Showing posts with label Yarışma. Show all posts
Showing posts with label Yarışma. Show all posts

Tuesday, November 12, 2013

Kitap ödüllü yazı yarışması: Ateistler nasıl bir dünya istiyor?



Hem hayallerinizi anlatmak hem de kitap kazanmak ister misiniz?

Gerçek dünyada inanmayanlara (daha doğrusu, tam olarak doğru tanrıya tam olarak doğru şekilde inanmayanlara) cehennemi yaşatanlar, inanmayanların dünyasının ne kadar da korkunç bir yer olacağını anlatıp duruyorlar. Herhangi bir dine inanmayanlara sorarsak, hiç de kaos, huzursuzluk, savaş, sapkınlık vb. gibi anlatmıyorlar hayallerini. Dahası, tam da bu kötülüklerin sebepleri arasında sayıyorlar dini ve neden inanmadıklarını.

Şimdi bir değişiklik yaparak sözü inanmayanlara veriyoruz ve soruyoruz:

Bir ateist/agnostik olarak siz nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsunuz?

Bu soruya vereceğiniz yanıtı bizlerle kompozisyon olarak paylaşmanızı rica ediyoruz. Yazı yollayanlar arasından üç kişiye aşağıdaki listedeki kitaplardan birer tane hediye edecek, ayrıca kazanan ilk üç yazıyı da Özgür Düşünce Hareketi internet sitesinde ve ilgili sosyal medya sayfalarında yayınlayacağız.

Yazılarınızı bekliyoruz !


Detaylar:

  • Yazınızı göndermek için son tarih 8 Aralık. Gönderilen yazıların değerlendirmesi de bizim birkaç haftamızı alacak, kazananların kitapları yılbaşında ellerinde olacak.
  • Yayınlanacak yazılar, yazarların dileğine göre rumuzlu olarak yayınlanabilir.
  • Uzunluk konusunda üst sınırımız 8000 vuruş.
  • İmla kurallarını elinizden geldiğince gözeteceğinizden eminiz.


Özgür Düşünce Hareketi


Kitap listesi


  • Richard Dawkins; Gerçeğin Büyüsü
  • Turan Dursun; Din Bu (4 cilt) 1.cilt
  • Victor J. Stenger; Başarısız Hipotez, Tanrı
  • Antonio Lopez Campillo, Juan Ignacio Ferreras; Hızlandırılmış Ateizm Dersleri
  • Michael McGuire, Lionel Tiger; Tanrı Beyni – Beyin Neden İnanç Üretir?
  • Carl Sagan; Broca'nın Beyni
  • Michael Shermer; İnanan Beyin

Monday, November 28, 2011

Gülşah's story on Pharyngula!

*Türkçesini metnin altında bulabilirsiniz.



You might remember the atheist contest we had on September. We published the essays of the winners (and of two guest authors as well) in Turkish. We sent the story of Gülşah, one of the winners of the contest, to PZ Myers' blog Pharyngula, where he started to publish testimonials with the subject "How I became an atheist". And it was published today. You can follow the link here to read her story.


PZ Myers is a professor of biology in the University of Minnesota, and his blog is one of the most visited and most prestigious blogs among skeptics all around the world. We celebrate Gülşah once more for coming out and telling her story to the world, and strongly encourage you to respond to PZ's call and send your stories.

And, last but not least, we thank a lot to PZ Myers for publishing this story and for providing the opportunity for all of us to share each others' experiences.




Gülşah'ın yazısı Pharyngula'da!



Hepiniz hatırlayacaksınız, geçtiğimiz ay sonuçlandırdığımız ateist yarışmamızınbirincilerini (ve konuk yazıları) sizlerle yine burdan paylaşmıştık. Bu yazılardan Gülşah'ın yazısını PZ Myers'ın Pharyngula isimli blogunda bugünlerde yayınlamakta olduğu "Neden ateistim?" serilerinde yer alması için gönderdik. Yazı bugün yayınlandı, şu bağlantıdan okuyabilirsiniz.



University of Minnesota'da biyoloji profesörü olan PZ Myers'ın blogu dünya genelinde skeptik camianın en çok ziyaret ettiği bloglardan. Gülşah'ı saklandığı yerden ortaya çıktığı ve hikayesini tüm dünyayla paylaştığı için bir kez daha tebrik ediyor, sizleri de PZ'nin çağrısına kulak vermeye, kendi yazılarınızı yollamaya davet ediyoruz.

Tabi yazıyı yayınlayan PZ Myers'a da teşekkür ediyoruz! 






Wednesday, October 19, 2011

Nasıl Ateist Oldum? - Fatma

Bir gün bana dedi ki “Sen ki bir çiçeğin kılcal damarlarının nasıl olduğuna, bunun nasıl yaratıldığına aklı ermeyensin, bu soruyu sorma.”


