Showing posts with label Türkçe. Show all posts
Showing posts with label Türkçe. Show all posts

Wednesday, November 27, 2013

DUYURU / ANNOUNCEMENT

Sevgili Out For Beyond takipçileri, severleri, okurları,

Biz artık buralarda durmamamız gerektiğini fark ettik. Bu nedenle bundan sonra yepyeni yerimizde düşündüklerimizi, kızdıklarımızı, anlatmak istediklerimizi, öfkemizi, umudumuzu yazmaya devam edeceğiz.

"Nedeni nedir? Nereye gidiyorsunuz yahu?" derseniz, sizi şuraya davet ediyoruz.



Dear followers, visitors, readers of Out for Beyond,

We decided that it is time for us to move. We are moving to a new place, where will continue writing our thoughts, anger, curiosities and hopes.

If you want to know why and where we go, we invite you here.


Sunday, November 10, 2013

Okyanus Bozulmuş

Bu yazı, Avustralya'daki Newcastle Herald gazetesinde 18 Ekim 2013 tarihinde “The ocean is broken” başlığıyla yayınlanan, Grey Ray'in Ivan Macfadyen'le yaptığı röportajın çevirisidir.

Out For Beyond için çeviriyi yapan Feyza'ya teşekkürler.

---

 Bu yolculuğu tüm öncekilerden farklı kılan, sessizlikti.

Tam olarak sesin yokluğu değil.

Rüzgar yine yelkenleri savuruyor ve halatların arasında ötüyordu. Dalgalar yine teknenin fiberglas gövdesine çarpıyordu.

Ve başka birçok ses daha vardı: Tekne çöp parçalarına çarptıkça gelen boğuk vurma ve çizilme sesleri.

Eksik olan şey, önceki tüm yolculuklarda tekneyi saran deniz kuşlarının sesleriydi.

Kuşlar yoktu, çünkü balıklar da yoktu.

Tam 10 yıl önce, Newcastle’lı yatçı Ivan Macfayden Melbourne’dan Osaka’ya aynı rotadan giderken, Brisbane ve Japonya arasındaki okyanusta balık tutmak için tek yapması gereken yemli bir olta atmak olmuştu.

Yolculuğun o 28 günlük bölümünde büyükçe bir balık yakalayıp pilavla yemediğimiz tek bir gün olmadı,” diye anımsıyor Macfayden.

Fakat bu kez, deniz yolculuğunun o uzun kısmında toplam yalnızca iki balık tutabildiler.
Ne balık, ne de kuşlar. Neredeyse hiçbir yaşam belirtisi yoktu.

Yıllar geçtikçe bütün o kuşlara ve seslerine alışmıştım. Tekneyi takip ederlerdi, bazen bir süre yelken direğine konar sonra tekrar uçup giderlerdi. Sürülercesini görürdünüz, uzaklarda deniz yüzeyi üzerinde uçar ve sardalyalarla beslenirlerdi.”

Ama bu yılın Mart ve Nisan aylarında, ıssız okyanusta hızla ilerleyen teknesi Funnel Web’i saran sadece sessizlik ve kasvetti.

Ekvatorun kuzeyinde, Yeni Gine’nin yukarısında, okyanus gezginleri uzaktaki bir resifte çalışan büyük bir balıkçı gemisi gördüler.

Bütün gün oradaydı, ileri geri taradı denizin dibini. Büyük bir gemiydi, ana gemi gibi,” diyor Macfayden.

Ve gemi bütün gece çalıştı, büyük projektör ışıkları altında. Sabah Macfayden, yardımcısının telaşla geminin suya bir sürat teknesi indirdiğini seslenişiyle uyandı.

Tabii ki endişelendim. Silahsızdık ve bu sularda korsanlar gerçek bir tehdit oluşturuyor. Eğer bu adamların silahı varsa başımız büyük dertte diye düşündüm.”

Ancak gelenler korsan değildi, en azından alıştığımız anlamda. Sürat teknesi yaklaştı, ve içindeki Melanezyalılar meyve ve reçel kavanozlarından oluşan hediyeler sundular.

Ve bize beş büyük çuval dolusu balık verdiler. Çeşit çeşit güzel, büyük balıklardı. Bazıları tazeydi, ama bazıları belli ki bir süredir güneş altında kalmıştı.”

Onlara bütün bu balıkları kullanmamızın mümkün olmadığını söyledik. Sadece iki kişiydik, ve hepsini saklayacak ya da depolayacak doğru düzgün bir yerimiz yoktu. Onlarsa omuzlarını silkip kullanmadıklarımızı denize dökmemizi söylediler. Kendileri öyle yaparmış.”

Bunların bir günlük yan avın çok küçük bir bölümü olduğunu söylediler. Yalnızca orkinosla ilgilendiklerini, geri kalan her şeyin onlara göre çöp olduğunu söylediler. Hepsi öldürülüp çöpe atılıyordu. Gece gündüz o kayalığı trolleyip yaşayan ne varsa söküp aldılar.”

