Showing posts with label Cinsel Kimlik. Show all posts
Showing posts with label Cinsel Kimlik. Show all posts

Tuesday, January 22, 2013

LGBT hareketinin ateizmle ne alakası var?


Bir sesli düşünme denemesi

Bir ateistin (daha genel olarak, eleştirel düşünceye yakınlık duyan herhangi birinin) LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) mücadele tarihini müthiş bir heyecan duymadan okuması pek kolay değildir. Eleştirel düşüncenin nasıl çalıştığını gerçek dünyadan örneklemek isteyen biri için lgbt hareketinin gelişiminden daha zengin bir alan bulmak için çok uğraşmak gerekir.

Bilimsel yöntem, kavramların netleştirilmesi ve iddiaların retorikten arındırılmasıyla başlar, argümanların test edilebilir ve çürütülebilir hale getirilmesiyle devam eder. Eleştirel düşünce, argümanların dayandığı önkabulleri sorgulamakla başlar.

Örneğin: Cinsel ilişki ile üremenin aynı şeyler olup olmadığını sorarak başlayabiliriz. Sadece aynı organlarla yapılıyor diye, vajinal penetrasyonun tek manasının çoğalma olması gerekmeyebilir. Soruyu sorduktan sonra gerçek dünyaya göz atabilir, üremeyle sonuçlanmayan cinsellik deneyimleri görebiliriz. Yeri gelmişken: Cinsellik derken ne anlıyoruz? Erkekler genellikle vajinal penetrasyonla sonlanmayan cinsel deneyimi seks saymıyorlar.1 Tesadüfe bak, Katolik Kilisesi de böyle düşünüyor. E ama aynı kilise öpüşmeyi, sarılmayı, birlikte uyumayı, oral seksi ve anal seksi zina saymıyor mu? Belki de cinsellik deyince üremeden daha fazlasını anlamak – hiç değilse mantıksal tutarlılık açısından – daha uygun olabilir. Acaba bir insanın kendi bedenini ve başkalarının bedenlerini tanımasının üreme dışı sosyal faydaları olabilir mi? Bu tanıma deneyimininin karşı cinsler arasında olması şart mıdır? Karşı cins demişken: Cinsiyet derken ne kast ediyoruz? Cinsel organın varlığı ile mi tanımlayacağız cinsiyeti? Ya da hormonların miktarı veya oranıyla mı? Öte yandan, bir insanın kadın bedeniyle doğması, onun kadın olarak yaşamasını neden gerektirir? (Kanatsız doğan insanın uçağa binmesi “doğasına aykırı” mıdır, yoksa uçağı icat etmek midir insanın doğası?) Bu arada, kadın olarak yaşamak ne demektir? Bir toplumun kadından beklediği davranışları sergilemek mi? Ya da kadın giysileri giyiyor olmak yeterli midir? En nihayetinde, bir kadını bir erkekten nasıl ayırt ederiz, hatta kalın çizgilerle ayırt edilebilir mi ki zaten?

Yukarıdaki uzun paragraf, kadın özgürlük hareketinden eşcinsel harekete, oradan trans bireylere ve son olarak kuir (queer)2 hareketine uzanan tartışma deneyimini bir bilimsel şüphecinin gözünden özetliyor.

Herhangi başka bir bilimsel/toplumsal tartışmada da benzer sorgulama sürecini gözlemlemek gayet mümkün elbette. Her cümle, birçok yeni soruya taşıyor bizi. Biz, lafı uzatmamak için, rastgele bir güzergahı seçtik yukarıdaki o yol ayrımlarında. Kuir tartışmalarında konu dallanıp budaklanıyor ve yepyeni perspektifler açıyor. Eleştirel düşüncenin kendisi, kavramsal derinleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Bu bağlamda, bir ateisti ateist yapan en temel özelliğin bilimsel şüphecilik olduğunu düşünüyoruz. Eleştirel düşünceyi hayatında uygulamaya koymak isteyen biri için lgbt hareketinin bu kısa (kısa derken LGBT hareketinin bir toplumsal hareket olarak 40-50 yıllık oluşunu kastediyoruz) ama yoğun deneyiminden çıkarılacak çok sonuç var. Eleştirel düşünce sadece ontolojik sorular için değil, hayatın her anında akılda tutulması gereken bir tutum. Nitekim, Greta Christina, şüpheciliğin toplumsal sorunlara da uygulanması gerektiğini savunuyor. Natalie Reed'in trans bireylerle dinin ilişkisini incelediği yazısında, bunun güzel bir örneğini görüyoruz.

Bizler ateizmi bir teolojik tercih olarak değil, tanrının varlığı hipotezinin eleştirel düşünce süzgecinden geçirilmesinin doğal sonucu olarak tarif ediyoruz. Bu süzgecin çok faydasını gördük; cinsiyetçi kabullerden mevcut mülkiyet ilişkilerine kadar birçok alanda da kullanılmasını öneriyoruz. Toplumsal ahlakın ve dogmaların en köklü tarihsel taşıyıcısı olan din ve dini kurumlara karşı mücadelemizi de bu geniş çerçevede kurguluyoruz.





1  Bkz. Hite Report on Male Sexuality, Shere Hite. Malesef bu ilham verici saha araştırmasının Türkçe çevirisi yok.
2  Kuir, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili toplumsal normlara uymayan bireyler için kullanılıyor. Yani bir bakıma, hetereseksüel bir erkek olup yine de kuir olmak mümkün hatta cinsel hayatını renklendirmekle ilgili 15 dakika düşünen biri için gayet de olası bir durum.

Saturday, June 30, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Dördüncü Kısım




Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.
Dördüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci, ikinci ve üçüncü kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.







Tanrı transları sevmiyor.

Ve işte çark böyle döner ve biz yine dini sorgulama ötesine koyacak bir yer buluruz, yine bazı fikirlere diğerlerinden farklı standartlar uygulamamız gerekir gibi yaparız. Bazılarına özel, yasak bölge ve tartışılmaz muamelesi yaparız. Bazı görüşlere “öyle işte” der geçeriz ve bazı iddiaların hiçbir doğrulama sunmamalarını onaylarız, bu görüş ve iddialar başkalarına zarar verseler bile. Ve böylece eski kavramlar ve alışkanlıklar sabit kalırlar ve din kendini postmodern dünyadan koruyacak postmodern zırhını bulur: “başka kültürlere saygı”.

Tuhaf bir biçimde, şüpheci ve ateist hareket içerisindeki birçok insana kıyasla ben genel tavırlarımda epey daha postmodernistim. Kişinin öznel konumunun etkisini tanımanın önemine kuvvetle inanırım. Bunun öncelikli olmadığını ve başka hususların ön plana çıktığını düşünmeye başladığım an; bunun, diyalogu kapatmak, eleştiriyi susturmak ve bize bir sorun karşısında sorgulamamamızı, düşünmememizi ve sesimizi çıkarmamamızı söylemek için kullanılmaya başladığı andır. Böyle zamanlarda, göreceliliği baştan savıp diyalog hakkı için ısrar etmekten çok mutlu olurum. Başka kültürleri de kendi kültürümü eleştirdiğim ölçüde eleştireceğim. Ne daha fazla, ne daha az.

Gerçi bu da bizi tekrar, tüm bunların trans topluluğunda böyle kuvvetli olarak neden ortaya çıktığı mevzuuna getiriyor. Madem din tarafından geçmişte bu kadar mağdur edildik; madem din kurumsallaşmış ayrımcılığa, haklarımızın reddine, kimliklerimizin inkarına, ailelerimiz ve topluluklarımızdan atılmamıza ve giderek saldırıya ve cinayete gerekçe olarak kullanıldı; neden tüm bu dert ve riski göze alıp bu Patrik tarafından kabul edilmek ve sevilmek için, bu istismarcı inanç sisteminde kendimize yer bulmak için uğraşıyoruz? Birçok dinin iğrenç, günahkar ve yanlış olarak tariflediği bir şeyin bedene gelmiş haliyken, neden onların arasında kendimize yer açmaya çalışıyoruz?

Her ne kadar benim din eleştirimin Hıristiyanlık'a dönük etnik-merkezci olmadığını ve tüm dinlere evrensel olarak uygulanabilir olduğunu uzun uzun anlattıysam da, Hıristiyanlık'ın baskın olduğu kültürlerde belirginleşen bu meselenin bizzat kendisinin Hıristiyanlık'la alakalı olduğunu düşünüyorum. [Bundan sonraki kısmın İslam'ın kültürüne de büyük ölçüde denk düştüğünü düşünüyorum.]