Şimdilerde 40 yaşında bir ateistim. O zamanlar 87, lise yılları, Vefa Lisesi'nde okuyordum. Yaratılışla ilgili ciddi sorularım vardı, ki ben İsmail Ağa kuran kursunun yakınlarında oturyordum o zamanlar ve etrafımdaki insanlar -şu an iktidarda olan insanlar- ve çevreleriydi. 


Kafam karışıktı. Bu kadar dünyayı yaratanın birisi olması mümkün değildi, hatta eğer o varsa onu kim yaratmıştı? Yoktan varolmayı bir türlü kafam almıyordu... Ancak itikatı yüksek bir öğrenciydim. Kapanmayı tarikata filan bile girmeyi düşünüyordum, yaşım 16-17. Ebru sanatlarına merak sarmıştım. Bir abi, şimdi ne adını ne de yerini hatırlıyorum, Sultanahmet'te sanırım, ebru sanatıyla ilgili bilgiler alıyordum. Çok bilgili bir abiydi, (o zamanlar öyle geliyordu) derviş misali bir insandı. Ben onunla sohbetlerimizde Batıni ilmine girdiğimi anladım. Tasavvuf felsefesine girdik. Bir gün bana dedi ki “Sen ki bir çiçeğin kılcal damarlarının nasıl olduğuna, bunun nasıl yaratıldığına aklı ermeyensin, bu soruyu sorma.” Yani soru şuydu, her seferinde konuşmalar oraya endeksleniyordu: Peki ama tanrıyı kim yarattı?

Yerlerin, göklerin ve bütün alemlerin yaratıcısı tanrı bunca şeyi insanları denemek için niye yollasındı? Kolayı vardı. Hiç yaratmasaydı bunca eziyeti insanlık çekmeseydi...

Neyse, tabii hâlâ kuşkularım vardı, başıma ağrılar giriyor, anlamaya çalışıyordum. A bu arada biyolji, fizik, kimya gibi bilimsel derslerimiz vardı; ancak öğretmenler de nakşi, fettullahçı, süleymancı, nurcu gibi tarikatlarda olduğundan bilimsel işleyişi anlatmaktan çok dini yorumlarını katarak kimyaya yepyeni boyutlar getirirlerdi. Hatta yine İsmail Ağa eşrafından örtülü bir kadın bir gün bana dedi ki “Bak Fatma, bu namaz niyaz işleri böyle olmaz, kapanmalısın ve muhakkak ki tarikata girmelisin çünkü kıldığın namaz havada kalır. Eğer ki tarikata ehli olursan ehil kişi olursun.” 
Düşündüm hep niye öğretmeni okuldan atarlar, başka yere yollarlar; ama bir anlam verememiştim.Tabii büyüdükçe bunlara daha fazla anlam vermeye başladım.

O zamanlar Turan Dursun Din Bu kitabını çıkarmış, allah kitap nedir onları anlatıyor. Tabii ki bizim bundan o yaşlarda haberimiz yok. Bir öğretmenim ile tartışmalar yapardık bütün sınıfcak ki edebiyat bölümünde okuyan hayta öğrenciler grubu dersi kırmak için elimizden geleni yapardık. Öğretmenimiz karşımıza geçip sonunda “Senin allahın doğru söylemiyor” deyince ben öğretmenle kavga etmiştim. “Sen bizim allahımıza nasıl küfür ediyorsun. Sen kimsin de böyle şeyler yapıyorsun. Sen bu alemlerin yaratıcısına ha!” filan... Derken derken “kanımıza girdi, bizim gibi sabilerin.” Şaka bir yana, epey haretli tartışmalar hatırlıyorum. Turan Dursun'u okumamızı önerdi. Ardından İlhan Arsel’in Kadın ve Şeriat derken kitaplar, okumalar, tartışmalar, bir yılın sonunda okul bitti. Lise 3 yılında öğretmenimiz okulda değildi. Duyduk okuldan atılmış...


Düşündüm hep niye öğretmeni okuldan atarlar, başka yere yollarlar ama bir anlam verememiştim.Tabii büyüdükçe bunlara daha fazla anlam vermeye başladım. O zaman şöyle düşündüm; demek ki bu öğretmen doğru şeyler söylüyor. İki kollu araştırmalarım devam etti. Tabii kurandaki surelerle karşılaştırmalı okumalar yapmaya başlayınca. Turan Dursun çok etkiledi beni. Ardından İlhan Arsel ve Charles Darwin.


Sonraları zaten bir ateist gibi yaşamaya her şeyi sorgulamaya başladım. Ancak yüzyıllardır aile genetiklerinden gelen taassup, baskı, sorgulamama ve itaat iliklerimize kadar işlediğinden... Çok büyük bir savunucu olmaktan ziyade daha çok bunu içimizde yaşamaya ve ona göre çevre edinmeye başladık.