Macfayden’in içini üzüntü kapladı. Bu, ufkun ötesinde görünmeden çalışan sayısız balıkçı gemisinden sadece biriydi, ve çoğu aynı şeyi yapıyordu.

Tabii ki deniz ölmüştü. Tabii ki yemli oltaları hiçbir şey yakalamıyordu. Yakalanacak hiçbir şey yoktu.

Eğer bu iç karartıcı geliyorsa, daha da kötüsü var.

Yolculuğun bir sonraki kısmı Osaka’dan San Francisco’yaydı, ve bu yolculuğun çoğu boyunca içlerindeki kasvete mide bulandırıcı bir dehşet ve biraz da korku karıştı.

Japonya’dan ayrıldıktan sonra, sanki okyanusun kendisi ölmüş gibiydi,” diyor Macfayden.

Neredeyse hiçbir canlı görmedik. Bir tane balina gördük, yüzeyde aciz bir şekilde yuvarlanıyordu ve başında büyük bir şişlik vardı. Bayağı rahatsız ediciydi.

Hayatım boyunca okyanusta çok mil katettim, ve kaplumbağalar, yunuslar, köpek balıkları, beslenen büyük kuş grupları görmeye alışığım. Ama bu sefer 3000 deniz mili boyunca görülecek hiçbir canlı yoktu.”

Kaybolan yaşamın yerinde şaşırtıcı miktarlarda çöp vardı. 

Bir kısmı iki yıl önce Japonya’yı vuran tsunaminin sonucuydu. Dalga kara üzerine geldi, inanılmaz bir miktar yük alıp denize taşıdı. Ve taşıdıkları hala burada, baktığınız her yerde.”

Birleşik Devletler’e olan yolculuk için Hawaii’de tekneye binen Ivan’ın kardeşi Glenn, “binlerce ve binlerce” sarı plastik şamandıraya hayret etti. Sentetik halat, balık ağı ve oltalardan oluşan kocaman düğümler. Milyonlarca polistiren köpük parçası. Ve her yerde yağ ve petrol tabakaları.
Ölümcül dalga tarafından koparılmış ve hala denizin ortasında kablolarını peşlerinden sürükleyen sayısız tahta elektrik direği var.

Eskiden, rüzgarsızlıktan yavaşladığında motorunu başlatıverir öyle devam ederdin,” diyor Ivan.
Bu kez değil.

Birçok yerde, pervanemize halat ve kablo yığınları dolanır diye korktuğumuzdan motorumuzu çalıştıramadık. Okyanus ortasında bu duyulmamış şeydir.

Eğer motoru çalıştırmaya karar verdiysek bunu gece yapamazdık, sadece gündüz ve teknenin başında biri çöplere dikkat ederken yapardık.

Hawaii’nin yukarısındaki sularda teknenin baş tarafından suyun derinliklerine kadar görebilirsiniz. Çöplüğün sadece yüzeyde olmadığını, aşağılara kadar indiğini gördüm. Ve her boyda çöp var, meşrubat şişesinden büyük bir araba veya kamyon boyunda parçalara kadar.

Ucu sudan dışarı çıkan bir fabrika bacası gördük, yüzeyin altında hala kazan gibi bir şeye bağlıydı. Dalgaların üzerinde öylesine yuvarlanan konteyner gibi bir şey gördük.

Atık parçalarının etrafından dolanıp durduk. Bir çöplüğün arasından yol almak gibiydi.

Güvertenin altında sürekli bir şeylerin teknenin gövdesine çarptığı duyuluyordu, ve sürekli çok büyük bir şeye çarpmaktan korkuyordunuz. Gövdenin her tarafı görmediğimiz parçalar yüzünden çizilmiş ve içine göçmüştü.”

Plastik her yerdeydi. Şişeler, torbalar ve hayal edebileceğiniz her türlü atılabilir ev araç gereci; kırık sandalyelerden faraş, oyuncak ve kaplara kadar.

Ve bir şey daha. Teknenin yıllarca deniz ve güneşten solmayan göz alıcı sarı boyası, Japonya tarafındaki sularda bir şeyle reaksiyona girip garip ve daha önce görülmemiş bir şekilde parlaklığını yitirdi.

Newcastle’a dönüşünden sonra, Ivan Macfayden hala yolculuğun verdiği şok ve dehşeti kabullenmeye çalışıyor.

Okyanus bozulmuş,” diyor, inanamazlık içinde başını sallayarak.

Problemin büyüklüğünün, ve hiçbir örgüt veya hükümetin bu konuda bir şey yapmak ister gibi görünmediğinin farkına varan Macfayden, fikir arayışı içinde.