Hıristiyanlık bize kabul edilme ve sevgiyi dışsal kaynaklarda aramamızı öğretir. Bize; değer verme ve iyilik gibi duygularımızı, kendimize sağlayabileceğimiz tüm güvenceyi temsil eden dışsallaşmış bir ilahın beklentilerini karşılamak üzerine kurmamızı öğretir. Değer verme ve iyiliği dışarıda aramak yerine kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin gururluluk olduğunu ve tanrı önünde günahkar bir alçalma eksikliği olduğunu öğretir. Kendimizi olabildiğince suçlu hissetmemiz için nefes alırken bile kaçınamayacağımız sonsuz bir günahlar listesi verir. Tüm bunlardan kaçınsak bile ilk günah vardır suçlu hissedilecek. Sonra kendi Yegane Doğru Yol'u üzerinden hakiki bağışlanma sunar.

Tüm sistem; bizim kendi duygularımızı ve kendimize verdiğimiz değeri tereddütle karşılamamız, bunları ancak bu sistemi yaratan kişi üzerinden ve baştan verili bir suçluluk ve içselleşmiş utanç duyguları aracılığıyla edinmeye çalışmamız üzerine uydurulmuş. Kendimizi affedip affetmememizle, kim olduğumuzla ilgili mutlu, değerli veya güvende hissedip hissetmediğimizle ilgili hiçbir kontrolümüz yok. Tüm bu kuvvet, kilisede beden bulmuş olan dışsal bir ilahta toplanmış. Klasik bir taciz ilişkisi bu. Mağdurun kendini değersiz bulmasını ve onun tacizciye duygusal olarak bağımlı olmasını sağla.

Bu şartlanmadan kurtulmak, çok ama çok zor. Tıpkı bir taciz mağdurunun, durumdan kurtulduktan uzun süre sonra dahi tacizcisinin onu hala sevdiğini ve onu affettiğini umması gibi.

Ve belki de bu sebeple trans bireyler hala tanrı tarafından sevilmek ve kabul edilmek istiyorlar, bu inanç sistemince ne kadar hor görülmüş olsalar da. Çünkü bize asla kendimize ve kendimiz için nasıl kabul etme ve affetme duyguları sağlayacağımız öğretilmedi. Bütün hayatımız, kim olduğumuzla ilgili utanç duymamızın öğretilmesi üzerine tanımlı. Ve suç ve utanç için bağışlanma bulacağımız öğretilen yegane yol tanrı aracılığıyla ise, biz de oraya yöneleceğiz – geri kalan tüm konularda bu sisteme arkamıza dönüp gururla kendi yolumuza gitmiş olmamıza rağmen.

Trans kız kardeşlerim, trans erkek kardeşlerim, trans ikisi-de-kardeşlerim, trans hepsi-kardeşlerim... lütfen tanrının sizi sevip sevmediğini dert etmeyi bırakın. Asıl mesele, sizin sizi sevip sevmediğinizdir.




* Bu yazının hassas noktalarıyla ilgili yardımlarından dolayı The Crommunist'e minnettarım. Bu yazıda beğenmediğiniz bir şey varsa tüm suçu ona yükleyebilirsiniz. Her neyi beğenmediyseniz, onun fikriydi.

Tuesday, June 26, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Üçünü Kısım




Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığıGod Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.
Üçüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci ve ikinci kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.


Tanrı transları sevmiyor.

O zaman bu makaleyi yazacağımı söylediğimdeki düşmanlık neden? Neden trans kişiler bu kadar olumsuz tepki verdiler? Özellikle LGBTQ bireylerin din tarafından nasıl muamele edildikleri ve dinin nicedir ve hala eşitlik ve temel insan hakları mücadelemiz önündeki birincil engel olduğunu da hesaba katarsak. Neden benim dini inançların tehlikeli olduğu lafım “etnik-merkezcilik koktu”? Neden insanlar birdenbire benim gerekçelerim ve duruşumla ilgili böyle yakıcı ve acımasız varsayımlara zıpladılar? Ortaya çıkan birçok argüman, Morgan M. Page'in Pretty Queer'deki Queerly Religious yazısında incelenmiş. Pretty Queer'in çoğunlukla çok iyi olduğunu düşünürüm, hatta bazen benim muhtemelen evrendeki en favori insanım olan Imogen Binnie'den de katkılar yayınlarlar, Bn. Page'e de saygım vardır, ama bu yazıda... yani... kueer ateistlerle ilgili bir dünya saldırgan varsayım yapıyor. Bu varsayımlar da, dini inançlara sempatiyle yaklaşan kueer ahalisine yerleşmiş görüyor.

Görünen o ki temel argümanı, bütün kueer ateistlerin dine olumsuz tavırlarının sebebinin dinle “Üç Büyük”ü ve onların etrafındaki kurumları karıştırmalarından geldiği varsayımına dayanıyor. Daha önce de dediğim gibi, böyle bir şey yok. Tüm din deyince tüm dinleri kast ediyorum.

Budizm daha solcu çevrelerce (kueer topluluğu gibi) daha zararsız ve bizim post-modern görüşlerimizle kaynaşabilecek bir din örneği olarak gösterilir. Ama ben, bir an için bile, Budizm'in aynı tehlikeleri taşımadığını düşünmüyorum. Bir an için bile budist kültürde kurbanına, bu dünya bir düşten ve tozdan ibaret olduğu için meseleyi dert etmemesini ve kızmamasını söylemiş bir tecavüzcü olmadığını düşünmüyorum. Budizm de Hıristiyanlık gibi bu dünyada başa gelen en korkunç durumların bile kabullenilmesi ve daha iyisinin istenmemesi, zira bu dünyanın sayılmadığı gibi aynı yıkıcı tavırları savunuyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, bu dünyayı ve yaşamımızı geliştirmek için çalışmak ve ondan zevk almak yerine, “daha başka bir şey”in olduğuna dair bir olasılığa yatırım yapmamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, arzularımızdan utanç duymamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, kişisel zevklerden arınmayı ve acı çekmeyi kutsal diyerek kucaklıyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, erkek egemenliğine ve kurumsal olarak erkeklerin kadınlardan üstün poziyonda olmasına dair bir akışı var. Aynı Hıristiyanlık gibi, “dünyevi meseleler”i (mesela bedenimizin cinsiyetimizi tutmaması gibi) dert etmememizi öğretiyor... vb.

Hayır. BÜTÜN dinler tehlikelidir. Budizm'in Hıristiyanlık'tan bir nebze daha az zararlı olduğunu samimiyetle kabul etmem için YEGANE yol, sırf yazıtlar yerine hakiki düşünceyi ve meditasyonu cesaretlendirmesi temeline dayanabilir. Ayrıca felsefi olarak da daha karmaşıktır. Yani Yahudilik'in daha eğitimli kimi dalları gibi, düşünce ve araştırmayı toptan reddetmeyi öğretmemek gibi bir avantajı vardır. Ama hala tüm bu antik öğretileri harikulade ve saldırılamaz ilan eder. Düşünce iyidir, ama inanç kabulleri içerisinde inancınızı düşünmenin durumunda. Sizden hala bir şeyleri “sadece bilmenizi” ister. Dediklerinin çoğunun, insan anlayışının ve düşüncesinin ve sorgulamasının ve kavrayışının “ötesinde” olduğunu iddia eder; bir yandan da ötedeki tüm bu şeyleri bildiğini iddia eder.

Yani en azından bu temelde, benim dini inancı reddetmem entik-merkezci değil. Tüm küreyi içeriyor.

Page ayrıca dinin bazen kueer kişileri korumak ve onların haklarına arka çıkmak için bir araç olarak kullanıldığını savunuyor. Bazı durumlarda, bazı topluluklarda, bazı kültürlerde ve tarihin bazı anlarında, kimi dinlerin ya da dini yapıların kueer bireylerin sahip oldukları tek güven ve destek olduğunu.

Hakkı var ve bu geçerli bir nokta. Ama tariflediğim hiçbir soruna temas etmiyor. Silahlar ve bombalarda adil devrimler ve savaşlarda kullanıldılar. Bu silahları ve bombaları zararsız ve güvenli yapmaz. Bir şeyin bazen adil amaçlarla kullanılabilir olması, onu daha az tehlikeli ya da adil olmayan durumlarda daha az kullanılabilir kılmaz. Ve silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din zayıf ve korumasızın hizmetine sunulmuyor. Silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din güçlünün ve iktidar sahibinin hizmetine sunuluyor.

Page'in yazısında sorunlu ve saldırgan bulduğum bir diğer şey de, alaycılıkla ateizmi “moda” olarak tarif edişi. Bu taktiğin, birinin kimliğini küçümsemek ve özentiler sürüsüne katılmak için mahsuscuktan öyle davrandığını söylemek vesilesiyle kullanmasıyla daha önce nerede karşılaşmıştım biliyor musunuz? “Moda” kueer kişilerle ilgili söylendiğini gördüğümde. Aynı üslupla. Aynı amaçlarla. Bu da bir çeşit “Shut Up, That's Why” (Kapa Çeneni, İşte O Kadar!). “Amaan.. söylediklerini neden ciddiye alayım. Belli ki hava atmaya çalışıyorsun. Ben bunları çoktan geçtim.”