*  Ateist yarışmamız dolayısıyla bize ulaşan Fatma'yı konuk yazar olarak blogumuzda misafir etmekten büyük mutluluk duyuyoruz, siz de kendi hikayenizi bu yazının altında yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin.



Tuesday, October 18, 2011

Nasıl Ateist Oldum? - Venceremos

“Şehirleri, sokakları ve evleri kimlerin yaptığını bilmiyor olman şaşırtıcı. Karşıdaki inşaata bakarsan kolayca anlarsın. Hem böylece emeğe gösterdiğimiz saygıya da hak verirsin belki.” dedi.

Ben babadan olma ateistim aslında. Bu nedenle; öyküme kaçınılmaz olarak ondan bahsederek başlamam gerekecek.

Ne kadar özel bir insanmışım meğer. Bunu biliyordum ama yitirince çok daha iyi anladım. Yazdıklarımı okudukça sizlerin de hak vereceğinizi sanıyorum. Böyle bir babanın oğlu olunca; dinle, inançlarla olan serüvenimi bu günlere kadar onsuz getirebilmemin imkânı yok.

Babamı geçtiğimiz Şubat ayında kaybettik. Çok ağır bir travmaydı. Halen üzerimden atabilmiş değilim. Seksen beş yaşındaydı ve “eski tüfek” tanımından ne anlıyorsanız tamı tamına öyle bir adamdı. Hem de son ana kadar. Hiçbir zaman gevşemedi, asla tereddüt etmedi.

Babamın bu özelliklerinden dolayı, ben de bu yaşa gelene kadar iki farklı türde ateist oldum. Birinci dönemde kişiliğim oturana kadar, sadece babamın yaptığı bir şey olduğu için ve doğru olduğundan kuşku duymadığım, bu nedenle benim de benimsediğim bir şeydi ateistlik. Adının ateistlik olduğunu bile bilmeden, sadece allah diye bir şeyin olmadığına, hepsinin insanlar tarafından uydurulmuş saçmalıklar olduğuna inanmak şeklinde yaşanan bir şeydi. Babasının, abisinin ya da örnek aldığı bir büyüğünün tuttuğu takımı tutmak nasıl oluyorsa öyle işte. Nedensellik denen şeyi barındırmayan, sorgulama gereği duymayan ve zaten olması gereken bir şeyi çok doğal bir şekilde yapmak gibi yani.

Konuyla ilgili ilk anılarım çocukça ve komik sayılabilecek şeyler. Namaz kılarken anneannemin sırtına binerdim, önünden geçerek kıblesini keserdim. Hiçbir şey demeden sabırla beni odadan çıkarır, baştan kılardı namazını. Akşam babam olanları öğrenince, anlatılanları onaylamadığında şaşırırdım. Hâlbuki yaptıklarım bence takdir edilesi işlerdi. Benimle gurur duyması, “Aferin” demesini beklerken soğuk karşılanmak beni üzerdi. Karşı olduğum şeylere saldırmanın doğru olmadığını, çok küçük yaşlarda babam sayesinde öğrenmiş oldum böylece.

Okula gitmeye başlayınca birden çok farklı bir yerde olduğumu fark ettim. Bizim evdeki ve tanıdığımız yakın çevremizdeki genel durumun çok aksine bir ortamın içinde buluverdim kendimi. Uyum sağlamam pek kolay olmadı. İnanılmaz bir şekilde herkes Müslüman, herkes milliyetçi ve herkes sağcıydı. Hepsinin bizim sınıfta bir araya gelmesi için, birileri çok uğraşmış olmalıydı. Benim açımdan tartışmaya gerek bile olmayan doğal gerçekler ve doğrular, sadece benim kabul ettiğim ve gönül verdiğim şeylere dönüşüverdiler birdenbire. Yetmişli hassas yıllardı üstelik. Dışarda ortalık devrimci kaynarken, sınıfta ara ki bulasın.

Bu süreci sindirebilmem hiç de kolay olmadı. Sürekli babama “Ama herkes böyle söylüyor, şunu savunuyor, şöyle yapıyor.” gibisinden laflarla, içimde bulunduğum sıkışıklığı dile getirmeye çalışıyordum. Çoğunluğun benimsediği her şeyin doğru olmayabileceğini anlamam da o döneme ait bir kazanımdır benim açımdan. Babamın üstün çabalarının yardımıyla elbette.

