çok az yer ayrılmış ya da hiç yer ayrılmamış olan eğitimcilerin ve velilerin yorumlarına yer vermek iyi olacaktır.

Örneğin Eğitim Emekçileri Sendikası yaptığı birçok açıklamada, çocuğun bilişsel ve kişilik gelişimi üzerine yapılan çalışmalar sonucu tespit edilen yaş kuşaklarına veya dönemlendirmeye uymayan yeni eğitim yapılanmasının, kesintili ve dışarıdan eğitim ile çocuk gelinlerin ve çocuk işçiliğinin artmasına sebep olacağını vurgulamıştır. Meclise sunulan ilk öneride, ilk kademeden sonra yani 9 yaşından sonra velinin isteğine bağlı çocuğun örgün eğitimden çekilebilmesine olanak veren düzenleme, gelen tepkilerden sonra ancak ikinci kademenin bitişine yani 12-13 yaşına çekilmiştir. Fakat yine Eğitim – Sen’in raporlarında, çocuk gelinlerin ağırlıklı olarak 13, 14, 15 [6] yaşında olduğu düşünülürse yasal olarak kız çocuklarının ya eve kapatılması ya da evlendirilmesinin önün açılmış olduğu belirtilmektedir.

21 Eylül 2012 tarihinde haber.sol.org.tr adresinde yayınlanan bir röportajda, Tokat Eğitim-Sen Başkanı Ertan Uysal’ın değinileri, bu sistemin özel eğitimin özgün ihtiyaçlarını bile hesaba katmadığını gösteriyor:

özel eğitim okullarında din kültürü derslerinin varlığı tartışılırken seçmeli olarak din derslerinin eklenmesi ve zorunlu seçtirilmesi bilimsel açıdan büyük bir sorun. Temelde müzik, resim ve beden eğitimi derslerine daha çok ihtiyacı olan bu okul öğrencilerine dayatılan son durum tam da ortaçağ karanlığına benzemektedir.” [7]

Bu röportajdan çok daha önce, 2 Nisan 2012’de Hürriyet gazetesinde çıkan habere göre ise TBMM’ye, çoğunluğu annelerden oluşan velilerden mektup yağdı. Gönderilen mektuplarda öne çıkan noktalar ise bu yazıda değindiklerimizden çok da farklı değil:

- Henüz özbakım becerilerini kazanmamış çocuğumun, kişisel ihtiyaçlarını kendi başına beceremediğinde kendine güveninin sarsılmasını ve değersizleştirilmesini istemiyorum.
- 5 yaşındaki çocuğumun, tek başına servisten inip eve girmesini istemiyorum.
- Çocuğumun, yıllık eğitim programını yetiştirmek zorunda olan sınıf öğretmeninin zorlamalarına maruz kalmasını istemiyorum.
- 5 yaşındaki çocuğumun kocaman bilinmez bir alanda yalnız kalmasını istemiyorum.
- 5 yaşındaki çocuğumun 12 – 13 yaşındaki abi ve ablaları ile aynı alanda risklere açık olarak bulunmasını istemiyorum.
- 7 yaş çocuğu dahi 1. sınıfta zorlanırken 5 yaşındaki çocuğumun ilkokula başlamasını istemiyorum.

- 5 yaşındaki çocuğumun, tek başına servisten inip eve girmesini istemiyorum.
- Çocuğumun, yıllık eğitim programını yetiştirmek zorunda olan sınıf öğretmeninin zorlamalarına maruz kalmasını istemiyorum.
- 5 yaşındaki çocuğumun kocaman bilinmez bir alanda yalnız kalmasını istemiyorum.
- 5 yaşındaki çocuğumun 12 – 13 yaşındaki abi ve ablaları ile aynı alanda risklere açık olarak bulunmasını istemiyorum.
- 7 yaş çocuğu dahi 1. sınıfta zorlanırken 5 yaşındaki çocuğumun ilkokula başlamasını istemiyorum. [8]

Eğitimin dinselleşmesi, büyük bir sorundur. Bu eğitimin aynı zamanda sağlıksız, uygunsuz bir biçimde yürütülmesi, bir kar topunu çığa dönüştürebilir. Bunun önüne geçilmesi için çok geç olmadan harekete geçilmesi, üstelik yalnızca eğitim işlerinde değil, devletin her kademesinden dinin izlerinin silinmesi gerekiyor.