Dine meydan okumanın ve onu tehlikeli ya da zararlı olarak tariflemenin ne kadar tehditkar olduğunu tamamen anlıyorum. Gerçekten. Bir bireyin kimliğine derinden işlenmiş bir şeye yönelik bir meydan okuma bu. İşin aslı din biraz da böyle çalışıyor... bu fikirler ayakta kaldılar ve yayıldılar, tam da bir sürü duygusal, psikolojik ve kültürel ödül ve rahatlık sunarken bol miktarda zahmetli duygusal, psikolojik ve kültürel bedeli kenara koydukları için.

Dine bu meydan okumalar, özellikle dinin sadece dogmatik ve kurumsal bir rol oynamadığı topluluklarla konuşurken tehditkar ve incitici olabiliyor. Beyaz olmayanlarla ya da başka azınlıklarla konuşurken bu özellikle doğru.


Bu gibi durumlarda inanç ve din epi topu bir yönetici kurumdan ya da ne olduğunuz ve ne olmanız gerektiğiyle ilgili haftalık bir dersten ibaret değil. Daha kalabalık ve güçlü çoğunluk kültürünün tehdidi altındaki azınlık grupları için, din topluluğu bir arada tutan ve asimilasyon (ya da imha) tehdidine rağmen topluluk kimliğinin korunup pratiğe geçirildiği bir tutkal görevi görebilir.

Bu topluluk ve gruplar (örneğin trans bireyler) imtiyazlı çoğunluğun tehdidi altındayken; din, dogma ve inancın tehlikeli yanlarına dönük eleştiriyi etnik-merkezci bağnazlıktan ve kültür empoze etmekten ayrıştırmak çok zorlaşıyor.

Ama nasıl ki imtiyazlıların cis-seksist1 ve heteronormatif önyargılarını tanımak illa ki cis ve heteroseksüel kişilere ya da cis-cinsiyetliliğe ve heteroseksüelliğin kendisine bir saldırı anlamına gelmiyorsa; din ve inancın sorunlu yanlarına da, dindar kişilerin veya dine atfedilmiş topluluk kimliği, sanat, müzik, şiir, ritüel, mit, metafor, ahlak, iyilik vb. öğelerin eleştirisini yapmaksızın bakmak mümkündür.

(Burada, tüm bu öğelere seküler bir bağlamda bakılabileceğini söylemeden geçmeyeyim. Seküler ve dini bağlamda gerçekleşebilecek iyi her şey (sanat ve iyilik gibi) ve iki bağlamda da gerçekleşebilecek kötü her şey (soykırım ve bağnazlık gibi), dinin olumlu ve olumsuz yanları tartışmasından alakasızdır.)

Ateizmi “beyaz, ayrıcalıklı” bir şey olarak konumladığımızda ve farklı ten rengindeki insanların dini inançlarının daha farklı olduklarını ve kendi hallerine bırakılmaları gerektiğini kurguladığımızda, bir taraftan da karman çorman bir ırkçı hikayeyi yutarız. Böylece temel bir Öteki ve ırksal özcülük kurgulamış oluruz. Bilim, rasyonellik ve eğitimin beyazlar için olduğu ve dışlanmış ırksal grupların “ruhani” ve “sezgisel” olduğu kavramsallaşmasını harekete geçiririz. Bu, eğitimdeki dağılımın sadece imtiyazlılara dönük oluşunu ve farklı renkten kişilerin (sanki yetişemezlermişcesine) bu hususların dışında tutulmasını sürdürmüş oluruz.

Trans latin bir e-arkadaşım, bu tavrın nasıl üstten ve sahiplenici olabileceğini tweet ediyordu. Sanki “zavallı renkli trans kadınlar”ı çocuk eldiveniyle idare etmemiz ve onlar bu kavramları bizim gibi anlayamazlarmış gibi. Onları daha da öteleyerek ve Öteki kimliğini yeniden üreterek; dahası bunu onlar “için” yaptığımızı, onları hassas poziyonları gereği “ihtiyaç” duydukları dini “zorla” alıkoyan ateist saygısızlardan “korumak” için yaptığımız iddiasıyla. Bir yandan beyaz kültürün dini kurumlarını (Hıristiyanlık) keyifle eleştirirken, öte yandan Öteki'lerin dinlerine başka muamele yapıp ve farklı bir hürmet (hatta huşu) bahşedip sorgulanmadan ve eleştirel düşünceden muaf tutarak.

[Türkiye'de de, “Anadolu halkının geleneksel değerlerine” hürmet etmemiz söylenir durur.

Bir televizyon kanalında görece solcu bir yazarın “Sen benin annemin babamın dinine nasıl karışırsın?” dediğine tanık olmuştum. Buradaki anne ve babanın “anlayamazlığı” vurgusunu bir yana koyalım; asıl olarak, verili toplumsal koşullara biat etmemiz söyleniyor.

İşin ilginci, fark ettiğinizi bir toplumsal yalanı etrafınızdakilerle paylaşma girişimlerinizin tamamı bu yöntemle reddedilebilir zaten. Nitekim “toplumun büyük çoğunluğu” kart kurt sesleriyle Kürtçe'nin ortaya çıktığını, 1. Dünya Savaşı'nda Almanya yenildiği için “yenilmiş sayıldığımızı” falan düşünüyor. Bu örneklerle dinin ortak noktası, yukarıda değindiğim verili toplumsal koşulların bizzat kendilerinin bir siyasi projenin parçası olmaları.

Daha güzel bir örnek geliyor aklıma. Son 10 yıl boyunca dindarlaşmaya laf eden herkese “seküler elit” damgası vura vura; din üzerinden, baskı, sansür ve tecrit aracılığıyla gerçekleştirilen “dinci elit” dönüşümüyle artık “halkın değerlerine” saygımız sonsuz. Neyse ki halkın değerleri arasında gelir adaleti, fırsat eşitliği, hukuk, bilimsel eğitim gibi şeyler sayılmıyor.

Vurgulamak istediğim, başlangıç noktamız olarak verili toplumsal koşulları değil savunduğumuz değerli almamız gerektiği. Özellikle LGBTQ ve din denkleminde bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.]

Buradaki bir anahtar kavram, ateizmin, doğası gereği insanları bir kültürel görüşe döndürmek istemesiyle, sömürgeci ya da emperyal olduğu suçlamasıdır. Ateizm kimseyi “döndürmeye” çalışmaz. Din, duygusal manipulasyon ve aleni cebir yollarıyla din değiştirtir. Ateizm ise tartışır, öğretir, ve sizden şeyleri kendi adınıza düşünmenizi ister. Hiçbir vaatte bulunmaz (“tüm acılardan kurtulacağız”, “sonsuz yaşama kavuşacaksın” ya da “aydınlanma ve iç huzur bulacaksın” gibi), hiçbir tehditte de bulunmaz (“cehenneme gideceksin” ya da “durmaksızın kaygı, umutsuzluk ve acılarla dolu hayatlara yeniden doğacaksın” gibi). Sadece sorular sorar ve sizden de kendinize sorular sormanızı ister.

Ama ateizmin bu gibi eleştirilerinin poziyonu bakımından, görüş paylaşmanın HER hali öyle ya da böyle sömürgeci, emperyal ve baskıcıdır. Ki bu da, kendilerinin beni dini sorgulamamayı kabul etmeye “zorlamalarında” görüldüğü üzere korkunç derecede ikiyüzlüdür.. kahrolası imtiyazlı din-savunucuları! Emperyalistçe, kendi tanzimci dogmalarını bana empoze etmeye çalışıyorlar! Hrrr! (yumruk sallama)

[Üçüncü kısmın sonu. Yazının dördüncü ve son bölümünü yakında yayınlayacağız.]
1Cis: Doğdukları andan itibaren sahip oldukları cinsiyetle cinsiyet kimlikleri uyumlu olan kişiler.

Tuesday, June 19, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBT ve Din Denklemi. İkinci Kısım



Giriş notu

Ekim 2011'de Kaos GL Derneği tarafından sağlık çalışanları için bir kitapçık yayınlandı. Sadece sağlık çalışanları için değil, LGBT meselesine ucundan kıyısından ilgi duyan herkes için çok değerli bilgilerin derlendiği bu kitapçığın içinde, terimler sözlüğünden soru-yanıt bölümüne, bilimsel verilerden çeşitli sağlık kurumlarının resmi açıklamalarına kadar bir dünya veri düzgünce sunuluyor.

