Showing posts with label Taksim ayaklanması. Show all posts
Showing posts with label Taksim ayaklanması. Show all posts

Friday, August 9, 2013

Taksim Ayaklanması - Taksim Uprising


Gezi Parkı direnişiyle başlayıp tüm Türkiye çapında bir ayaklanmaya dönüşen eylemlerle ilgili Out for Beyond'da yayınladığımız makaleleri toplu halde aşağıda bulabilirsiniz.

This is a compilation of all the articles we published on the protests that were initiated by the Gezi Park resistance and then spread to a countrywide uprising.


Halkından taraf olmayanı halk bertaraf edecek. - Özgür Düşünce Hareketi (1 Haziran 2013)
Tüm özgür düşünce savunucularını halkını dinlemeyi bertaraf etmeye çağırıyoruz ! Diren Gezi Parkı, biz geliyoruz.


Like a Tree, Like a Forest in Taksim Square - Kıvanç Eliaçık (3 June 2013)
Thousands of women and men entered a new demonstration without even having breakfast. With their home-made gas masks, they revolted against the police, sometimes by singing, sometimes by swearing.


Gezi Parkı: Burası Buluştuğumuz Yer (4 Haziran 2013)
"Kalabalıklaşmasınlar!" Oysa ters tepti, kalabalıkları oraya toplayan şey tam da bu baskı ve yoğun şiddet ortamı oldu, insanlar polis şiddeti nereye yöneliyor, gaz bombası nereye atılıyorsa bilerek ve inatla oraya yöneldiler. Şimdi elimizde bu kalabalık ve bu inat var.


Hatırlayalım: Aşk örgütlenmektir. (7 Haziran 2013)
Bu direniş ve ayaklanma dalgasının hepimize birden öğretebileceği bir şey olduğunu düşünüyoruz.


Hiç Kimsenin Yanıtıdır... (29 Haziran 2013)
... "Bir can bile kurtulacaksa, bir genç kadının gözünü kaybete ihtimalini azaltmak için farklı bir yol düşünelim." sözlerinde, Gezi Parkı'nda görmüş olduğum kadın cinayetleri, tersane ve madenlerdeki iş cinayetleri, Suriye'ye dönük saldırgan ve emperyalist politikalar, trans bireylerin linç edilmeleri, Reyhanlı ve Roboski pankartları vb. vurguları geçiştiren bir ima olduğunu hissediyorum. Evet, bir can bile kurtulacaksa, bu sistemi değiştirmek (devirmek değil, çünkü öyle yazarsak suç olur, terör olur) için elimizden geleni ardımıza koymayalım.


The Mayonnaise Phenomenon - Sinan Eden (18 July 2013)
But if there is only one thing our international comrades would learn from the uprising in Turkey, it is the mayonnaise phenomenon. If there is only one thing our international comrades would learn from the uprising in Turkey, it is the importance of political determination.


Özgür Düşünce Hareketi'nden tüm direnişçilere kısa bir mektup - Özgür Düşünce Hareketi (25 Temmuz 2013)
Bizler de Gezi Direnişi ile başlayan eylemliliğe bu açıdan, yani otoriterleşme ve tek tipleşmeye karşı bir ses yükseltme olması açısından birkaç hatırlatma yapmak istedik.


Labor unions in Turkey and in Gezi protests - F.Serkan Öngel (26 August 2013)
By the Gezi Park protests, a public demand for general strike came out. Suddenly, everyone focused on labor unions. "Where are the labor unions?"



Thursday, July 25, 2013

Özgür Düşünce Hareketi'nden tüm direnişçilere kısa bir mektup



Gezi'de ve her yerde özgür düşünceliler

Ateistler, agnostikler, kendilerini hiçbir dine mensup hissetmeyenler, hem Gezi Parkı eylemlerinde hem de park forumlarında hükümet politikalarına olan öfkelerini dile getirmekteler. Bu direnişçiler kendilerini tanımlarken bir dine mensup olmayışlarını vurguluyorlar ve öfkelerinin sebepleri arasında yaşam alanlarının daralmasına değiniyorlar.

Özgür Düşünce Hareketi olarak bizler de direnişin ilk günlerinden beri çapulluyoruz, çünkü “Halkından taraf olmayanı, halk bertaraf edecek.” Bu yazıyla, forumlarda inançsızların inançsızlar olarak varlığı üzerine, tartışmalara bir katkımız olabileceğini düşündük.



Oh! Mis gibi özgürlük koktu.