Yardım edebilecekleri ümidiyle hükümet bakanlarına yönelik lobi faaliyeti yürütmeyi planlıyor.
Daha acil olarak, Avustralya’nın başlıca okyanus yarışlarının organizatörleriyle görüşüp, gönüllü yatçıların çöp ve deniz yaşamını denetlediği uluslararası bir projeye katılmalarını sağlayarak yatçıların desteğini almaya çalışacak.

Macfayden bu projeye ABD’deyken, yatçılardan günlük bir form doldurmalarını ve radyasyon testi için örnek toplamalarını isteyen Amerikalı akademisyenlerin isteğine cevaben katıldı. Radyasyon, Japonya’daki tsunaminin ve bunu takip eden nükleer santral arızasının ardından ciddi bir endişe.

Onlara neden bir filonun gidip kirliliği temizlemesini talep etmediğimizi sordum,” diyor Macfayden.

Ama bu işi yapmak işin yakılacak yakıtın çevreye vereceği zararın çöpleri olduğu yerde bırakmaktan daha kötü olacağını hesapladıklarını söylediler.”

Tuesday, November 5, 2013

İklim krizini görmezden gelmek imkansızlaşıyor. ya da Güneş balçıkla sıvanmaz.


Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 8



İklim krizi, Eylül'ün sonunda Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu'nun yayınlanmasıyla kısmen de olsa gündemimize girmeyi başardı. Raporun sunulmasına saatler kala Marshall Adaları tüm ülkelere acilen harekete geçme çağrısı yaptı. Peki ama, Pasifik Okyanusu'ndaki ada devletlerinin ortak olarak hazırladıkları Majuro bildirisinde de bahsettikleri bu acil sorun ne?

Bu acil hayati mesele, eğer Maldivler'de yaşıyorsanız tüm kentinizin deniz seviyesinin yükselmesi sebebiyle sular altına kalması anlamına gelen küresel iklim değişimi.
Maldivler

Ama durumun acili yetini görmek için bir ada devletine yaşıyor olmanız gerekmiyor. Ağustos ve Eylül aylarında gerçekleşen dört büyük hava olayını fark etmek de yetebilir: Afganistan ve Pakistan'da on binlerce insanı etkileyen ve 130 kişinin hayatını kaybettiği sel felaketi, Rusya'da binlerce insanı evinden eden sel, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde 600 kilometrekarelik bir alanı ortadan kaldıran dev orman yangını ve Peru'da yüz binlerce insanı etkileyen ve on bölgede acil durum ilan edilmesine sebep olan kar fırtınaları.

Tüm bu ülkeler ne kadar uzak, değil mi? Yağış rejimindeki değişiklikler sebebiyle Batı Amerika, Amazonlar ve Orta Doğu'nun kuraklaşacağını söyleyen araştırmayla ilginizi çekebilir miyiz? Peki ya iklim değişiminden etkilenecek ilk on şehir arasında İstanbul ve İzmir'in de olduğunu söylesek?

Bu yazıda, Ağustos ve Eylül aylarında iklim krizinin gündeminde neler olup bittiğini özetleyeceğiz. Dilerseniz küresel iklim değişimiyle ilgili temel bilgileri ve son IPCC raporunu kısaca açıklamaya çalıştığımız “Küresel İklim Değişimi ve IPCC raporu: 'Eşi benzeri görülmemiş' bir sorun.” yazısıyla başlayabilirsiniz. Biz, en güncel gelişmelerini okumanın durumun ciddiyetine varmak açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Hatta, (yukarıdaki tümceler dahil) tüm bu yazının ham maddesinin sadece ve sadece iki aydan ibaret oluşu da, Marshall Adaları devlet başkanının aciliyet çağrısını destekliyor.


Küre Isınıyor ve Aşırı Hava Olayları Artıyor.


Şu anda bahsettiğimiz iklim değişimi, son 65 milyon yıldır görülmüş en hızlı değişimlerden bile 10 kat daha hızlı gerçekleşiyor. Grönland'ın bu yüzyılın sonuna kadar yeşille kaplanacağı tahmin ediliyor. Avrupa'nın sıcak bölgeleri, ortalama ısınmadan dört kat daha hızlı ısınıyor. Yeni Zelanda tarihinin en sıcak kış mevsimini geçiriyor. Kuzey Amerika'da sıcaklık rekorları sanayi devrimi öncesine kıyasla 4 kat sık yaşanıyor.

Küresel ısınma, atmosferde fazla ısı enerjisi birikmesi yoluyla aşırı hava olaylarının artmasına sebep oluyor.1 Fosil yakıtlara dayalı enerji üretimi sürdüğü takdirde yüzyılın sonuna kadar yazın gerçekleşen sıcak hava dalgalarının %20-100 oranında artacağı hesaplanıyor.


Environmental Research Letters'ta yayınlanan bir araştırma, sera gazı salımlarının azaltıldığı senaryoyu (solda) fosil yakıtlara dayalı bir ekonominin sürdürüldüğü bir senaryoyla (sağda) kıyaslıyor. Görselde, kullanılan iklim modelinin verdiği en yüksek artış üstte, en düşüğü ise altta veriliyor.