Buraya kadar her şey yolunda. Zaten kitapçığın içerisindekilere de en küçük bir itirazım yok. Sorun kitapçığın kapağında. Kaos GL'deki yoldaşlar kitapçığa “Ne Hastalık, Ne Suç, Ne Günah! LGBT Hakları İnsan Haklarıdır.” başlığını uygun bulmuşlar. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, sonra da kitapçığı sözcük sözcük baştan okumaya karar verdim.

Kitapçığın hiçbir yerinde eşcinselliğin neden günah olmadığına dair bir argüman bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir argümanla karşılaşsam daha çok üzülürdüm. Şimdi sadece, bu başlığın neden sorunlu olduğuyla ilgili bir şeyler söylemekle yetinecektim. Derken Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı yazısıyla karşılaştım.

Aşağıda bu yazının serbest çevirisiyle beraber köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak bana yaptıkları çağrışımları bulacaksınız. (İkinci kısmını yayınladığımız makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.)


Tanrı Transları Sevmiyor.

Daha önceden, dini, dini dogmaların dilini kullanarak eleştirmenin – mesela Hıristiyanlar'dan İsa gibi olmalarını istemenin –, onları bizim aklımızdakinden (yani mesela sonsuz hoşgörülü ve affeden, sürekli ekstazi halindeki bir adamdan) farklı bir İsa'ya ulaştırma riskini taşıdığından bahsetmiştim. Ayrıca, ılımlı ve ölçülü dini görüşlerin nasıl hakaretleri kolaylaştırdığını ve daha tehlikeli dindarları normalleştirdiğinden, neden dinin sürekli zarar vermemesinin onun zararsız olduğu anlamına gelmediğinden de bahsetmiştim. Din iyi bir insanı daha iyi biri yapmadığı gibi, iyi bir insanı kötü bir insana da çevirmez; ama kötü bir insanı kesinlikle daha tehlikeli hala getirebilir, çünkü ona sağlam bir hüküm, kesinlik ve bir bahane verir.

Kueer bireylerin özellikle anlaması gereken insanlara saldırılamaz dayanak vermekteki tehlikedir; birine böyle “daha yüksek iddia gücü” vermek etiğe aykırıdır. Birçoğumuz tam da böyle mutlak kararlılık yoluyla, daha yükseklerden gelen sorgulamama emrine dayanılarak öldürüldük. Kueer birinin bu tarz düşüncenin ne kadar tehlikeli olduğunun şiddetle farkında olmamasını, ondan korkmamasını ve hatta ona bahaneler üretmesini aklım almıyor.

Tüm bunlar burada da geçerli tabii... “Tanrı trans bireyleri seviyor” demenin “Tanrı ibnelerden nefret ediyor” demekten daha fazla dayanağı veya ispatı yok. İki tarafın da görüşlerini savunmak için herhangi bir kanıtı yok ve ikisi de tanrının kendi görüşlerini yansıtacağı uyarlamasından başka bir şeye dayanmıyorlar. Tanrının herhangi biriyle ilgili neler hissettiğini dahi bilmemizin imkanı yok (kendisinin var olduğunu kabul ettik diyelim). Konuşmaya “Tanrı trans bireyleri seviyor”u karıştırdığınızda, transfobik bir dindarın mesajınızı kabul etmesi ve görüşlerini yeniden düşünmesi için hiçbir desteğiniz olmadığı gibi, onun tanrı inancını (büyük ihtimalle translardan nefret ettiğini düşündüğü bir tanrı) meşrulaştırmış, desteklemiş ve normalleştirmiş oluyorsunuz. Bravo! LGBTQ bireyler üzerinde bir bağnazlık atmosferi yaratan dini görüşleri desteklediniz. Onları yalıttınız ve korudunuz. Kendi nefretlerine dayanak kabul ettikleri şeyi tasvip ettiniz. Tanrının varlığını iddia etmek ve insanın (hangi formda olursa olsun) dini inanca bir eğilimi olduğunu söylemek, Westboro Vaftizci Kilisesi'nin dayandığı ilkeleri cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz. Bu organizasyonlarla savaşmak istiyorsak, bunu kendimizin sezgisel, inanç-temelli tanrı varsayımımızı onlarınkine karşıt koyarak yapamayız. Temellerine saldırmalıyız: inancın iyi ya da en azından zararsız bir şey olduğu fikrine, tanrının iradesinin diğer dünyevi yorumlardan önce geldiği fikrine ve “hey, belki de ortalıkta dolaşıp normlara uymayan cinselliğe ya da cinsiyete sahip olanlara karşı nefret saçmak çok da havalı değildir. Hadi, bilinemez kutsalı sorgulamayalım da bu dünyayı kueerler için daha az boktan bir hale getirmeye çalışalım.” etiğine.

Açıkçası, güncel semavi dinlerin neden kueer bireylere böyle bir nefreti olduğunu anlayabilmiş değilim. Her dini durumda aynı muameleyi görmüyor ve bazı dinlerde belli ölçülerde şartlı kabul de görüyor... Antik Yunan'da Kibele'nin trans rahibeleri, Hindistan'ın Hijra'sı, bazı bağlamlarda Hıristiyanlık ve İslam'ın haremleri, İlk Uluslar inanç sistemlerindeki Çift-Ruh kimlikleri, benzer şekilde Norveç paganizminde cinsiyet sınırlarını aşanların maddi ve maddi olmayan dünya arasındaki sınırları da aşacağı inancı vb. Ama tüm bu bağlamlarda, kueer bireylere sadece ve sadece inanç sebebiyle kötü davranıldığını görebilirsiniz... trans ahali için inanç iyiye alamet etmiyor, hele ki şimdiki kültürümüzde. [Buna Türkiye'de üç bilemedin beş çocuk isteyen, kürtajı yasaklamayı kafaya takmış bir başbakanın olduğunu eklemek gerek. İslamcı hareketlerden medet ummamız için gerek koşullardan biri, örgütlü bir İslamcı hareketin bizden bağımsız bir biçimde LGBTQ haklarına yönelik kampanya örmesi olabilirdi. Bu dahi yokken Müslümanlar'ın Müslüman kimlikleri üzerinden LGBTQ haklarına sahip çıkacaklarını ummak en hafif tabirle saflıktır. Elbette Müslüman bireyler “başka güzergahlardan” bizimle dayanışmaya karar verebilirler. Bu çok önemli: Dindar kişiler, dindar oldukları için değil; insan haklarına, özgürlüğe ve adalete dair dünyevi bir görüşleri olduğu ölçüde bize yakınlar.]

İnanç, sezgilere meyillidir. Kueerlik ise daima sezgilere zıttır. Tanım gereği, varsayılan cinsiyet ve cinsellik normlarıyla çelişki içerisinde var olur. Önceki sağduyu uyarısını hatırlatayım. İnanç ve sağduyunun birçok ortak noktası vardır. “Sağduyu” bir şeyi eleştirmek yerine onu verili alır. “Sağduyu” trans kimlikleri gayri meşru ilan eder. Erkeklerin erkek olup olmadıklarını veya kadınların kadın olup olmadıklarını sorgulamayı saçma bulur. Vajina = kadın , penis = erkek, der. Eşcinselliğin sapkın ve yanlış olduğunu söyler. Ama sezgileri ve sağduyuyu öylece kabul ederek değil... sorulara, düşünmeye, farklı bakış açılarına, farklı deneyimlere, yeniden düşünmeye değer vererek, mitlere ve itikatlara ve yanlış anlaşılmalara karşı eğitim ve olgularla savaşarak... ancak bu şekilde kueer kişilerin kabul edilmesini sağlayabiliriz.


[İkinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]

Sunday, June 17, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Birinci Kısım



Giriş notu


Ekim 2011'de Kaos GL Derneği tarafından sağlık çalışanları için bir kitapçık yayınlandı. Sadece sağlık çalışanları için değil, LGBT meselesine ucundan kıyısından ilgi duyan herkes için çok değerli bilgilerin derlendiği bu kitapçığın içinde, terimler sözlüğünden soru-yanıt bölümüne, bilimsel verilerden çeşitli sağlık kurumlarının resmi açıklamalarına kadar bir dünya veri düzgünce sunuluyor.

Buraya kadar her şey yolunda. Zaten kitapçığın içerisindekilere de en küçük bir itirazım yok. Sorun kitapçığın kapağında. Kaos GL'deki yoldaşlar kitapçığa “Ne Hastalık, Ne Suç, Ne Günah! LGBT Hakları İnsan Haklarıdır.” başlığını uygun bulmuşlar. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, sonra da kitapçığı sözcük sözcük baştan okumaya karar verdim.

Kitapçığın hiçbir yerinde eşcinselliğin neden günah olmadığına dair bir argüman bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir argümanla karşılaşsam daha çok üzülürdüm. Şimdi sadece, bu başlığın neden sorunlu olduğuyla ilgili bir şeyler söylemekle yetinecektim. Derken Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı yazısıyla karşılaştım.