Özgür Düşünce Hareketi olarak tüm sayılan nedenlerle kimi önemli değişiklikler yapılması gerektiğini düşünüyoruz:


  1. Eğitim-öğretimin karma olarak yürütülmesinden hiçbir şart altında vazgeçilmemeli. İki cinsin birbirine din perçeminden bakması cinsiyet eşitsizliğinin ve kadına yönelik şiddetin önemli kaynaklarından biridir. Dahası, kadın ve erkeğin kategorik olarak birbirinden ayrıldığı bir ortamda yetişen çocuklar, trans kimlikleri anlamlandırmakta zorlanacak, doğal olarak transfobik olmaya şartlanacaklardır.
  2. Din bilgisi, tarih bölümü altında dinler tarihi ve onun da altında İslam dini şeklinde özelleşerek olmalıdır. Eğer din eğitimcileri yetiştirilecekse lisans eğitimi üzerine pedagojik eğitim de verilen bir program oluşturulmalıdır.
  3. Yukarıda açmaya çalıştığımız zararlar nedeniyle, seçilmiş bir dinin uygulama eğitimi olan İmam – Hatip ortaokulları ve liseleri kapatılmalıdır.
  4. Zorunlu ve sözde seçmeli din eğitimi dersleri kalkmalı, reşit olmamış bireye verilmemelidir.
  5. Yeni yayınlanan “kılık-kıyafet” yönetmeliğinde kız çocuklarına küçük yaştan itibaren türban dayatılmasını teşvik eden düzenleme geri çekilmelidir.

Kaynaklar:
1. Talim ve Terbiye Kurulu Öğretim Programları: http://ttkb.meb.gov.tr/www/ogretim-programlari/icerik/72

2. Ortaöğretim “Hz. Muhammed’in Hayatı” 9. Sınıf Öğretim Materyali: http://ttkb.meb.gov.tr/dosyalar/kitaplar/hzmuhammedinhayati_9.pdf – s. 41.
3. Ortaöğretim “Kur´an-ı Kerim” 9. Sınıf Öğretim Materyali: http://ttkb.meb.gov.tr/dosyalar/kitaplar/kuran%C4%B1kerim_9.pdf – s. 85
4. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20293658.asp
5. http://www.ttb.org.tr/kutuphane/okulabaslama.pdf
6. http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=217&sube=0#.UQZLPx3VdHJ
7. http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/444-sistemi-tokatta-da-bircok-sorunla-basladi-haberi-59890
8. http://siyaset.milliyet.com.tr/tbmm-ye-4-4-4-sikayeti-yagdi/siyaset/siyasetdetay/02.04.2012/1522766/default.htm



Özgür Düşünce Hareketi - Ocak 2013

Saturday, February 23, 2013

4 + 4 + 4 Dinselleşen Eğitim Sisteminin Zararları – Bölüm 1




Türkiye’de eğitim sorunları” dendiği zaman, akla belki de yüzlerce alt başlık gelir. Bunların en sonuncusu ise, bilindiği gibi, “4+4+4” şeklinde kısaltılan, eğitimin dörder yıl arayla kesintiye uğratılarak verilmesini öngören sistemdir. Ancak, son sistemi ve beraberinde getirdiği garabetleri anlamak için, öncelikle ve kısaca, eğitim sistemine ve bu sistemin işleyişine dair bilgi edinmek gerekir.



AKP iktidarının eğitim alanındaki zorlamasının Türkiye’nin bir bütün olarak dinselleştirilmesinin bir parçası olduğu açık. AKP’nin birçok şeyin üst üste gelmesiyle sağladığı yükselişi, ülkenin kimi noktalarda yapısal dönüşüme tabi tutulmasını mümkün kıldı. Bu durum AKP ekibinin hem arzusu hem de vaadi olarak görülebilir. Ortadoğu’daki bölgesel değişimle birlikte devlet paradigmaları/ ideolojileri de değişmeliydi ve bu değişim oku, mevcut olan kazanımların gerisini gösteriyordu.