El Niño döngüsünü şiddetleneceği gibi, Sandy benzeri süper fırtınaların da artması bekleniyor. Kıyı şeridindeki 136 şehirde sel baskınları sebebiyle gerçekleşecek hasarın 2050 itibariyle yılda 1 trilyon doları bulacağı hesaplanıyor. Bu yüzden ABD'de fırtınalara iklim değişimini inkar eden politikacıların isminin verilmesi için bir kampanya başlatıldı.

Üstelik, aşırı hava olaylarının bizzat kendileri iklim değişimini körüklüyor.

Atmosferde biriken karbondioksidin okyanuslarda çözülmesi, suların asitlenmesine yol açıyor. Kuzey Buz Denizi'nde asitlenmenin rekor seviyelere eriştiği belirtiliyor.


Buzullar Eriyor.


Küresel ısınmaya bağlı olarak Kuzey Kutbu'ndaki buzullar görülmemiş bir hızda eriyor. (Bu yaz buz miktarı tarihin en düşük altıncı seviyesine indi.) Öyle ki uzmanlar, sadece birkaç on yıl içinde, yazın buzsuz kalan bir Kuzey Kutbu göreceğimiz uyarısında bulunuyor. Üstelik ısınmanın sadece yüzeyden değil aynı zamanda dipten de gerçekleştiği tespit edildi.

2011'de yapılan bir araştırma, Kuzey Kutbu'ndaki deniz buzulu miktarının son 1450 yıldaki değişimini gözler önüne sermişti.

Kuzey Buz Denizi kadar olmamakla beraber Antarktika'nın doğusundaki buz şeridinin de iklim değişimine sanıldığından daha duyarlı olabileceği işaret ediliyor.

Buzulların erimesinin temelde dört önemli sonucu var. Bunlardan en bilineni, deniz seviyelerinin artması (ki bundan ilerde bahsedeceğiz). Bir diğeri, buzulların erimesiyle yansıtma özelliğinin azalması ve güneş ışınlarının daha çok emilmesi. Gündeme gelen bir diğer husus, Kuzey Buz Denizi üzerinden açılacak ticaret yollarının ortaya çıkardığı uluslararası tartışmalar. Hükümetler temsil ettikleri patronların çıkarları için tartışadursunlar, deniz buzulunun azalmasının bölgedeki canlı yaşamına birçok olumsuz etkisi oluyor ve olacak. Şimdi iklim değişiminin canlı yaşamına etkilerini inceleyelim.


Türler Yok Oluyor.

Önceki bölümde kaldığımız yerden devam etmek gerekirse, doğum yapacak buzul bulmakta zorlanan Grönland fokunun risk altında olduğunu ve beslenme alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalan kutup ayılarının bedenlerini zehirleyecek canlılarla beslenmeye başladıklarını söyleyebiliriz. Kimi türlerin ısınmaya dayanabilecekleri tahmin edilse de (örneğin Finlandiya'daki güveler ve küçük bölgelere sığınarak yok olmaktan kurtulabileceği düşünülen dağ bitkileri) açlıktan ölen kutup ayıları durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.


Svalbard'da ölü olarak bulunan ve açlıktan öldüğü tespit edilen 16 yaşındaki bu kutup ayısının “bedeninde hiçbir yağ kalmamış olduğu ve bir deri bir kemik biçimde bulunduğu yere düşerek öldüğü” belirtiliyor.

Küresel ısınmanın deniz yaşamına etkileri yıkıcı olacak. Türler ısınmayla beraber kuzeye göç ediyorlar (buna ağaçlar da dahil) ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyorlar.2 Buna, önceki bölümlerde bahsettiğimiz asitlenmeyi de eklemek gerekiyor.



Duyduk Duymadık Demeyin: Isınıyoruz ve Isındıkça Isınıyoruz

Burada bir parantez açıp, iklim değişimi inkarcılarına son aylarda verilmiş birkaç yanıta değinelim.

Bazı gazetelerin manşetlerine koymaktan hoşlanması dışında günümüzde “küresel soğuma” diye bir şey yok. Bizim de çevirilerini yayınladığımız Phil Plait, bu ve benzeri iddiaların ortak özelliğinin “bilim-geçirmez” olmaları olduğunu söylüyor. Son yıllarda yüzey sıcaklığındaki artışın yavaşlaması da – sıcaklığın düşmesi değil, artışın bitmesi de değil – Pasifik Okyanusu'nda doğal sebeplerle bir soğuma gerçekleşmesine bağlanıyor.

Bunlara, bu yüzyıldaki gerçekleştirilen karbondioksit salımlarının binlerce yıllık sonuçları olacağını3 ve doğal ekosistemlerin küresel ısınmayı “düzeltme” konusunda yetersiz kalacağını4 ekleyelim.

Parantezi kapatıyoruz.