Hiç unutamadığım bir anım var o döneme ait:

Sanırım on yaşımdaydım. Babamın çok yakın bir arkadaşıyla konuşuyorduk. Kaptan Amca derdim ona. Laf nerden geldiyse, dinle ilgili konulara girdik. Kaptan Amca da genel kültürü ve birikimi çok geniş olan, laf olsun diye konuşmayı sevmeyen, sözlerinin tamamını eğitim amaçlı olarak sarf eden biriydi. Ben aklım sıra; bir inanca sahip olmadığımı ama var olan bu kurulu düzeni nasıl açıklayabileceğimi bilemediğim için şaşkın olduğumu ifade etmeye çalışırken, “Bu şehirler, bu sokaklar, bu evler nasıl oluyor? Anlayamıyorum.” gibisinden saçma bir cümle sarf ettim. Kaptan Amca’nın gözlerindeki hayal kırıklığının izlerini hala unutmuş değilim. Önce ağzında bir şeyler geveledi, sonra söylemekten vazgeçip sustu. Biraz sonra babam gelince konuştuklarımızı aynen ona aktardı. “Beklemediğim bir durumla karşılaştım, doğru tavrın ne olacağını bilemedim, durumu sana aktarmayı uygun gördüm. der gibiydi.

Babam biraz durdu ve sakince; “Şehirleri, sokakları ve evleri kimlerin yaptığını bilmiyor olman şaşırtıcı. Karşıdaki inşaata bakarsan kolayca anlarsın. Hem böylece emeğe gösterdiğimiz saygıya da hak verirsin belki.” dedi. Kaptan Amca’nın yüzündeki hayal kırıklığı ve çaresizlik ifadesi rahatlamaya dönüşüverdi hızlıca. Gözleri ışıldadı.

Ben baltayı taşa vurmuştum. Yaşam diye tanımladığımız bana o zaman kusursuz gibi görünen ve bir aklın tasarımı olması mantıklıymış gibi gelen sistem karşısındaki kafa karışıklığımı tarif etmeye çalışırken yanlış sözcükler seçtiğim için rezil olmuştum. Ancak babamın bulunduğu her ortamda olduğu gibi aslında gene kazançlıydım. Asıl yaratıcı olan “emek”ti. Emeğin ne derece önemli bir kavram olduğunun kafama kazınması da bu döneme denk gelir. İleride diyalektik materyalizmi anlamama çok yardımcı olacak temel bilgilerdi bunlar.

Yavaş yavaş ikinci döneme geliyoruz. Yani ateistliğin oturmakta olan kişiliğim tarafından sorgulanıp, özümsenip, benimsendiği ve organikleştiği döneme.

Lise birinci sınıfa başladığımızda, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine gelen öğretmenimiz ilk derste sınıfla tanıştıktan sonra, bir sonraki haftada “Tanrı var mıdır, yok mudur?” sorusuna olan yanıtlarımızı hazırlamamızı, hepimizi tek tek dinleyip değerlendirip sonunda da kendi görüşünü açıklayacağını söyledi. Koskocaman bir sorunla baş başaydım. “Var” yönünde konuşmam imkânsızdı, “Yok” tezini savunmam da çok riskliydi ve bunu istemiyordum. Bu iki seçenek dışında başka bir çözüm bulunabilir miydi acaba?

Dogma’nın ne demek olduğunu, bu sihirli sözcük sayesinde aradan nasıl sıyrılabileceğimin taktiklerini de kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi babamdan öğrendim. Yaptığım konuşmanın sonunda öğretmenin “Yani var mı diyorsun, yok mu diyorsun? Anlamadım.” şeklindeki inatla üzerime gelen çabalarını gene aynı taktiklerle ustaca savuşturdum. “Bilimsel olarak kanıtlanmamış şeylere insanların inanmalarının onların kişisel tercihleri olduğunu, vardır/yoktur şeklindeki görüş bildirimlerinin de aynı şekilde birer kişisel tercih olduğu için anlam ifade etmediğini, bu tür sorgulamaları doğru bulmadığımı” ısrarla ve kararlılıkla savundum. Yaklaşık otuz beş yıl önce savunduğum şeylerin aslında agnostik bir tavır olduğunun farkına çok uzun yıllar sonra varabildim. Bilmiyordum ama içinde olduğum sıkışık durumdan kolaylıkla sıyrılmamda çok yardımcı olmuştu agnostik felsefe ve dogmatizmin dayanılmaz kararlılığı.

Dinler insanlara peşinen ölümsüzlüğü vaat ediyordu. Katlanılması olanaksız olan, insanlığın en büyük acısı ve korkusu; ölüm ortadan kalkmış oluyordu yani. Cayır cayır yanarak da olsa hayatın devam ediyor olması, ölerek her şeyin sona ermesinden daha tercih edilir bir durumdu kuşkusuz.