Direnişin içinde, bariz bir biçimde, kamusal alanın dinselleşmesine karşı talepleri olan bir damar var. Bu damar, Türkiye toplumundaki ilerici birikimin ve seküler geçmişin mirasını, AKP hükümeti tarafından hafife alındıkça militanlaşan bir grubu ifade ediyor. Bizler de Gezi Direnişi ile başlayan eylemliliğe bu açıdan, yani otoriterleşme ve tek tipleşmeye karşı bir ses yükseltme olması açısından birkaç hatırlatma yapmak istedik.

Bizler, özgür düşünceyi savunuyoruz. Yani görüşlerin otorite, gelenek veya başka dogmalar tarafından değil, mantık, akıl ve deney temelinde oluşturulduğu bir toplum hayal ediyoruz.

Özgür Düşünce Hareketi olarak, direniş ruhuyla uyumlu olduğunu düşündüğümüz taleplerimizi ve hedeflerimizi tüm çapulcularla paylaşmak istedik.

  • Muhafazakarlaşma sürecinde kadınlar üzerinde kurulan baskının son derece tehlikeli bir noktaya vardığını görüyoruz. Kaç çocuk doğuracağımızdan saçımızın kaç telinin görünebileceğine, kürtaj yasağı dayatmasından tecavüz davalarındaki arsız ve yüzsüz kararlara kadar, kadınların sıkıştırılmaya çalışıldığı bu köşeli, dar ve karanlık kutuları reddediyoruz.
  • Eğitim sisteminin dinselleşmesinin hem öğrenciler hem de toplum adına zararlı olduğunu düşünüyoruz.
  • LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) bireyler hakkındaki toplumsal dogma ve tabularla mücadele edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Eşcinsel bireylerin hasta ve/veya günahkar damgası yedikleri, trans cinayetlerinin bir an olsun hız kesmediği bir dönemde, daima yanında olduğumuz LGBT mücadelesini selamlıyoruz.
  • Fikirlerin demokratik bir platformda ifade edilişine yönelik uygulanan faşistçe yaklaşımı; orantısız şiddeti, halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasını, tehdit ve şiddetle susturma yöntemlerini özgür düşüneceye karşı bir saldırı olarak görüyoruz.
  • Direnişte dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz'ın ardından Ali'nin ateist olduğu gerekçesiyle yapılan insanlığa yakışmayan çirkin tartışmaları kınıyoruz. Dinin, daha doğrusu İslam'ın, daha da doğrusu Sünnilik'in toplumsal hayatın normu kabul edilmesini reddediyoruz.
  • Bir önceki maddeyle bağlantılı olarak; dini görüşlerin ve dini pratiklerin kamusal alanı her anlamda işgal edişinin, özgür düşünce açısından problemli olduğunu düşünüyoruz. Hele ki bu yazının kaleme alındığı (ay takvimine göre) Ramazan ayında İslami pratiklerin televizyon programlarından gündelik pratiklere, gecenin bir yarısında inanan inanmayan ayrımı yapmaksızın herkesi uyandıran davul seslerine kadar tüm hayatımızı şekillendiriyor ve işgal ediyor oluşuna karşı çıkıyoruz.


Uzun lafın kısası, tüm çapulcuları, kamusal alanın dinselleşmesinin, o belirli dine mensup olmayan (veya hiçbir dine mensup olmayan) çapulculara etkileri üzerine düşünmeye davet ediyoruz.

Saturday, June 29, 2013

Hiç Kimsenin Yanıtıdır...



Biliyorum ki ben hep arka safları tercih ettim. Asla önde gaz fişeğini geri atan insan olamadım.” Günlerdir tam olarak bunun üzerine düşündüğüm için, Bianet'te Elvan Salman imzasıyla yayınlanan “Hiç Kimsenin Çağrısıdır...” yazıda bu satırları okuyunca, yorum yapma hakkım varmış gibi hissettim. Elvan, yazısında, “şiddete başvurmadan eylem yapan kişilerin zarar görmeyeceği bir evreye geçmek istiyorum” demiş. Şiddetle ilgili teorik ve politik tartışmaları bir kenara bırakalım, acaba Elvan'ın bu önerdiğini gerçekleştirmek mümkün mü, mümkünse de doğru mu, bunları konuşalım.