İklim Değişiminin İnsan Yaşamına Doğrudan Etkileri

Şimdiye kadar iklim değişiminin doğal ekosistemlere etkilerinden bahsetmekle yetindik. Tahmin edilebileceği gibi, hem doğal ekosistemlerdeki bu değişimlerin hem de ısınmanın bizzat kendisinin toplumlara olumsuz etkileri oluyor ve olacak.

Doğrudan etkilere örnek olarak hava kirliliğini ve ısınmayla şiddet eğilimi arasındaki bağlantıyı verebiliriz5, dolaylı etkilere de tarım zararlılarının eskiden soğuk buldukları kuzey enlemlere doğru yayılmasını. Tarım zararlılarının yayılmasının küresel gıda güvenliğini tehdit ettiği vurgulanıyor.

Sahel bölgesinde kuraklık ve seller. Fotoğraf: Ben Curtis / AP
Bir başka önemli dolaylı etki, ısınmayla beraber bulaşıcı hastalıkların artması. Bu yüzden Oxfam ve UNICEF raporları açlık ve salgın hastalık uyarısında bulunuyor.

Hem doğrudan hem dolaylı bir etki ise, iklim değişimi sebebiyle gerçekleşen göçler. Afrika'da Sahel köylülerinden Alaska'daki Newtok köyüne kadar, iklim ilticası günümüzün bir sorunu haline gelmiş durumda.

Alaska'da yükselen deniz seviyeleri. Fotoğraf: Al Grillo / AP

Hükümetlerin şu anki iklim politikası vaatlerinin 600 milyon insanı su kıtlığıyla karşı karşıya getireceği hesaplanıyor. Bilim insanları, sorunu geçiştirmenin bedelinin ağır olacağını işaret ediyorlar ve geç alınmış kararların üç kat daha masraflı olabileceğini vurguluyorlar.

Bu da bizi iklim politikalarına getiriyor.


İklim Politikaları


Guardian gazetesinde yazan John Abraham ve Dana Nuccitelli iklim değişimini insanlığın en büyük risk yönetimi başarısızlığı olarak nitelendiriyorlar. Buna katılmamak elde değil.

Bir yanda, bilim insanları yıllık karbon salımlarını 2050'ye kadar yarıya indirmemiz gerektiğini söylüyorlar.

Diğer yanda, dünyanın en büyük 500 şirketi karbon salımlarını azaltmakla zerre ilgilenmiyorlar. En büyük 50 şirket ise 2009 yılından beri salımlarını %1.65 oranında arttırdılar. Üstelik, içinde Apple, Facebook ve Amazon.com'un da bulunduğu 90 şirket, karbon salım bilgilerini dahi gizliyorlar. Bunun “doğal” sonucu olarak, holding medyası ısrarla iklim değişimini inkar ediyor.6 Holding medyasının papağanlığını yapan politikacılar da ABD Kongresi'nde ipe sapa gelmez beyanatlarda bulunuyorlar. Durum öyle bir hale geldi ki, Greenpeace'in yeni yayınlanan ve çok uluslu şirketlerin kurdukları enstitülerden tehdit edilen bilim insanlarına kadar her boyutuyla “iklim inkarı endüstrisi”ni incelediği raporu tam 66 sayfa tutuyor.

Tüm bu gelişmelerin, “yeşil ürün”, “çevreci şirket” vb.'nin moda olduğu ve televizyondan gazetelere kadar her yerde karşımıza çıktığı bir dönemde yaşanmasına dikkat çeken Naomi Klein, sistem içi çözümler arayan “yeşilciler”in iklim inkarcılarından daha tehlikeli olduğunu iddia ediyor. Naomi Klein, sağcıların inkarcılığının iklim değişimini topyekun reddettiğini, öte yandan “yeşilciler”in de iklim değişimiyle kapitalizm arasındaki ilişkiyi inkar etmekte olduklarını vurguluyor. Bu iki tarz inkarcılık, gerçekçi çözümleri gözden uzak tutuyor ve iklim krizini kronikleştiriyor.

Kısa, orta veya uzun vadede kapitalizmden iklim konusunda herhangi bir şey ummak için hiçbir sebep görünmüyor. İklim krizi için tek gerçekçi çözüm, halkların durumun aciliyetini fark edip bir an önce eyleme geçmelerinde gizli.




1 Bir uyarı: Tek tek hava olaylarını doğrudan iklim değişimiyle ilişkilendirmemek gerekiyor. İklim bilimi genel trendleri açıklıyor. Örneğin bir araştırma 2012'deki aşırı hava olaylarının hangilerinde iklim değişiminin etkisi olup hangilerinde olmadığını inceliyor.
2 Bu konuda detaylı bir araştırma Tazmanya deniz ekosistemlerini inceliyor.
3 Örneğin, Kuzey Kutbu'nda serbest kalacak metan kütleleri gibi geri besleme mekanizmaları sebebiyle.
4 Örneğin, Avrupa'da ağaçların karbon depolama hızının (yine iklim değişimi sebebiyle) yavaşladığı gözlemleniyor.
5 Isınmayla şiddetle ilişkilendiren bu araştırmanın kapsamlı bir değerlendirmesi Guardian gazetesinde yayınlandı.