AKP’nin icraatları, hükümet olduğu ilk günden bugüne bu değişim doğrultusunu tutturmaya yönelik oldu. Dolayısıyla eğitim alanına müdahale de son uygulama ile ortaya çıkmadı. Yıllardır ihtiyaç olduğu itiraf edilmesine rağmen [1], ciddi sayıda öğretmeni açıkta bırakan öğretmen ataması sınırlamasına karşın, din bilgisi öğretmeni  kadrosunun binlerle açılması ve bunların büyük çoğunluğunun okul idari kadrolarına alınması, nasıl bir eğitimci profili hedeflediklerinin somut göstergesidir. Eğitimcilerin halihazırda gözlemleyebildikleri gibi, bu durumu da müfredat değişiklikleri, İmam Hatip Liseleri’nin meslek lisesi statüsünden çıkarılması, her okula bir mescit yapılması, bilimsel araştırmalarda merkezi rol üstlenen ve popüler bilim yayıncılığının yapıldığı TÜBİTAK’ın kadrolarının değiştirilmesi, üniversite rektör atamalarında oylama sonuçlarına riayet edilmemesi gibi sayısız adım izledi.

Tabii, AKP’nin hedeflerini gerçekleştirmesini olanaklı hale getiren yolun taşları, cumhuriyetin kazanımlarını biçen, gerici yanlarını sağlamlaştıran iktidarlar tarafından döşendi. AKP iktidarı, Türkiye’deki eğitime “öldürücü darbeyi” vurma şerefine nail oldu. Çürümüşlüğün kökleri, çok daha derinde.

Türkiye, o günden bugüne dek iki askeri darbe, iki de çok önemli muhtıra atlattı; hatta bu muhtıralardan birisi de internetten verilmişti. Ancak, bunlardan hiçbiri, Türkiye Cumhuriyeti eğitim sistemine, 12 Eylül 1980 darbesinden daha büyük bir zarar vermedi. Çünkü bu darbe, eğitim ve öğretim sürecinde hiç olmaması gereken, ama fazlasıyla stratejik bir noktaya, ilkokullara ve ortaokullara din eğitimini devlet eliyle yerleştirdi. 1982 Anayasası’nın din ve vicdan hürriyetiyle ilgili 24. maddesinden alıntılayacak olursak:

…Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.” [2]

Bu madde, resmi eğitim ve öğrenimde yer almaması gereken bir unsuru sisteme doğrudan doğruya dahil etmekle kalmıyor, aynı zamanda, “…küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” ifadesiyle, küçük yaştaki çocukların yasadışı din kurslarına gönderilmelerinin yolunu resmi olarak açıyordu.

Burada biraz durup soluklanalım ve şu sorunun cevabını arayalım: Eğitimin dinselleşmesi neden zararlıdır? Fakat bundan önce, biraz eğitim ve çocuk gelişimi ilişkisine bakmamız gerekiyor.

Çeşitli bilim insanlarının ortaya attığı çeşitli gelişim kuramları vardır; Bruner, Freud, Piaget, Erikson, Kohlberg, Vygotsky… Eğitim sistemlerinde çocuklara öğretilecek şeylerin içeriği de bu gelişim kuramcılarının, psikologların, pedagogların ve psikanalizcilerin bulgularına uygun olarak düzenlenmelidir. Aslında bu, halk arasında, “çocuğun seviyesine uygunluk” olarak bilinen kıstası karşılayabilmek için de gerek şarttır. Bu bilim insanları, bir çocuğun gelişimini açıklayabilmek için çocuğun büyüme çağlarını dönemlere bölerler. Örneğin, Erikson’ın “Birinci Evre” adını verdiği 1-3 yaş arası döneme, Freud, “Oral Dönem” adını vermiştir. Her ne kadar isimler farklı olsa da, bu kuramların hepsi aşağı yukarı aynı şeye işaret eder: eğitim, çocuğun bilişsel ve fiziksel gelişimine göre verilmelidir.