Aşağıda bu yazının serbest çevirisiyle beraber köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak bana yaptıkları çağrışımları bulacaksınız.




Tanrı Transları Sevmiyor.


O kimseyi sevmiyor. Zaten tanrı yok ki.

Kusura bakmayın.

Son zamanlarda trans blogosferde, tanrının trans evlatlarını sevdiği ve kabullendiği ve trans olmanın dindar olmakla (ve giderek, Hıristiyan, Müslüman veya Yahudi olmakla) çelişki içinde olmadığı yönünde bol miktarda yazıyla karşılaştım. Her ne kadar bu yazıların ardındaki motivasyonu ve insanların neden böyle bir mesaj vermek için yanıp tutuştuğunu anlasam da, yine de bunu ciddi anlamda sorunlu buluyorum ve bu konuya değinmeye kendimi birazcık mecbur hissediyorum. Demem o ki: Ben açıkça dini inançların tabiatları gereği tehlikeli ve zararlı olduklarına inanıyorum. Bizlerin, yani kueer topluluğunun; onlardan özellikle mağdur olduğumuza ve potansiyel zararlarını özellikle anlamamız gerektiğine, tehlikenin dini inanışın tanımında gizli olup o ya da bu mezhep, inanç veya kurumla alakalı olmadığına ve kimliklerimizle inançlarımız arasındaki uyumsuzluğu gidermek için tasarlanmış savunular üreterek (ya da onları cesaretlendirerek) kendimize bayağı büyük bir kötülük ettiğimize inanıyorum.

O uyumsuzluk, bir lütuftur.

Ayrıca ortada hem trajik hem de insani bir şey olduğuna inanıyorum. Bir taciz mağdurunun, uzun süre ilişkiden kaçtıktan sonra yine de bir ölçüde tacizciden affedilme ve sevgi istemesini andıran bir şey.

Mühim bir “yeni ateist” ağda yazan ve düşüncelerinin o tarafına kendini adamış bir ateist blogcu olarak, bu konuya er geç temas etmem gerekmesi hemen hemen kaçınılmazdı – her ne kadar PZ Myers ve Greta Christina gibi kişilerle kıyaslandığında oldukça tatlı dilli, çıtkırıldım, kılçıksız bir ateist olsam ve öfke ve kızgınlığımı nadiren dışa vursam da. Ama şimdi bunu yapmamın ve yaratacağı papaz olma riskini almamın sebebi şu: Geçtiğimiz hafta, tanrının trans kişilere sevgisi ya da sevgisizliği ve transgenderizm-din ilişkisi tartışmaları alışılmadık ölçüde öne çıktı. Şu anda mesele ürkünç bir arka plan gürültüsü olmaktan ziyade üzerime atlayan büyük korkunç bir canavar halinde.
[Türkiye'de 1 Mayıs'taki anti-kapitalist müslüman gençler vakası da bende aynı hissi yaratmıştı. Aslında tam da bu bağlamda bir not düşmek istiyorum. Natalie her ne kadar trans bireylere odaklanıyor görünse de, argümanını okuduğunuzda tüm LGBT, giderek tüm muhalif hareketler için geçerli olduğunu göreceksiniz.]

Bu tartışmayı başlatan yazıların ilki, Transgriot'tan muhteşem Monica Roberts'indi. Bu harika bir blog ve çok ihtiyaç duyduğumuz siyah trans kadın sesini ulaştırıyor bize. Yine de, saygı duyduğum insanlar benim son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğum fikirleri alenen savunduklarında kafamı başka yöne çeviremiyorum. [Bunu ben de Kaos GL için tekrarlayayım.] Bunun hemen ardından Liar, Lunatic Or Lorax'ta, transgenderizm ile dini uzlaştırmaya dönük bir bağlantı derlemesini içeren şu yazı boy gösterdi. Aynı gün, şahsen tanışma fırsatı bulduğum çok hoş bir kadın olan Jillian Page, Montreal Gazette'de tartışmaya katkısını koydu.

Dürüst olmak gerekirse, bu yazıyı yazmakla ilgili çok gergindim, hala da çok ama çok gerginim. Dediğim gibi, Gnu Ateistler1 ne kadar ileri gidiyorlarsa ben de o kadar çıtkırıldım oluyorum. Bazı insanların buna çok kırılacağını ve kızacağını biliyorum. Bazıları tehdit edilmiş veya saldırılmış hissedecek. Bazı yazarlarımı ve destekçilerimi yabancılaştıracağım.

Bu yanıtı planladığımı twitter'da belirtmek bile, trans topluluğundaki bazı bağlaşıklarımın (Stephen Ira ve Ira Gray gibi) aşırı öfkeli tepkilerine yol açıverdi. Kibir, entik-merkezcilik, emperyalizm, sığlık, ateizm ve dinin sınıf veya ırk bakımından manasını hiç düşünmemiş olmak, teolojinin teodize gibi daha karmaşık yönlerine dair cahillik (ki eleştirilerimle zerre alakası yoktur) ve semavi dinlerin2 kurumlarıyla dinin kendisini karıştırmakla suçlandım. (ki bu sonuncusunu hiç de yapmıyordum... dini inancın tehlikeli olduğunu düşündüğümü söylerken, tüm dini inançların tehlikeli olduklarını düşündüğümü kast ediyorum – semavi olmayan, örgütlü olmayan ve giderek çok şahsi seviyedeki dini inançlar da dahil hepsinin.)

Ama bunu konuşmalıyız. Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sorunlu ve potansiyel olarak çok tehlikeli, zararlı fikirlerin topluluğumuzca eleştirmeden kabul edildiğini ve seslendirilen eleştirel yaklaşımların yekten düşmanlıkla karşılandığını gördüğümde, bu benim değinmem gereken bir şeydir – ne kadar anlaşmazlık riski taşısa da, ne kadar arkadaş kaybedeceksem de.

Tanrının trans bireylere sevgisiyle veya dini inançların trans kimliklerle uyumuyla ilgili önermeleri sorunlu bulmamın sebebi, çoğu ana akım semavi dinlerin LGBTQ kişileri hedef göstermeleri ya da onlara zulmetmeleri gibi doğrudan ve temel değil (gerçi bu kesinlikle alakalı ve yukarıda da değindiğim üzere bunun özellikle trajik bir boyut eklediğini düşünüyorum). Öyle olsaydı, bu ayrımcılık tarihine sahip olmayan alternatif dinler sunmak, benim dini inancın bizzat kendisinin tehlikeli ve zararlı olduğu iddiama yeterli bir meydan okuma olurdu. Ve eğer öyle olsaydı, kueer kimlikleri tanıyan yeni din varyantları yaratmak yararlı ve yapmaya değer bir şey olurdu.

Ama, her ne kadar ateist hareketin genel bir kötü alışkanlığı olsa da, ben “din”i “Hıristiyanlık”la karıştırmıyorum. Duruşum, Hıristiyanlık'ı eleştirellik açısından ayrı tutmuyor. Eleştirim, dini inancın bizzat kendisine yönelik. Ve aslında, tavrım, dine herhangi bir özel veya yegane husumete değil; dini veya manevi ilan edilen inanç, fikir ve kavramlara hususi bir değerlendirme yapma hürmetini göstermeyi reddetmeme dayanıyor. Aksine bu inanç, fikir ve kavramlara, diğer tüm inanç, fikir ve kavramlara uyguladığım standartları uyguluyorum.

Kendimi öncelikle bir şüpheci, sonra bir ateist olarak tanımlarım. Şüphecilik, varsayımları sorgulamayı, tereddüt etmeyi, kuşku duymayı, başka olasılıkları hesaba katmayı anımsatan bir süreçtir. O olasılıkları kanıt ve düşünce temelinde tartar ve kesin olmayan (ve değişikliğe açık) bir sonuca ulaşırsınız. Beyinlerimizin ne derece irrasyonel ve abuk olabildikleri; görüşlerimizi neyin en akla yatkın olduğundan ziyade neye inanmak istediğimize göre temellendirmekte nasıl da acele ettiğimiz; ve algı, bakış açısı ve yorumlarımızın ne ölçüde hatalı olabildikleri göz önüne alınarak ve bunlarla başa çıkmak için tasarlanmış bir önlem sistemidir. Beyinlerimiz bir sürü tuhaf şey yapan ve onlara yüklediğimiz epistemolojik taleplerden oldukça uzağa düşen verimsiz vıcık vıcık şeyler. Yani... şüphecilik. İşe yarar.
Bu bizim düsturumuz olabilirmiş aslında. “Şüphecilik. İşe yarar.” Ne dersiniz?