6 Özellikle Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli (IPCC) raporunun sunulmasından önce inkarcılık zirve seviyelere ulaştı.

Sunday, November 3, 2013

ODTÜ’de Neler Oluyor?


1956 yılında kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesi 4500 hektar büyüklüğünde bir araziye sahipti. Bu dev alanın bataklıklardan oluştuğu ve neredeyse pudra gibi bir toprağa sahip olduğu söylenirdi. Ağaçlandırma faaliyeti 1961 yılında başladı ve bir şenlik havasıyla öğrenciler, akademisyenler, Ankaralılar ve bazen de siyasilerin katılımıyla gerçekleşti. Sonuç olarak 31 milyondan fazla ağaç dikildi, Ankara gibi ormana hasret bozkır topraklarında yemyeşil bir alan oluştu. Bu ağaçlar öğrencilere, ODTÜ emekçilerine ve akademisyenlerine emanet edildi. ODTÜ Ormanı kara çam, sarı çam, toros sediri, meşe, kavak, badem vb gibi kurak koşullara dayanıklı yaklaşık 10 milyon ibreli ve 23 milyon yapraklı ağaçtan oluşuyor. 3100 hektar genişliğindeki ODTÜ Ormanı Kültür Bakanlığı tarafından 1995 yılında Doğal ve Arkeolojik SİT Alanı olarak ilan edildi. ODTÜ Ağaçlandırma ve Çevre Müdürlüğü internet sayfasından alınan bilgiye göre bu ormanda Orta Anadolu'da yok olmaya yüz tutmuş flora ve fauna türlerinin bulunduğu önemli bir doğal çevre yaratıldı. Bu doğal çevrede  kurt, tilki, keklik, tavşan, yılan, kaplumbağa vb gibi bir dizi vahşi hayvan, 140 dan fazla kuş türü ve göl / göletlerde yaşayan çeşitli balık türleri gibi çok sayıdaki memeli ve sürüngen yaşamaktadır. Orman bu bölgede bir mikro - klima etkisi yaratmış,  kuru geçen yaz ve şiddetli geçen kışları mevsimlerini yumuşatmayı başararak kent iklimini değiştirmiş, Ankara şehrinin güney girişinde hızla gelişen çarpık kentleşmeye bir set çekmiştir. ODTÜ Ağaçlandırma Projesi, 1995 yılında Uluslararası Aga Khan Mimarlık Ödülleri'nin kategorisinde, 2003 yılında ise TEMA Vakfı tarafından ödüle layık bulunmuştur.[1]
Altta ODTÜ'nün Eski Arazisi ve Üstte Şimdiki Durumu  

ODTÜ ve Sol Siyaset

Öte yandan ODTÜ sol geleneğe sahip bir üniversite olarak biliniyor. 60’lı yılların en çarpıcı öğrenci eylemleri burada gerçekleşmiş ve ODTÜ öğrencileri birçok sol hareketin liderliğini de oluşturmuştu. 6 Ocak 1969’da ABD Büyükelçisi, Vietnam Kasabı diye bilinen Komer’in ODTÜ’de arabasını yakan öğrencilerden biri de 1972 yılında Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la birlikte idam edilen Hüseyin İnan’dı. 60’lı yıllarda ağaçları dikenlerin arasında da ODTÜ’nün bu devrimci gençleri vardı.[2] 
Komer'in yanan arabası
ODTÜ’de sol gelenek hala devam ediyor ve ODTÜ öğrencileri bu değerlere sahip çıkıyor. Üniversite bu devrimci tavrı yüzünden sağ hükümetlerin hedefinde oldu. ODTÜ’den yol geçirilmesi, arazisine el konulması gibi meseleler de solu sindirmeye çalışan sembolik önemi büyük bir seçim propagandası haline geldi.[3]