Her şeyin yerli yerine oturması; ölüm-sonsuzluk-yaşamak kavramlarıyla zihinsel olarak derinliğine uğraşmaya başlamamla oldu diye düşünüyorum. Belki tıp eğitimi almış olmamın da ciddi bir desteği olmuştur kim bilir. Evrenin ve canlılığın söylendiği kadar kusursuz olmadığını fark etmek hatta çok ağır kusurlar barındırdığının kafama dank etmesi bu döneme denk gelir. Artık yirmili yaşlarda olduğum için kendi başıma yol kat edebilmeye başlamış ve bunları babamla paylaşmaktan zevk alan bir mertebeye kadar ulaşmıştım. Kendi kanatlarımı kullanabildiğimi fark ederek benimle gurur duyduğunu hissetmek bana da iyi geliyor ve özgüvenimi artırıyordu. Bu güçle daha da fazla yol alabilmek için yeniden hamle yapabiliyordum.

Birçok küçük ayrıntı, anı, paylaşım mutlaka vardır ama son noktayı koyuşumu anlatarak bitirmek istiyorum.  Sanırım 1984 yılıydı. Ölüm-sonsuzluk çelişkisiyle çok uzun süredir kafa yormuştum. Tıp fakültesi son sınıftaydım ve psikiyatri stajı sırasında da bu konular bulunduğum ortamlara bolca malzeme olmuştu. Hemen herkese yaşamının bir anında olduğu gibi; kafamda aniden bir ışık yandı. Konuyu çözmüştüm:

Din olarak bildiğimiz, bizden sorgulamadan itaat etmemiz istenen kavramların tamamı bu yaşamımızda ne yapmamız ve yapmamamız gerektiğini söylüyor hatta emrediyor; emirlere uyarsak sonraki ömrümüz için ödül, uymazsak ceza vereceğini söylüyordu. Aslında önemli olan ödül ya da ceza değildi. Tüm bu söylemlerin içinde gizli olarak bulunan bir müjdeyi fark edenlerin büyük çoğunluğu onun cazibesine kapılmaktan alamıyordu kendini. O müjde; öldükten sonra yaşamın başka bir şekilde devam ettiğiydi. Ödülle ya da cezayla ama ne olursa olsun, ölüm her şeyin sonu değildi. Her şeyin sonu olmadığı gibi, sonsuzluğun başlangıcı demekti ölüm. Dinler insanlara peşinen ölümsüzlüğü vaat ediyordu. Katlanılması olanaksız olan, insanlığın en büyük acısı ve korkusu; ölüm ortadan kalkmış oluyordu yani. Cayır cayır yanarak da olsa hayatın devam ediyor olması, ölerek her şeyin sona ermesinden daha tercih edilir bir durumdu kuşkusuz.

Tahminimce; biraz önce anlattığım aşamaya gelen insanların birçoğu bunları bilinçli ya da bilinçaltı olarak hissettiği anda itaat etmeyi seçiyor. Bense tam aksi yöne bakmayı babamdan öğreneli yıllar olmuştu. Ölümsüzlük rüşvetini almak en kolay işti. Kolay ve sorunsuz olan her şey gibi burada da bir bit yeniği olsa gerekti.

Ulaştığım noktayı kısaca şöyle özetleyebilirim:

Bilim ve tıp sürekli olarak ve baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Roma İmparatorluğu döneminde yaş ortalamasının savaşlar ve salgın hastalıklar nedeniyle yirmi beş civarında olduğu hesaplanmış. Aradan geçen iki binden fazla yılda bu ortalama gelişmiş toplumlarda doksan sınırına dayanmış durumda. Kanserin ve virüslerin mağlup edileceği bir gelişme bu rakamı inanılmaz bir şekilde ikiye-üçe katlayabilir. Bu kadar uzun yaşayan gelişmiş, bilimsel beyinlerin de ölümsüzlüğün sırrını çözebilmeleri için fazlasıyla zamanları olacak demektir. İşte ölümsüzlüğe ulaşıldığı o andan sonra, ölümden sonraki diğer yaşam için vaat edilen şeylerin, ödül ve cezaların kimin için, ne gibi bir anlamı olabilir ki?

Demek ki; dinler insanlığın sonsuzluğa ulaşabilmesinin sembolik, felsefi, zihinsel yollarıdır. Yani, ölüm yoksa din de yoktur.
İşte yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerden ötürü, son püf noktasının farkına vardığım andan itibaren zaten zihnen de emin olduğum bu konu benimle bütünleşmiş oldu. Her ne kadar başlangıçta duygusal olarak ve adını bilmeden, daha sonraları biraz kafası karışık bir şekilde ama kararlı olarak ateist idiysem de, temel çelişkiyi yakaladıktan sonra, bilinçli, sebep-sonuç ilişkisini kurmuş ve hiçbir kuşku kırıntısını bile içimde barındırmayan bir şekilde ateistim artık.

Sen olmasan, senin oğlun olmasam çok zor olurdu, belki de hiç olamazdı baba. “Sağ ol” demek geliyor içimden anlamsızca. Ben yaşadıkça sen de yaşayacaksın. Bu yüzden sen de ölümsüzsün, bunu da senden öğrendim, biliyorsun.