Nasıl ki toplumsal cinsiyete şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak feminist olduysam, aynı şekilde kutsallık meselesine şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak ateist oldum. Bütün fikirleri aynı şekilde değerlendiririm. Ve tanrı ya da tanrılar meselesine kafa yorunca ve diğer her şeye uyguladığım standartları onlara da uygulayınca varılan nokta, tanrı inancının her ne kadar duygusal ve psiko-sosyal olarak ödüllendirici olsa da bu varsayıma güvenmek için tek bir iyi sebebine dahi bulunmadığıdır. Gözlemlenebilir dünya açısından, bu varsayımı destekleyen tek bir kanıt yok ve birçok dinin kavramsallaştırdığı şekline bolca karşıt-kanıt var. Ve “bilinemez” açısından, asla anlayamayacağımız ve gözlemleyemeyeceğimiz bakımından, endişeye mahal yok. Orada olmayabilir de gayet. “Eleştiremiyorsak baştan hiç açmamalıydık bu konuyu.”

İnanç3 şüpheciliğin zıttıdır. İnanç, “sadece bilmek”tir. İdeal şartlarda, bir kişi, gözlemlerden, olgulardan düşünce aracılığıyla sonuçlara ulaşır. Eğer yeni bakış açıları, yeni fikirler, yeni mülahazalalar, yeni argümanlar, yeni gözlemler ya da yeni gerçekler ortaya çıkarsa, sonucu adapte ederiz. İnanç tam tersi yönde gitmemizi ister. Sonuçla başlarız. Düşünce, bakış açıları, gözlemler, olgular ve yorumlar, sonucu destekleyecek şekilde yapılandırılır. Sonuçla çelişen olgular ya inkar edilir ya da ana sonuçla örtüşene kadar yeniden yorumlanıp yeni çerçevelere oturtulur. Örneğin eğer başlangıç sonuç, tanrının erkeği ve kadını yarattığı ve bir erkeğin kadın kıyafeti giymesinin günah olduğuysa, o zaman trans olduğunuzu fark etmek sizi inancınızın OLMASI GEREKENiyle çelişkiye düşürür. Böylece başlangıç sonucunuzu yeniden gözden geçireceğiniz, giderek bütün bu tanrı hikayesinin tam da öyle olmayacağını kabul edeceğiniz yerdee, ya olguları adapte edersiniz (trans kimliğinizi bastırarak ve normlara uyum sağlamayı deneyerek) ya da bakış açınızı yeniden yorumlayıp çarpıtarak her şeyin bir şekilde yerli yerine oturmasını sağlarsınız. Sizi böyle yarattı çünkü sizi seviyor. Sizi böyle yarattı çünkü sizin iradenizi test ediyor. Sizi böyle yarattı çünkü acı çekmek sizi ona yaklaştırıyor. vb.

İnanç tehlikelidir çünkü düşüncenin tersidir. Çünkü bilinçli olarak düşünceyi susturur, durdurur ve bastırır. Bizden öylece kabullenmemizi ve sorgulamamamızı ister. Kanıtın gereksiz olduğunu söyler. Eleştiriler “üstü” bir görüşe dönüşür. Dolayısıyla o inanca dayalı olarak yapılan hiçbir eylem, sonuçlarını, tehlikeleri ya da kimlere zarar verdiğini düşünmek durumunda değildir. Bizleri hata yapmaktan alıkoyan tüm alışageldik düşünsel ve etik önlemler kenara atılır. “Sadece bilirsiniz.” Tıpkı George W. Bush'un Irak'ın işgalinin yapılacak doğru şey olduğunu “sadece bilmiş” olduğu gibi.

Ben dinin tüm kötülüğün kökeni olduğunu düşünmüyorum. Ancak mutlak kesinliğin, büyük bir kısmının kökeni olduğunu düşünüyorum. Hata yapma ihtimalinizi kabul edememek, korkunç şeyler yapmaya giden en kısa yoldur. İnanç, bilinçli olarak, bizleri mutlak kesinlikten koruyan mülahazalaları ve kontrol mekanizmalarını baskılar.

Sorgulamak son derece önemlidir, tıpkı fikirlerimizi adapte edebilmek gibi. Uzun, ama çok uzun bir süre boyunca, inanç yoluyla kabul edilmiş temel varsayım, insanların iki ayrık cinsiyete ayrıldığıydı. Biz trans bireyler, bu incelenmemiş varsayımı korumak adına verilen zarar ve çekilen acıların derinlemesine farkındayız. Birçok durumda incelenmemiş varsayımların tehlikesini, sorgulamanın önemini ve görüşlerimizi gözden geçirmeye açık olmayı kabul ederken; konu tinsel meselelerle ilgili olunca tamamen karşı pozisyona geçip inanca, “sadece bilme”ye kucak açmak neden? Hani mesela, nasıl oluyor da başkaları penisin var diye erkek olduğunuzu ya da vajinanız var diye kadın olduğunuzu “sadece biliyorlar” (“Sağduyu böyle söyler!”) ? Dini görüşleri diğerlerinden ayıran ve onları değerlendirirken farklı standartlar uygulanmasına yol açan nedir? Neden onlara özel bir hürmet gösterelim? Sırf insanların güçlü duyguları var diye mi? Kimileri de translara karşı çok güçlü bir nefret duygusuna sahip.


[Birinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]


1  Yeni Ateizm üyelerinin bazılarının görüşlerine “yeni” hiçbir şey olmadığı düşüncesinden hareketle kendilerine daha uygun gördükleri bir söz.
2  “Abrahamic religion” sözünü “semavi dinler” olarak çeviriyoruz. Çok uygun olmadığını kabul etmekle beraber, Türkiye'de görece genel kabul görmesinden hareketle bu çeviriyi tercih ettik.
3  Burada ve devamında “faith” sözcüğünü “inanç” olarak çevireceğiz.

Sunday, January 22, 2012

Trans Kadınlar Hakkında 13 Mit ve Yanılgı: 3. Kısım

Bu yazı Queereka.com'da kendisi de trans bir kadın olan Natalie Reed tarafından yazılan13 myths andmisconceptions about transwomen” isimli makalenin üçüncü ve son kısmıdır (diğer kısımlar Skepchick.org'da yayınlanmıştı).

Yazının Out for Beyond'daki ilk kısmı burada, ikinci kısmı da şurada.

     8. Kadın bedenini sahipleniyorsunuz


Bunu yapmak için önce başka birinin kimliğine sahip olmamız lazım. Biz kadın bedenine el koymuyoruz. Biz kendi kimliğimizi ifade ediyoruz. Bu kendimizi “Öteki” olarak ifade etme ya da öykünme çabası değil, bizler “Kendi”mizi daha dürüst ve doğru ifade etmeye çalışıyoruz. Yeni ya da başka bir insana dönüşmüyoruz. Daha çok kendimiz oluyoruz. Bir maske takmıyoruz, bir maskeyi çıkarıyoruz.

Sahip çıkılan ya da etkilenen SİZİN bedeniniz ya da cinsiyetiniz değil. Biz sadece kendimizi biraz daha ait olduğumuz yerde hissetmeye çalışmak için kendi bedenlerimiz, kendi cinsiyetimizle ilgili kararlar alıyoruz... Bunlar bizim yapacağımız seçimler. Beden bizim seçim bizim, değil mi ama?



     9. Neden kendinizi olduğunuz gibi kabul etmiyorsunuz? Neden olduğunuz gibi yaşamayı öğrenmiyorsunuz?


Bu yanılgının ardında genellikle durumumuzu estetik operasyon ya da yeme bozukluklarına benzetmek yatıyor.

İnsanlara, bedenlerini kabul etmeleri ve kendilerinden nefret etmemeleri için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiriz. Kişinin kendini kabul etmesinin, akıl sağlığı ve iç huzuru bakımından ne kadar önemli olduğunu gösteririz. Fiziksel görünümle ilgili sorunlarla başa çıkmanın en uygun yolu terapi ve kişinin kendini kabullenmeye çalışmasıdır, estetik operasyonlar ya da yeme bozuklukları gibi takıntılar geliştirmesi değil.

Ama cinsiyetten duyulan rahatsızlık bir “fiziksel görünüş sorunu” kadar basit değildir, ayrıca terapi ve psikotropik ilaçlara cevap vermediği kanıtlanmıştır. Bir insanın bedeniyle ilgili belli makul beklentileri olabilir ve benlik saygısıyla fiziksel görüntüsü arasında tıbbi çözümlere başvurulması gereken uyuşmazlıklar da olabilir.