ODTÜ’nün Yol Meselesi

ODTÜ’den yol geçmesi meselesi tartışmaları ilk olarak 1992 yılında başladı.
Bu yol Anadolu Bulvarı'nı Konya Yolu'na bağlayacaktı. Plan 1994 yılında onaylandı ve elbette üniversite öğrencilerinin protestolarıyla karşılandı. Üstelik ODTÜ bir sene sonra 1995 yılında SİT arazisi ilan edildi.
2008 yılında ise Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek (19 yıldır belediye başkanı, sürekli sağ partiler arasında iktidar olana üye olmakla da bilinir) birinci yola ek olarak ikinci bir yolun yapımını gündeme getirdi. Bu yol nedeniyle ODTÜ ve Büyükşehir Belediyesi arasında sert tartışmalar yaşandı. Büyükşehir Belediyesi, "ODTÜ binalarının kaçak olduğu" iddiasıyla, 45 bina grubunun yıkılmasına ve üniversiteye 1,8 milyon TL ceza kesilmesine karar verdi.
ODTÜ Rektörlüğü ise "yol restleşmesi" olarak anımsanan bu olay sonrası kararlarını mahkemeye taşıdı. Açılan 45 ayrı davada yıkım ve ceza kararlarının yasal dayanağı olmadığı ve kamu yararına aykırı olduğu hükme bağlandı. Büyükşehir Belediyesi'nin itirazı üzerine Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden iki, İnşaat Mühendisliği Bölümü'nden de beş öğretim üyesi görevlendirerek yeni bir plan hazırlığına başladı.Yeni çalışmaya,"Koruma Amaçlı İmar Planı" adı verildi.Bu plan çalışmasında da birinci yol güzergâhı için 1994'teki planın ana hatları korundu ancak çok sayıda kavşak önerisi yapıldı. İkinci yol ise çevreye zarar verilmemesi için tünel olarak yapılmalı denildi. [4]

İşgal ve Direniş

ODTÜ’lü öğrenciler, akademisyenler ve emekçiler bu yolun bir siyasi rant aracı olduğunu düşünüyorlar. Zira Ankara trafiği gerçekten çözüme kavuşturulmak istenilseydi yaklaşık 11 yıldır devam eden metro inşaatı tamamlanırdı görüşü yaygın. ODTÜ’de yıllardır bu ranta karşı eylemler örgütleniyor, fidanlar dikiliyor. ODTÜ öğrencileri, komşu 100. Yıl ve Çiğdem Mahallesi halkıyla birlikte protestolar düzenliyor, yürüyüşler yapıyor. Yol tartışmasının alevlendiği son zamanlarda da yol geçecek alanda nöbet tutuyorlardı.  Bu protestoların çoğu polisin vahşice gaz bombası ve plastik mermi kullanmasıyla gölgelendi.

ODTÜ her türlü yasal yolu denediği halde hukuki kazanımları dahi siyasi rant çabasından hayata geçirilmedi. 18 Ekim 2013 gecesi Kurban Bayramı tatilinin son günü, okulda öğrenci sayısı tatil dolayısıyla az iken yıkım ekipleri polisle birlikte üniversiteye girdiler. Ertesi gün ODTÜ öğrencileri, mezunları, emekçileri bu durumu protesto etmek için birleştiler. 100. Yıl ve Çiğdem halkı da onlara destek oldu, polis okulda ormanın içinden pusu kururak protestoculara gaz bombaları atmaya ve plastik mermi kullanmaya başladı. Olaylar barikatların kurulması ve polis şiddetiyle sürerken bir öğrencinin polis tarafından dövüldüğü ve barikat civarında yanan ateşe polis tarafından sürüklendiği, 2. dereceden yanıkları olduğu haberi geldi.
Yaklaşık 3000 ağacın sökülmesinin ardından ODTÜ Rektörlüğü bir açıklama yayınladı:

 11 Ekim 2013 Cuma günü Bakanlık, Belediye ve Devlet yetkilileri ile görüşülerek plan kararlarına itirazlarımızın olacağı, itiraz süresi içinde geriye dönüşü mümkün olmayan herhangi bir işlemin yapılmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Fen İşleri Daire Başkan Vekili ile İmar ve Şehircilik Daire Başkanı da Üniversite ile görüşme yapılmadan bir işlem başlatmayacaklarını ifade etmişlerdir. Yasal askı ve itiraz süreçleri tamamlanmadan herhangi bir işleme onayımızın olmadığı ABB’ye aynı gün yazı ile de bildirilmiştir.
Bu görüşme ve yazışmalara rağmen, askı ve itiraz sürelerinin dolması beklenmeksizin, 18 Ekim 2013 Cuma günü ani bir gece operasyonu yapılmıştır. ABB’ye ait inşaat makinaları, inşaat ekipleri ile çok sayıda Belediye personeli, 18 Ekim 2013 Cuma gecesi saat 21.15 civarında izin almadan ve yerleşke çitlerini yıkarak 100. Yıl Semti Öğretmenler Bulvarı bölgesinden Üniversite arazisine girmiştir. Üniversitede görev yapan özel güvenlik yetkilileri Üniversite arazisine izinsiz olarak giriş yapılamayacağı yönünde ekipleri uyarmışlar ve engellemeye çalışmışlardır.  Ancak çok sayıda kamyon, inşaat makinası ve Belediye personelinin izinsiz olarak yerleşkeye girmesi engellenememiştir.
19 Ekim 2013 sabahı yapılan incelemede ODTÜ arazisi içinde kalan güzergahın tamamıyla açıldığı ve güzergah üzerindeki tüm ağaçların kaldırıldığı tespit edilmiştir. Nakledilmesi gereken 600’den fazla çam ağacının da içinde bulunduğu yaklaşık 3.000 ağacın ne şekilde kaldırıldığı konusunda tarafımıza bilgi verilmemiştir. Ancak, bir gecede 600 ağacın nakledilmesi mümkün değildir.