Çok teşekkürler sevgili babacığım.




*  Ateist yarışmamız dolayısıyla bize ulaşan Venceremos'u konuk yazar olarak blogumuzda misafir etmekten büyük mutluluk duyuyoruz, siz de kendi hikayenizi bu yazının altında yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin.



Sunday, October 16, 2011

Emel nasıl ateist olmuş? - Emel Türker

“Başka” insanlarla başladı her şey, mesela Ramazan'da oruç tutmayan, bunun için nedenleri olan insanlar vardı.


Ben küçüktüm o zaman; aslında çok küçük değil elbette ama büyük de değil gibi, bilemedim. Üniversitedeydim kimilerine göre kocaman olmuştum yani. Lisedeyken ÖSS vardı, bizim orası da ufak tefek bir yerdi; sanırım o yüzden, kafam çok fazla şeye çalışmamış demek ki. Bir de aile falan var, gelenek var, görenek var.

Üniversiteye ilk gelince de farklı bi yere gelmedim sandım ilk zamanlar, ama sonra “başka” insanların da var olduğunu görmeye başladım. Aslında hep oradalarmış ama görmek ya da başka bir tabirle insanın gözünün açılması başka türlü olabiliyormuş bazen. “Başka” insanlarla başladı her şey, mesela Ramazan'da oruç tutmayan, bunun için nedenleri olan insanlar vardı. Gülmeyin minicik bir yerden geliyorsanız eğer bu büyük bir şey. Nedenlerini anlattılar; temelde tanrı yok diyordu “hepsi”. Her denileni kafamda bir yere koyuyor mantıklı olduğunu düşünüyordum da bir tek “tanrı yok” kısmını düşünemiyordum. Nasıl yani, yıllardır dua ettiğim, bir şeyler istediğim, bazen istediğim şeyleri aldığımda çok sevinerek teşekkür ettiğim tanrı yok muydu şimdi? Üzerine düşününce içinden çıkamadığımdan üzerine düşünmemeye karar verdim. Bir süre başardım ama sonra olmadı. Sonra düşündüm. Hep insanın aklına adalet falan gibi şeyler gelir ya (Gelmez mi? Benim o geldi.), ben de onu düşündüm. Yahu adalet falan diyorum, eşitiz diyorum; tanrı varsa bunları neden ben konuşmak zorunda kalıyorum dedim ilk, neden o değil de ben ya da bunun için ölmüş o kadar insan. Elbet bunların dine göre cevapları vardı lakin beni tatmin etmeye yarayan yanları yoktu. Dedim ki ne olur olmaz ben bu sene biraz oruç tutayım. :)
Eğer bütün bunlar tanrı adına oluyorsa bu tanrı kesin dış mihrakların işiydi. :) Eğer böyle bir tanrı varsa bile o benim tanrım olamazdı.
Sonra birden Marx geldi aklıma (birden diyorsam hakikaten birden). Henüz çok okumamıştım ama az buçuk okumuştum. Heralde din üzerine de bişey demiştir “Din kitlelerin afyonudur”dan daha uzun, dedim ve Din Üzerine'nin bir baskısını buldum kütüphaneden. Herhalde her sayfayı iki defa okumuşumdur – çok derin manalar aradığımdan değil tabi, anlamadığımdan. :) Sonra tekrar düşündüm. Bu din insanları sokağa çıkıp hakkını aramak, hakkını çalanın karşısına dikilmek yerine gece evinde gizli gizli ağlayıp dua etmeye teşvik ediyorsa; evinde dayak yiyen kadın, şikayette bulunmak yerine din kocaya itaati emreder diye zırvalıyorsa ve bunu bir üniversite mezununa yaptırıyorsa; din iman diye insanların iliğini sömüren bir padişah bu ülkede hüküm sürmüşse, sürüyorsa; birileri malı götürürken aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz deyip başkaları köle oluyorsa, o zaman bu doğru bir şey değildi ve din hakikaten bir afyondu. Eğer bütün bunlar tanrı adına oluyorsa bu tanrı kesin dış mihrakların işiydi. :) Eğer böyle bir tanrı varsa bile o benim tanrım olamazdı. Sonra da olmadı zaten.

Hâlâ, eve gidince inanmıyorum ben diyemem zira oldukça inançlı bir ailem var. İnanmıyorum desem toplu kalp krizi geçirirler sanırım. Ama belki bir gün... Babamla devletler katildir üzerine konuşabildiysem belki de sıra bundadır.




*  Ateist yarışmamızın kazananlarından Emel'in yazısını sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz, siz de kendi hikayenizi bu yazının altında yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin.