Örneğin vücudu ciddi bir şekilde yanmış birine yapılan deri naklini, psikolojik ve sosyolojik olarak aşırı rahatsızlık yaratan bir biçim bozukluğuna sahip birinin olduğu estetik ameliyatı ya da bir uzvunu kaybetmiş biri için kullanılan protezi düşünün. Bu gibi durumlarda sadece kendini olduğu gibi kabul etmesini öğretmeyiz. O da sürecin bir parçası elbette (cinsiyet değiştirmede olduğu gibi), ama tıbbi müdahaleyi de sağlarız ve bunu sorgulamaz ya da buna duydukları arzuyu küçümsemeyiz. Tek istedikleri görece daha makul bir bedensel bütünlük. Bu makulluk kişisel bakış açıcıyla ilgili olsa da yine de yadsınamaz.

Kendinize şunu sorun: bir kaza sonucu genital organlarınızı kaybetseniz ya da biçimi bozulsa, protez ya da estetik operasyon istediğiniz için sizi eleştiren birilerinin olmasını ister miydiniz? Bir insanın içsel cinsiyet ve cinsellik algısıyla uyumlu bir bedene sahip olmak istemesi son derece anlaşılır ve sahip olmadan yaşaması çok zor bir şeydir.

Dahası bu tip prosedürlerin ve cinsiyet dönüşümünün, özel, tanımlı varış noktaları ve amaçları vardır. Yeme bozuklukları ve estetik operasyonların öyle değil. Ciddi psikolojik fiziksel komplekslere sahip biri tahminen asla yeterince güzel ve yeterince zayıf hissedemeyecektir. Mutsuz kalmaya devam edecektir ve fiziksel değişimler altta yatan sorunu çözemeyecektir. Yanıklar veya biçim bozuklukları için geçirilen kozmetik süreçlerin ve cinsiyet dönüşümünün bir sonu vardır ve bu süreçler hastaya kalıcı ve büyük bir psikolojik ve duygusal yarar sağlayarak hastanın sağlığını belirgin şekilde iyileştirirler.

Çoğu tıbbi süreç sadece yaşamı devam ettirmek için değildir. Kişinin refahını ve yaşam kalitesini arttırmakta da işe yararlar. Dönmenin de sağladığı budur … bir bireye isteyebileceği makul kalitede bir yaşam sağlamak. Diğer başka hiçbir işlem ya da tedavinin, Cinsiyet Kimliği Rahatsızlığının kişinin zihinsel sağlığında neden olduğu zarara yardımı ya da etkisi kanıtlanmamıştır.


     10. Gerçekten bir kadın olmadın. Bu işlem sadece kozmetik. Teknik olarak hala bir erkeksin.

Buna dair yazdığım daha uzun bir yazıyı şurada bulabilirsiniz. (İngilizce)

Özetlemek gerekirse: cinsiyetin genetik tanımını, fiziksel tanımının diğer tüm yönlerinin (hormonlar, ikincil cinsel karakterler, genital biçim vb.) ötesinde önemsemeyi gerektirecek geçerli bir neden yok. Aslında kromozomlar insanların cinsiyet farklılıklarında düşündüğümüz kadar fazla rol almıyorlar. Y kromozomu DNA'sının tek gerçek fonksiyonu eşey organlarını testise çevirmek. XX hücrelerde, X kromozomlarından biri deaktive edilir. Yani, bir “dişi” ve “erkek” hücresi arasında gerçek bir işlevsel fark yoktur. İnsanlardaki cinsiyet farklılığı genetik bazlı değil hormonal bazlıdır.

“Kozmetik” olarak kadın olmaya gelince... bir trans kadının ikincil cinsiyet karakteristikleri cis [Doğumlarından itibaren sahip oldukları cinsiyetle cinsiyet kimlikleri uyumlu olan kişiler. - çev.n.] bir kadınınkinden temelde farklı değildir ve tamamen aynı fiziksel süreçle oluşurlar. Eğer benim göğüslerim “kozmetik” olarak addedilecekse, herhangi bir kadının göğüsleri için de aynı şey söylenebilir.

Birinin “gerçekten” kadın olup olmadığını söyleyebileceğimiz tek bir değişken yok. Böylesi herhangi ayrı bir özellik, kimi cis kadınların da kategori dışına itilmesini gerektirebilir. Trans kadınların taşımadığı, cis kadınların taşıdığı bazı özellikler olacaktır ama o özellikleri taşımayan cis kadınlar da olacaktır her zaman. Tüm cis kadınların içinde olup trans kadınları dışarıda bırakacak öyle bir “kadın” tanımı yok. Tabi “sadece cis kadınlar gerçekten kadındır çünkü trans kadınlar gerçekten kadın değildir” gibi totolojiler hariç. “Kadın”ın anlamlı ve tutarlı tüm tanımlarına trans kadınlar da dahildir.


     11. Zenneler, transeksüeller, transgenderlar, karşı cinsin kıyafetlerini giymekten hoşlananlar, ne fark var?

Öncelikle “transgenderlar” demeyin. Sıfatı isimleştirmek kategoriyi kişinin üzerine koyuyor. “Trans kadın/erkek/kişi” diyin.

Transgender kavramı, cinsiyet ve cinselliğin normlarından belirgin şekilde farklılaşanların altında toplandığı bir şemsiyedir. Zenneler, transeksüel kişiler, karşı cinsin kıyafetlerini giymekten hoşlananlar, transvestik fetişistler, trans-erkeksi ya da trans-kadınsı olarak tanımlananlar, cinsiyetini sorgulayanlar vb. bunların hepsini kapsar.

Transeksüel, özellikle, genelde hormon yenileme tedavisi ve/veya genital biçimlendirme ameliyatı, isim ve belgelerini değiştirmek gibi yasal ve sosyal değişimler geçirerek, cinsiyet ifadesini (kıyafetlerinni, makyajını vs.) değiştirerek, ses eğitiminden geçerek ve saire tamamen bir cinsiyetten öbürüne geçen kişiler için kullanılır.

“Trans kadın”da olduğu gibi “trans” sıfatı genellikle transeksüel anlamına gelir ama zaman zaman trans gender için de kullanılır. Genelde içerikle beraber netleşir. Örneğin bu makalede transeksüel kadınlar için kullanılmıştır.

Zenneler performans amaçlı ya da eğlendirmek için abartılı ve yapay biçimde kadın gibi giyinen (her zaman değil ama kimi zaman gey olan) erkeklerdir. Genelde fiili olarak kadın oluşa çok az vurgu vardır, onun yerine gösterişli ve eğlenceli bir kılık söz konusudur. Bu bir cinsiyet rolleriyle oynama eylemidir, kişinin daha derindeki benlik algısının ifadesine dayanan bir eylem değildir. Bir zenne kadın karakteri geliştirebilir ama (neredeyse her zaman) cinsiyet kimliği olarak erkektir.

Karşı cinsin kıyafetlerini giymekten hoşlananlar, çeşitli sebeplerle kimi zaman kadın kıyafetleri giymeyi ve kadın aksesuarları kullanmayı ve kendini kadın gibi takdim etmeyi tercih eden erkek cinsiyet kimliğine sahip erkeklerdir. Kendini karşı cins olarak takdim etme eylemi geçicidir ve kendi “gerçek kimliklerini” yansıtmaz.

Transvestik fetişistler ise, kendilerini karşı cins olarak sunmaktan erotik bir haz alıp bu şekilde uyarıldığından cinsel arzuları doğrultusunda kadın kıyafetleri giymekten hoşlananlardır. Onlar da erkek cinsiyet kimliklerini korurlar ve karşı cins sunumu geçicidir.


Bunlar önemli ayrımlardır. Cidden.




     12. Transeksüellik sadece modern tıbbın bir uydurması, Batı kültürünün bir semptomu.

Hormon yenileme tedavisi ve genital biçimlendirme ameliyatı, uzun süreli bir insan problemine cevap vermek ve iyileştirmek için geliştirilmiş modern tıbbi tedavilerdir.

Cinsiyet değişkenliği, her zaman sosyal olarak kabul edilen ve yer verilen bir olgu değildir. Bazı toplumlarda bazen çok özel şekillerde yeri vardır ve insanlık tarihi boyunca hemen hemen her kültür ve toplumda gerçekleşmiştir.

Birçok kültür aslında oldukça toleranslı ve kabul edici olmuştur. Hatta bazılarında trans kimliklerin özellikle kutsanmış, şanslı veya güç sahibi olduğu bile düşünülür. Örneğin Kuzey Amerika'nın kimi ilk uluslarındaki şamanik “iki ruhlu” varlıkların rolü, antik Yunan'daki Kibele'nin rahibeleri, Tayland'daki hem saygı duyulan hem de istenmeyen Kathoey, İngiliz kolonisi olmadan önce (ki bu cinsiyet değişkenliğine karşı İngiliz tavırlarını da beraberinde getirmiştir) Hjira'nın Hindistandaki olumlu sosyal konumu vb.