Erikson’ın tanımladığı haliyle üçüncü evre veya “Girişime Karşı Suçluluk” evresi, Freud’un verdiği isimle Fallik Dönem veya Piaget’nin daha geniş açıdan gösterdiği haliyle “İşlem Öncesi Dönem”, çocukların örgün eğitime başlamalarından hemen önceki döneme tekabül eder. Bu dönemin sonunda, çocukların kemik ve kas yapıları (kalemi düzgün tutabilme, tuvalet eğitimi vb.) ve bilişsel aktivitelerdeki becerileri (komut alma, beş duyusuyla algıladığı verileri beyinde işleyebilme vb.) örgün eğitime asgari düzeyde uygun hale gelir. Bu dönemde, ayrıca, dış dünyanın keşfedilmesi ve orada kendine uygun gördüğü yer gibi, güçlülük-zayıflık, büyüklük-küçüklük ilişkisi kurulmaya başlar. Bununla birlikte, çocuk, cinsel organları tanımaya ve onlara ilgi göstermeye meyillidir. Bir çocuğun örgün eğitime başlayabileceği ve verilen eğitimi verimli bir biçimde sindirebileceği yaş, en erken, 6-6,5 yaştır [3]. 6 – 11 yaş arası döneme de Piaget tarafından, “Somut İşlem Dönemi” adı verilmiştir, ki bu da bizi sorduğumuz soruya geri götürür: Eğitimin dinselleşmesi neden zararlıdır? Bu konu, kısaca, üç maddede incelenebilir:

  1. Az önce bahsettiğimiz 6 – 11 yaş aralığında, yani Somut İşlem Dönemi’nde, çocuklar yalnızca somut kavramları içselleştirebilirler. Basit sorunlara basit çözümler getirebilirler, verilen komutları gayet iyi anlayıp gereken eylemi gerçekleştirebilirler. Yapamayacakları şey ise soyut kavramlar üzerine düşünmek ve eyleme geçmektir.
Bu dönemdeki bir çocuğa elmalardan, oyuncaklardan, arabalardan veya akla gelebilecek somut her şeyden bahsedilebilir; ama bu dönemde çocuk, tanrı, cennet ve cehennem, şeytan, cinler gibi doğaüstü, soyut kavramları anlamlandıramaz. Dolayısıyla, bu çocuk, sağlıklı bir bilişsel gelişime sahip olmayacaktır. Çünkü onu her an izleyen, yaptığı her şeyi bir kenara not eden; ancak kendisinin göremediği, duyamadığı, dokunamadığı bir şey tarafından cezalandırılacağı düşüncesiyle, çocuk, eli kolu bağlanmış, çaresiz ve korkmuş bir birey olarak büyüyecektir. Bunun yanında, dış dünyayı keşfetmeye başlayan çocuk, dinin yarattığı baskı ve korkuyla, kendisine emredildiğine inandırıldığı şeyleri yapmadığında veya yasaklanan şeyleri ister istemez gerçekleştirdiğinde, büyük bir suçluluk duygusuna kapılacaktır. Bu suçluluk duygusu, dış dünyayla sürekli olarak iletişim halinde olması gereken çocuğun daha da içine kapanık hale gelmesine sebep olacaktır.
Soyut işlem dönemi (11+) ise insanın bilişsel becerilerinin gelişimi için kritik bir evredir. Bu dönemde, özellikle ileri işlem olan, eleştirel düşünce becerilerinin kazanılması gerekmektedir. Dolayısıyla sorgulanamaz, dogmatik fikirlerin mutlak ve tek doğru olarak belletilmesi, eleştirel yaklaşım ve alternatif üretme gibi önemli bilişsel becerilere ket vurulmasına neden olacaktır.