Yazısında şu soruları yöneltmiş Elvan: “Eğer evindeysen neden evindesin? Sığındıysan neden sığındın? Senin sığındığın eve sığınamamış ve senin kadar şanslı olmayan biri olabilir mi? Sen önde durma cesaretini gösteremiyorken, birilerini bunu yapmak zorunda bıraktığının farkında mısın?” Tam da bu soruları soruyorum kendime günlerdir, ama yanıtım daha farklı.


İlk paragrafta ortasından kestiğim cümlenin devamında Elvan şöyle diyor: “Asla önde gaz fişeğini geri atan insan olamadım, olamayacağımı da. Bu gerçek önümde dururken benden daha cesaretli olanları o tehlikenin içine atmayı vicdanıma sığdıramıyorum.” Oysa tüm bu sürecin, yüzbinlerce insanın hep bir ağızdan “Biber gazı oley !” sloganını attığı bir hareketin devrimci ahlakla ilgili bana ve bize öğretmesi gereken bir şeyler yok mu? “Cesaret” kişilerle ilgili sabit bir veri midir? Yoksa konfor bölgemizle tanımladığımız bir değer midir? Benim konuştuğum dostlarımdan duyduğum kadarıyla, onların motivasyonu korkusuz olmaları değil, o anda orada bulunmaları gerektiğinin bilincidir. Şimdi Elvan bu bilincin kendisinde ve bende olmayışına “önümde duran gerçek” diyor. Burjuva konformizmine gerçek adını takmayı, gaz bulutunun içinde “Talcid isteyen var mı? Talcid'e ihtiyacı olan?” diye dolaşan, atılan gaz bombasının peşinden koşan dostlarıma hakaret olarak algılıyorum. Ve bizzat kendimin günlerce bu hakareti etmiş olduğumu hissediyorum. Hele ki elimde tüm bu ahlakı sorgulamamı sağlayacak araçlar hazırken.


Buraya kadar, Elvan'ın önerisinin doğruluğuyla ilgiliydi söylediklerim. Ama ortada daha temel bir sorun var. Zarar görmediğimiz bir evreye geçip geçmemek, malesef bizim kontrolümüzde değil. Bu zarar görmeme perspektifi, bir an olsun devletin saldırısının durduğunu veya duracağını varsayıyor. Bununla ilgili herhangi bir kanıt göremiyorum.


Elvan “Üzülüyorum, kafasına isabet eden gaz fişeği ile çocuğundan daha çocuk olmuş Beşiktaşlıyı düşününce üzülüyorum. Korkuyorum, gözüne gelen fişek kanına nüfuz edince art arda kalp krizi geçiren gencin yaşadığı acıyı düşününce korkuyorum. Endişeleniyorum, gözü çıkan gençlerin geleceğini düşünerek endişeleniyorum.” demiş. Görüyorum ve arttırıyorum: Üzülüyorum, Etkin Haber Ajansı'nın polis işgali altında kalıp neredeyse bir tam gün boyunca yayın yapamamasına üzülüyorum. Endişeleniyorum; İzmir'de, Ankara'da, İstanbul'da, Adana'da, Kocaeli'de yapılan ev baskınlarını, hala gözaltında tutulan yüzlerce dostumuzu, sayıları her geçen gün artan tutuklu yoldaşları düşünerek endişeleniyorum. Haydi bunların çoğu devrimci dostlarımız, nelerle karşılaşacaklarını bilen yoldaşlarımız. Ama: Korkuyorum, Hüseyin Çelik'in “Serbest kalanlar fazla sevinmesin – Deliller yolda.” sözlerinin gerçek anlamını fark ederek, Adana ve İzmir'de sosyal medya paylaşımları sebebiyle yapılan gözaltıları hatırlayarak, hepimiz adına korkuyorum.


Devletin polis şeklini alarak bize saldırmasının sebebi, eylemlilik biçimimizin alternatif olmayışı falan değil, bizzat bizim varlığımız. Faşizmin çalışma ilkelerini doğru anlayalım. “Muktedir gücün bir noktada hatasını kabul edeceğine inanacak kadar naif dimağlar” olmaktan çıkalım, faşizme karşı omuz omuza verelim.