Cinsiyet değişkenliği insanlar varoldukça var olmuştur. Transeksüellik buna karşılık gelen ve fiziksel cinsiyeti ile cinsiyet kimliği arasındaki güçlü ahenksizliğin mağdur ettiği insanların ihtiyaçlarına cevap veren görece yeni bir seçenektir. Transeksüellik bizi yaratmadı, bize dolu, mutlu, anlamlı yaşamlar yaşama ve bedenlerimizle mutlu olma imkanı verdi.




     13. Kadınların alanlarına sızıp güvensiz hissetmelerine neden oluyorsunuz.

Bir kere, bizler de kadınız. Bunda bir anlaşalım.

Cis bir kadının, trans bir kadınla aynı tuvalette ya da değişme kabininde (ya da her neyse) bulunmaktan ötürü nasıl ve neden bir rahatsızlık duyacağından, ayrıca hissedilen riskin, trans kadınların erkeklere ayrılmış tesisleri kullanmaya zorlanması durumunda duyacakları aşırı rahatsızlığa ve hakiki riske ağır basıp basmaması gerektiğinden emin değilim.

Sürekli denk geldiğim bir argüman da “peki bazı erkek tecavüzcüleri ya da çocuk tacizcilerini ya da sapıkları biraz ruj sürüp transgender olduklarını iddia ederek kızlarınıza cinsel saldırıda bulunmaktan alıkoyan ne olacak!” (burda korkutucu kilise orgu müziği girer!)

Pekala...böyle bir olay hiç ama hiç yaşanmadı. Böyle bir suçu işlemek için hiçbir erkek transgender kılığına girmedi. Ve eğer derdiniz cinsel saldırı ve sapıklıksa hedef almanız gereken bu eylemlerin kendisidir, bunlara karşı politikalar geliştirmeli şeytanlaştıracaksanız o insanları şeytanlaştırmalısınız. Masum trans insanları, vahşi ve varsayımsal bir hayal üzerinden cezalandırmayın.

Lezbiyenlerin kadın tesislerini kullanmasını da sapık olabilecekleri gerekçesiyle yasaklar mıydınız? Hayır, büyük ihtimalle yasaklamazsınız ve istatistiksel olarak lezbiyenlerin böyle bir ortamda cinsel saldırıda bulunmaları hiç olası değildir. Trans kadınlar için de öyle... Yazının önceki kısımlarındaki libidomuzla ilgili kısmı hatırladınız mı? Penisimiz olsa bile erekte olmakta ne kadar zorlanacağımızı?


Eğer cinsel saldırıları engellemek gerçekten çok ilgilendiğiniz bir konuysa lütfen kadınları küçük gören ve bedenlerini insanlıklarının önüne koyan kadın düşmanı kültürü imha etmeye odaklanarak işe başlayın.

Feminist topluluk içerisinde de buna dair pek çok öfke ve tartışma var. Hemen ilk aklıma gelen örneklerden biri “Kadın-doğan-kadın” politikası uygulayarak transları dışlayan Michigan Womyn Müzik Festivali (gerçi trans erkeklerin katılmasına ve performans sergilemesine izin veriyorlar). Gerekçelerinin çoğu bize kadınlar tuvaletine ve soyunma odalarına girmeyi yasaklayan Hristiyan sağınınkilere benziyor: biz gerçekte erkekmişiz ve bu bulunduğumuz ortamı güvensiz yapıyormuş (ve yine, bu iddiayı destekletecek hiçbir veri yok), erkekleri trans kadınlar olarak kılık değiştirip katılmaktan ne alıkoyacakmış vb.

Ama ayrıca daha karmaşık sorunlar da var. Bunlardan bir tanesi feminizmin bazı kollarında genel bir transfobik tavır olması (özellikle radikal feminizmde)... Cinsiyet ikiliğini dayattığımız kanısı (ki bu “neden kendinizi olduğunuz gibi kabul edemiyorsunuz ki” zamazingosu ve cinsiyet kimliğiyle cinsiyet ifadesini karıştırmakla da alakalı), toplumsal cinsiyet dediğimiz şeyin “sadece bir toplumsal sözleşme” olmasına rağmen sahip olduğumuz cinsiyete tamamen bağımlı olduğumuz ve onun ötesine geçemeyeceğimize dair garip iki yüzlü cinsiyet-özcü ısrarcılık, ve daha birçok biyo-özcü iddia (“tecavüz Y kromozomunda kodlanmıştır” gibi...ciddiyim, bu iddiayla karşılaştım), vb.

Kimi zaman kız çocukluğu dönemimiz ve beraberinde gelen sosyal cinsiyet uyumu eksik olduğundan kadınsı deneyimleri muhtemelen anlayamayacağımızda da ısrar ediliyor. Bu bir bakıma doğru...kadın yaşamının belli bazı tecrübe etmediğim ve edemeyeceğim yönleri var. Ama bu her kadın için geçerli. Herkesin tıpatıp aynını tecrübe ettiği evrensel ve değişmez bir kadınlık öyküsü yok. Herhangi belirli bir şeyin eksikliğinin, kişinin “gerçekten” kadın olamayacağı anlamına geldiğini ve kadınlığı anlayamayacağını iddia etmek birçok cis kadını da dışlamak anlamına gelecektir.

Tüm bu sanılar, eğip bükülüp, entellektüel akrobasi sergileyerek, aslında tam da temel feminist ilkelere zıt gidiyor olsalar da feminizmlerinin birer uzantısıymış gibi göstermeye çalışarak transfobilerini gizleme çabası olarak görünüyor bana... Toplumun bize sahip olduğumuz anatomiyle yapmamız gerekenlerin ne olduğuna dair söyledikleriyle uyuşmak için yaşamlarımız, seçimlerimiz, kimliklerimiz ve bedenlerimizle ne yaptığımız dış kuvvetlerce dikte edilmemeli ya da zorla benimsetilmeye çalışılmamalı.

Biyoloji alın yazısı değildir. Hatırladınız mı?

--

Özetle, neredeyse tüm yanılgılar bizlerin gerçekten erkek olduğumuz varsayımından ve bizim, bizim yaşamlarımızın, önerilerimizin ve seçimlerimizin erkek temelli bir bakış açısıyla ele alınmasından kaynaklanıyor. Bir erkeğe ilgi duyan bir kadın gey değildir. Bir kadının kadın olarak var olması geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmez ya da bu rollerin yıkılması o kadının yokolmasını sağlamaz. Bir kadından, basitçe erkek bedenini istemesi beklenemez. Bir kadın kadınlığa el koyuyor ya da kadınların alanlarına sızıyor diye suçlanamaz. Bir kadının bedeni ve onu kadın yapan yönleri sadece kozmetik değildir.

Eğer çürütülmesi diğer tümünün yokolmasını sağlayacak bir mit varsa o da bizim cinsiyetimizin meşru olmadığı sanısıdır. Bizler kadınız. Sadece böyle düşünün, anlayacaksınız.


EKLEME: Karşı cins gibi giyinmekten hoşlananların kendilerini karşı cins gibi sunma eylemlerinin “gerçek benliklerini” yansıtmadığını söylemiştim, daha açıklayıcı olmam gerekirdi: Karşı cins gibi giyinmekten hoşlananların (trans kadın olup bunu inkar ederek kendisinin sadece karşıt cinsin kıyafetlerini giymekten hoşlandığını iddia edenleri ayrı tutuyorum) kendilerini kadın olarak takdim edişleri/ kadın kişilikleri erkek kimliklerinden DAHA doğru değildir. Her ikiside kişinin kendi benlik algısının bir parçasıdır. Ama hakikaten karşı cinsin kıyafetlerini giymekten hoşlananlarla bir trans kadın arasındaki temel fark, kadın kimliği gerçekken erkek kimliğinin de sahte olmamasıdır. Tersine, erkek kimlik hala kişinin kaçınılmaz olarak döndüğü birincil ifadesidir.

Tekzip: Bu yazıda cesaret ve anlaşılırlık adına sadece trans kadınlara odaklanmayı seçtim. Niyetim trans erkeklerin kültürel olarak görmezden gelinişlerine katkıda bulunmak değil ve onların seslerinin, deneyimlerinin ve kimliklerinin de duyulmayı ve anlaşılmayı hak ettiklerine inanıyorum. Cis okurlardan, burada yazılanların çoğunun transeksüeller için genelde geçerli olduğunu akıllarında bulundurmalarını istiyorum.



Yazar hakkında: Natalie Reed yalnız gecelerini Skepchick ve Queereka.com için blog yazıları hazırlamakla geçiren bir skeptik. Lisans eğitimini 2007 yılında bitirmiş. İlgi alanları arasında dilbilim, feminizm, sinirbilim, şiir, Doctor Who ve My Little Pony bulunuyor. Twitter adresi @nataliereed84. Y kromozomuyla doğmuş olsa da kıçını tekmelediği kesin.