  1. Devlet eliyle verilen din eğitimi yoluyla eğitimin dinselleşmesinin ortaya çıkardığı zararlardan biri de, bilinçli olarak yaratılan yanılgıların altında yatmaktadır. 1982 Anayasası ile örgün eğitimin içine giren “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi, sanki ahlak, din sayesinde var olabilecek bir kavrammış gibi gösterilmiştir. Halbuki, kısacık bir akıl yürütmeyle bile çürütülebilecek olan bu önerme, günümüzde de bilinçli bir biçimde zihinlere yerleştirilen bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Bu konuda, Niyazi Altunya’nın, “75 Yılda Eğitim” adlı derlemedeki “Türkiye Cumhuriyeti’nde Din Eğitimi” başlıklı makalesinden bir paragrafı alıntılamakta fayda var:
…anayasa bu dersi ‘kültür ve öğretim’ kavramları ile nitelemeye çalışmış, belirli bir dinden söz etmemiştir. Ama ‘perşembenin gelişi çarşambadan bellidir’ uygulama bu dersi, İslam dininin bir mezhebine özgülenmiş, ‘ahlak’ konuları dinsel temele oturtulup o da büyük ölçüde sınırlanmıştır. Devlet başkanının, ‘zaten öğrencilerin yüzde doksan dokuzu bu dersi okuyordu’ gerekçesi, insan haklarına çoğunluk hegemonyasının egemen olabileceği gibi, çağdışı bir anlayışı simgelemiştir. Böylece, devlet gözetiminde belirli bir dinin, mezhebin ya da ‘Türk-İslam Sentezi’ adı verilen bilimsel temelden yoksun bir ideolojik hattın okutulabileceği anlaşılmıştır.” [4]
Altunya’nın da belirttiği gibi, zorunlu din dersleri yoluyla, “ahlak” kavramının sınırları, İslam dininin tek bir mezhebiyle (Sünnilik) daraltılmış ve içi boşaltılmıştır. Bu yolla, hem “dini olmayanın ahlakı da olmaz” şeklindeki tamamen mesnetsiz bir önerme, bir gerçekmiş gibi zihinlere sokulmuş hem de ne din ne de ahlak eğitimi doğru düzgün verilebilmiştir.

  1. Laiklik ve sekülerleşme, bireyin dini inancına karışılmamasının yanı sıra, toplumsal ve siyasal yaşamın dini kurumlar tarafından (veya dini kurallar doğrultusunda) düzenlenmemesi ve evrensel değer ve bilginin belirleyici olduğu temeline oturur. Tarih boyunca insan hakları sorgulanmış, dönüşüme uğramış, bilimsel bilginin açtığı ufuk sayesinde dogmatik düşünce eski defterlerde kalmıştır. Bu durum, aydınlanmayı ve geniş halk kitlelerinin iktidarla mücadelesinde dinsel öğretiye mesafe koyma, dünyevileşme sürecini doğurmuştur.
Özünde bütün dinsel öğretiler, kendi dönemlerine özgü ve yereldir. Bu nedenle insanlığın tarihsel ilerleyişinde evrensel değerlerle çelişen birçok yan biriktirirler. Modern toplumun ürünü ve toplumsal gelişmenin temeli olan yaygın ve zorunlu eğitim, insanların eşitliğini ve temel haklarını gözetecek, kendini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. Dinselleşen eğitim böyle bir çerçeveyi dışlar çünkü seçilen dine göre kutsal olanın belirleyiciliği vardır.
Türkiye özelinde dinselleşme eğilimlerinin nasıl sonuçlar doğuracağını evrim kuramı üzerinden uzun süredir deneyimliyoruz. Bu, “bilimsel bilgiye rağmen” durumu, yeni din dersleriyle katlanarak artacak. Örneğin, Temel Dini Bilgiler dersine bakınca, “evrendeki hassas denge”, “kusursuz insan”, “amaçlı yaratılış” gibi dini inanç ve düşüncelerin, ünite kazanımları içinde yer aldığını görebiliyoruz. Bu ifadeler, bilimsel yöntem sonucunda ulaşılan kanıtlara dayanmamaktadır ve hatta bu kanıtlarla çelişmektedir. Yine aynı derste, “insanın yaratılış amacının Allah’a kulluk etmek” olduğu kazanımının ya da “Günlük Hayatta İslami Kurallar” ünitesindeki giyim kuşam alt başlığının yaratacağı “ideal insan” düşüncesi ve yaşantısı, modern toplumun değerlerini kabul etmeyecektir. Ayrıca, bu derslerin içeriği diğer derslerin içerikleriyle çatıştığında, diğer derslerdeki değer ve bilgilerin sansürlendiği/sansürleneceği de açıktır.



Kaynaklar:
1. http://web.tbmm.gov.tr/gelenkagitlar/metinler/157027.pdf
2. 1982 Anayasası: https://yenianayasa.tbmm.gov.tr/docs/gerekceli_1982_anayasasi.pdf – Madde 24
3. http://www.ttb.org.tr/kutuphane/okulabaslama.pdf
4. “Türkiye Cumhuriyeti’nde Din Eğitimi”, Dr. Niyazi Altunya