Hadi faşist versiyonunu anlamadıysak, bari kapitalizmin genel ruhunu anlayalım. Keza, bunu kast etmediğine emin olmakla beraber, Elvan'ın “Bir can bile kurtulacaksa, bir genç kadının gözünü kaybetme ihtimalini azaltmak için farklı bir yol düşünelim.” sözlerinde, Gezi Parkı'nda görmüş olduğum kadın cinayetleri, tersane ve madenlerdeki iş (kaza süsü verilmiş) cinayetleri, Suriye'ye dönük saldırgan ve emperyalist politikalar, trans bireylerin linç edilmeleri, Reyhanlı ve Roboski pankartları vb. vurguları geçiştiren bir ima olduğunu hissediyorum. Evet, bir can bile kurtulacaksa, bu sistemi değiştirmek (devirmek değil, çünkü öyle yazarsak suç olur, terör olur) için elimizden geleni ardımıza koymayalım. Zira benim de, “Zarar görenleri izlediğimde kanım donuyor.”


Ben bu satırları yazarken, mahkeme, Ethem'in katilini tutuklama talebini reddediyor ve “Tutuklanmasının ilerde telafi edilmeyecek zararlara yol açacağı anlaşılmıştır.” diyordu.


Katil polis sokakta, emri veren Tayyip sokakta, emri ileten yetkililer sokakta. Haydi şimdi sen de #sokağadön .


Gezi Parkı'ndaki kampımızdan başka, Gündoğdu Meydanı'ndaki kampımızdan başka, Kuğulu Park'taki kampımızdan başka, Türkiye'nin park ve meydanlarından başka huzurlu bir yer yok bize.

Friday, June 7, 2013

Hatırlayalım: Aşk Örgütlenmektir.


Taksim'le başlayan büyük ayaklanmanın birinci haftası biterken, hepimizin sürecin kendisi ve geleceğiyle ilgili düşüncemiz, umutlarımız ve planlarımız var.

Out for Beyond olarak bu tartışmaya küçük ama önemli bulduğumuz bir katkıda bulunmak istiyoruz.

Bu direniş ve ayaklanma dalgasının hepimize birden öğretebileceği bir şey olduğunu düşünüyoruz.

Öncelikle:
  • Taksim Dayanışma Platformu'nun aylardır sabırla sürdürdüğü kampanyayı aklımızda tutalım.
  • Ağaçlar sökülmek üzereyken Gezi Parkı'nda nöbet kampı kuran yürekli aktivistleri aklımızda tutalım.
  • Sürecin bu ölçüde kitleselleşmesinden önce, muhteşem bir dirayet gösteren ve ilk iki gün boyunca polise direnen militanları ve eylemcileri aklımızda tutalım.

Gezi Parkı direnişi kendiliğinden kitleselleşti, evet. Ama kendiliğinden başlamadı. Sabrımızı taşıran o son damla, bizi sokağa döken o çığlık, tüm bu kampanyacıların, aktivistlerin, militanların ve örgütlerin çabalarının sonucuydu.

Out for Beyond olarak, bize dayatılan gerçekliğin “ötesine” geçmek için sokağa ve kolektif siyasi alana “çıkmayı” öneriyoruz.

Eyleme katılan herkese örgütlenmeyi düşünmeye başlamayı, siyasal örgütleri ciddiye almayı ve onlarla samimi bir şekilde tanışmalarını öneriyoruz.

El pueblo unido, jamas sera vencido !

Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez !



Tuesday, June 4, 2013

Gezi Parkı: Burası Buluştuğumuz Yer


 “There's something happening here
What it is ain't exactly clear”


Şarkının yol gösterdiği gibi: Burada bir şeyler oluyor, burada büyük ve önemli bir şeyler oluyor.

Bundan yaklaşık bir hafta kadar önce, kent hakkı üzerinden barışçıl bir mücadele yürüten yüz kadar gence sabah saatlerinde polis inanılmaz bir öfkeyle saldırdı. Parktaki çadırları yaktı, oturan eylemcilere tazyikli su sıktı, Taksim’den başlayıp gösterilerin yoğunlaştığı bütün civar semtlerde yoğun gaz bombası kullandı. O dakikadan itibaren de polis şiddeti hiç durmadan, artarak ve yayılarak sürdü. Eylemlerin sekizinci gününde şiddetin Taksim’de azaldığı söylenebilirse de hem tehdidi, hem de başka yerlerdeki protestolar karşısında yoğunluğu devam ediyor.