Mini bir kafirlik öyküsü - Gülşah Ökmen

Yıllar geçtikçe şekillenen bu düşüncelerimle birlikte cahil korkularımdan, kadın olarak var olmanın suçluluğundan ve ikinci sınıf insan muamelesinden kurtuldum. Yaşamımın ve vücudumun söz hakkının ellerimde olduğunun bilincinde, inançlı bir insana oranla çok daha mutlu ve özgüvenliyim.


Benim hikayem bundan yaklaşık 4 sene öncesine, yani 2007 – 2008 eğitim ve öğretim yılına, benim için ortaokul 6. sınıfa tekabül ediyor.

Okulun yeni açılan laboratuvarında Fen Bilgisi dersleri işlemeye başlamıştık. Fen Bilgisi öğretmenimiz 30'lu yaşlarda, dini inançları kuvvetli bir kadındı ve normal hayatında tesettürlü gezdiği için okula da perukla gelip giderdi. Yine rutin bir Fen Bilgisi dersinde öğretmen masasının altındaki çerçeveli bir afiş dikkatimi çekti ve ders bittikten sonra öğretmenimin yanına gidip “Buraya bir şey düşmüş hocam.” dedim. O da gayet keskin bir tavırla “Haa onu eski laboratuvar eşyalarının arasında bulmuşlar, kafanız karışmasın diye bu tür şeyleri duvara asmak istemiyorum.” dedi. Masanın altından afişi alıp incelemeye başladığımda “Götür de çöpe at onu.” diyerek laboratuvardan çıktı. Afişte tahmin edeceğimiz üzere ayrıntılı bir Yaşam Ağacı (Evrim Ağacı) çizimi vardı. O güne kadar bu konu hakkında pek bilgim olmamasına rağmen öğretmenimin tamamen dini inançlarından ötürü bu afişten rahatsız olduğunu az çok anlamıştım. Eve geldiğimde internette hummalı bir araştırmaya girişerek ortalama 4-5 saat boyunca evrim ve doğal seçilim ile ilgili belli başlı yazılı ve görsel kaynakları inceledim ve bugüne kadar hiçbir şüphe duymadan inandığım, her şeyi yoktan var eden yaratıcı gücü ilk o gün sorgulamaya başladım.




"Evreni ve insanları allah yaratmadıysa nasıl var oldular?" sorusuna akıllı tasarımın aksine kanıtlar barındıran ve insancıl (evrensel) bir yanıt veren evrim, her geçen gün daha fazla merakımı cezbedip, aklıma yatmaya başlıyordu. Bunun yanı sıra öğretmenime bu konu ile ilgili sorduğum sorulardan sürekli kaçamak ve kendinden fazlasıyla emin cevaplar alıyor olmak içimdeki şüpheyi iyice alevlendirdi. Zamanla birlikte bu şüphelerin saçma sapan dini korkularımdan (cin, peri vs.) sıyrılmama yardım ettiğini fark ettiğimde daha huzurlu uykular uyumaya, daha emin adımlar atmaya başladım. Ayrıca kendimi bildim bileli rahatsız olduğum, tanrının yalnızca kadınlara örtünmeyi emretmesi ve sürekli erkeklerin gerisinde bırakması durumunu daha geniş çapta sorgulamaya başladığımda, tanrının ve tüm din ve inanç sistemlerinin ataerkil bir toplumun hastalıklı hayalleri olduğu sonucuna varmam çok da zor olmadı.

Yıllar geçtikçe şekillenen bu düşüncelerimle birlikte cahil korkularımdan, kadın olarak var olmanın suçluluğundan ve ikinci sınıf insan muamelesinden kurtuldum. Yaşamımın ve vücudumun söz hakkının ellerimde olduğunun bilincinde, inançlı bir insana oranla çok daha mutlu ve özgüvenliyim.

Ayrıca yazının başında verdiğim tarihlere dikkat ederseniz şu an 16 yaşındayım. Merakımın ve sorgulama yetimin desteği ile birlikte oldukça genç bir yaşta olmama rağmen yaklaşık iki buçuk - üç senedir ateistim.




*  Ateist yarışmamızın kazananlarından Gülşah'ın yazısını sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz, siz de kendi hikayenizi bu yazının altında yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin.
**  Resim: Darwin'in 1837 yılı Temmuz'unda defterine çizdiği ve başına "I think" notu düştüğü evrim ağacı.



Thursday, October 13, 2011

Yarışmamız sonuçlandı!



Nasıl ateist oldunuz, ya da ateist olduğunuzu nasıl fark ettiniz?” konulu yarışmamız sonuçlandı. Destek olan, sesimizi çoğaltan, ama her şeyden önemlisi, deneyimlerini bizlerle paylaşan tüm ateistlere teşekkür ediyoruz. Özellikle genç arkadaşların yazılarının çokluğu bizleri umutlandırdı, ayrıca katılımın beklediğimizden fazla olması sebebiyle ilk 5’e degil, ilk 10’a kitap hediye etmeye karar verdik!