O dakikadan itibaren süren başka birşey daha oldu: İsyan! Hem de daha önce hiç olmamış, kimsenin pek de beklemediği şekilde. İktidarın yıkıcı bir hızla uyguladığı neoliberal politikaların ve en ufak itiraza tahammülsüz otoriter uygulamalarının her birine kendi yaralandığı yerden itiraz eden milyonlarca insan Gezi Parkı’nın etrafında yükselen ama orasıyla sınırlı kalmayacak şekilde sesini yükseltti. Ülkenin neredeyse her iline yayılan protestoların şimdiden iki somut kazanımı var: Bundan bir hafta önce kolluk kuvetlerinin kimse giremesin diye tüm anayolları, ulaşımı hatta Boğaz Köprüsü’nü kapattığı ve savaş alanına döndürdüğü meydan son iki gün ve gecedir kendi kendine oluşmuş bir festival ortamına dönüşmüş vaziyette bir dakika boş kalmıyor. Otosansür uygulamayı kendine vazife bilen ana-akım medya ise, hâlâ süren manipülasyon çabası ile birlikte olsa da eylemleri artık daha fazla gizleyemiyor. Öyle görünüyor ki, toplumsal mücadele pratiğine dair kazanımlar ise çok daha büyük olacak, oluyor. Apolitikliğine ve kutuplaşmışlığına neredeyse ikna olduğumuz bir toplum, hiç kabul görmez sandığımız sloganlar etrafında vazgeçmeyen bir muhalafet sürdürüyor. Bunu yaparken de hem eylemliliğin nasıl birşey olduğunu deneyimliyor, hem de toplumsal muhalafetin hangi koşullarda sürdürüldüğünü artık ilk elden biliyor. Hiçbirşey olmasa şimdi en azından bir adım daha yakınız birbirimize. Tüm bunlara dair “Ne olacak?” sorusu elbette önemli, ancak halihazırda olan şeyin büyüklüğünü ve heyecan vericiliğini de teslim etmek, elde tutmak gerekiyor.

Polis şiddettinin daha ilk günden küçük gruplara dahi bu kadar yoğun ve tahammülsüz başlamasının gösterdiği şey iktidarın somut emriydi: “Kalabalıklaşmasınlar!”. Oysa ters tepti, kalabalıkları oraya toplayan şey tam da bu baskı ve yoğun şiddet ortamı oldu, insanlar polis şiddeti nereye yöneliyor, gaz bombası nereye atılıyorsa bilerek ve inatla oraya yöneldiler. Şimdi elimizde bu kalabalık ve bu inat var. Yıllardır kitleselleşememekten yakınılan bir ülkede, sol siyasetin bu kalabalığı küçümseme hakkı da, bu inadı siyasi mobilizasyona dönüştürmeye kafa yormama lüksü de yok. İşte bu sebepten, eğer bir kitlesellikten bahsediyor ve etrafımızdaki çemberi aşmayı talep ediyorsak o kadar da yakın duramadığımız söylemlerin, grupların, eylemlerin de burada olması kaçınılmaz. Alanın ırkçı, cinsiyetçi, militer sloganları canımızı sıksa da, tecrübeyle sabit ki bunları ayıklamanın yolu “sen git” demek değil, dönüştürmek.

Dönüştürürken ise yapacağımız şey o kadar da zor değil, zaten olduğumuz bir şeye sahip çıkmak; militanlaşmaktan çekinmemek. Evet; kalabalıklar, o kalabalığın farklılıkları ve kendiliğindenliği görülmeli ve kutlanmalı. Lakin en başta bu kadar insanın dikkatini hem Gezi Parkı’na hem de toplumsal muhalafetin yükseldiği tüm diğer alanlara çekebilen, bu insanların Taksim’e ya da başka yerlerdeki protestolara gelip polis saldırılarına karşın buralarda kalabilmesini sağlayabilenin o “marjinaller”, yani aslında mücadele olduğunu unutmamak gerek. Bu yüzden; temsiliyete, eylemliliğe, örgütlülüğe ve siyasete uzak duran söylemler üretmek değil; tam da ortaklaştığımız yeri fırsat bilerek kalabalığı bunlara davet eden pratikler ortaya koymamız, bunun için de orada olmaya devam etmemiz gerekiyor.

Umut etmenin doğasında hayal kırıklığı var, hayal kırıklığının doğasında öfke. Tüm bunların sonunda umut ettiklerimizin bir kısmı gerçekleşmezse, öfkelenebiliriz. Olsun... Öfke iyidir, lazımdır. Rüzgâr tersine dönse dahi o öfkeyi bugünleri önemsezleştirip yok sayacak bir yere savurmak değil, toplumsal dönüşüme dair umudumuzu tekrar büyütecek şekilde örgütlememiz gerekecek.

Tıpkı meydanın söylediği gibi: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”