Şu anda yazılara (yazarlarıyla beraber) son halini vermekteyiz ve yakın zamanda kazanan yazıları buradan yayınlayacağız.

Ancak öncelikle, bu yarışma sayesinde açıkça fark ettiğimiz (hatta bir bakıma, artık kanıtlarına sahip olduğumuz denebilir) iki gözlemimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Birincisi, her şeyin merak ederek ve inatla merak ederek başladığını, ve bunu takiben, merakından vazgeçmeyerek, soruların peşini bırakmayarak (ve ancak bu şekilde) bizlere dayatılan bu sahne dekorunun ardındakileri keşfedebileceğimizi fark ettik.

İkincisi ve belki de en önemlisi: Arkadaşlar! İşe yarıyor! Basılan kitaplar, yayınlanan makaleler, bloglardaki yazılar, forumlardaki tartışmalar, internetteki videolar, kendi kitaplığınız rafında öylece duran bir kitap bile... Hepsi, hepsi işe yarıyor. Zihninde soru işaretleri dönen bizler (ki Out for Beyond ekibi olarak kendimizi kesinlikle dahil ediyoruz burada), cevap aramak için etrafımıza bakındığımızda gerçekten bu kaynakları görüyoruz, okuyoruz, izliyoruz, takip ettikçe daha çok merak ediyoruz. Eğer bir yerde sesinizi çıkarmak, hikayenizi anlatmak, görüşünüzü ifade etmek istiyorsanız ama tereddütünüz varsa, işte o tereddütleri bir kenara bırakmak için pozitif kanıtımız var artık. Sözünüz boşa gitmiyor, birçok başka sözle birleşiyor ve gerçekten insanların hayatlarını değiştiriyor.

Son olarak, bu bir yarışmaydı ve bir eleme yapmak durumundaydık. Seçtiğimiz yazıların ilham verici, bütünlüklü, düşündürücü ve hatta bir bakıma sürükleyici olmalarına dikkat etmeye çalıştık diyebiliriz. Ancak bu demek değil ki ateist olmanın en güzel ve en etkileyici öyküleri bunlardan ibaret. Sizin öykünüz de neden bir başkasına ulaşmasın, ilham vermesin! Bu noktada sizlerden bir ricamiz var; yazınızı biz yayınlamasak bile, kendi sayfalarınızda ya da Out for Beyond’da yayınlanacak yazıların altında yorum olarak paylaşmanız. Böylece bizim okuma şansı buldugumuz değerli öykülerinizi herkesin okuması ve tartışmasını mümkün kılabiliriz.

Bir kez daha; bize yaşam diye kakalanan bu zaman israfının ötesinde, kendimizi gerçekleştirmek için büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu anımsatıyoruz ve sizleri – her boyutuyla – mücadelenin bir parçası olmaya davet ediyoruz ! 



Tuesday, September 13, 2011

Ateist pabucu yarım, çık dışarıya yarışalım!



Hem hikayenizi anlatmak hem de kitap kazanmak istemez misiniz? Biz  hem hikayenizi merak ediyoruz hem de size kitap hediye etmek istiyoruz!

Out for Beyond ekibi olarak küçük bir ateist yarışma düzenlemeye karar verdik. Konumuz: Nasıl ateist oldunuz ya da ateist olduğunuzu nasıl farkettiniz?

Yarışmaya yazısını gönderen ilk 5 ateiste çekilişsiz kurasız Richard Dawkins’in aşağıdaki 3 kitabından arzu ettiği bir tanesi hediye!



Dahası var! Gelen yazılar arasından seçeceğimiz bir (belki de daha fazla!) yazıyı da buradan sizlerle paylaşacağız. Yazının sahibiniyse, yukarıdaki 3 kitapla beraber aşağıdaki 7 kitaplık İngilizce veya Türkçe setten seçeceği biriyle, toplamda 10 kitaplık bir ateist  kitap seti sahibi yapmak istiyoruz. Yazılarınızı bekliyoruz!




Nee, videoları ve paylaşımlarının hastası olduğumuz Garajımdaki Ejder de mi değerlendiren ekipteymiş??

Detaylar

Yazılarınızı göndermek için 2 hafta süreniz var (29 Eylül 2011’e kadar). Gönderilen yazıların değerlendirmesi de iki hafta alacak, sonuçları 13 Ekim 2011’de açıklayacağız.

Yayınlanacak yazı(lar), yazar(lar)ın dileğine göre rumuzlu olarak yayınlanabilir.

İstediğiniz uzunlukta yazmak serbest.

Yazılarınızı outforbeyond.yarisma@gmail.com adresine gönderebilirsinz.



*Görsel Repolitik Hareket’in Ateist Pabucu Yarım kampanyasından alınmıştır.