Melih Gökçek’in yapmaya çalıştığı şey provokasyon ve yerel seçim öncesi tabanını konsolide etme olarak da okunabilir. Tayyip Erdoğan’ın Gezi’de yaptığı şeyi ODTÜ özelinde uygulamaya çalışmaktadır. Aynı zamanda ODTÜ ve ODTÜ’nün temsil ettiği değerlere de büyük bir saldırı söz konusudur. ODTÜ’lüler hala sokakta bu değerlerin ve üniversitenin yeşil alanlarının mücadelesini veriyorlar. (Örneğin öğrenciler, ağaçların söküldüğü alana 3000 fidan dikilen bir eylem düzenlediler.)
ODTÜ Fidan Dikme Eylemi
Öte yandan dünyanın dört bir yanından yüzlerce akademisyen de yayınladıkları bir bildiri ile ODTÜ'ye desteklerini sundu.

ODTÜ’lülerin deyimiyle: “ODTÜ’den geçecek tek yol devrimdir.”




[1] http://acdm.metu.edu.tr/tarihce
[2] http://vagus.tv/2013/08/26/bozkirdan-ormana-odtu-ormaninin-dogusu/
[3] Tayyip Erdoğan da 2012 yılında ODTÜ’yü 2000 kişilik bir polis ordusuyla ziyaret etmiş ve yüzlerce öğrenci tarafından protesto edilmişti. Protestocu öğrencilere havadan bile görülebilecek kadar yoğun biber gazıyla müdahale edildi.
[4] Bu bilgiler BBC Türkçe’nin şu haberinden derlenmiştir: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130829_odtu_ormani_gecmis.shtml

Saturday, October 12, 2013

Küresel İklim Değişimi ve IPCC Raporu: “Eşi Benzeri Görülmemiş” bir sorun.


Not: Yazı boyunca tüm kısaltmaları İngilizce olarak bırakmayı tercih ettik. Bu tercihin sebepleri, ilgili kurumların Türkçe yayınlarda yaygın kullanılmıyor oluşu ve okuyucunun İngilizce kaynakları takip etmesini kolaylaştırmak istememiz. Metin sonunda bir “Okuma Önerileri” hazırladık. Burada bir iki cümleyle özetlediğimiz kimi konular için bu listedeki kaynaklara göz atabilirsiniz.


Küresel İklim Değişimi: Temel Bilgiler

Duyarız duyarız da rahat yerimizden kalkıp bir şey yapmak istemeyiz”lerden biri küresel iklim değişimi. Aslında dünyanın doğal dengesi içinde garipsenecek bir durum değil, doğal bir süreç. Sera gazı etkisindeki değişiklikler, dünyaya ulaşan güneş enerjisi ve dünya atmosferinin ve yüzeyinin yansıtma yetisindeki değişikliklere bağlı olarak iklim değişimi zaten yaşanıyor. Yahut eskiden öyleydi.

Şöyle ki; gezegenimizin sıcaklığı gezegen sistemine giren ve terk eden enerji miktarı arasındaki dengeye bağlıdır. Gelen enerji gezegeni ısıtırken, yine gezegenin geri yansıtabildiği enerji sayesinde gezegen yaşanılabilir sıcaklıkta kalmayı başarır. Bu denge atmosferdeki karbondioksit, metan, su buharı gibi gazların yoğunluğuna bağlıdır. İnsanlığın ortaya çıktığı son buzul çağından bu yana yani 11 000 yıldır dünya kendi yağında kavruluyor ve kendi rutinini devam ettiriyordu.

Sanayi devrimiyle fosil yakıtlara olan ilgimiz artıkça, karbondioksit, metan gibi sera gazları yoğun olarak atmosferde birikmeye başladı. Sera gazı miktarındaki artış nedeniyle de dünyada biriken ısı enerjisi dışarı daha az yansımaya başladı ve dünyanın ateşi yükselmeye başladı. Çünkü 1896 yılında İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius'un yaptığı basit deney de göstermişti ki karbondioksit kızılötesi ışımayı engelliyordu. Biz daha fazla kömürlü termik santral yaptıkça, daha fazla otomobil kullandıkça dünyanın da ateşi yükselmeye devam etti. 1958 yılından bu yana devam eden ölçümler de atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 310 parçacıktan 400 parçacığa çıktığını gösterdi.

Bu da demek oluyor ki dünyayı kendi ellerimizle ateş çukuruna doğru yuvarlıyoruz.


IPCC Kimdir?

1980lerin sonunda iklim değişiminin bir kaç aşırı hava olayı değil, bütün dünyamızı ilgilendiren bizim neden olmuş olabileceğimiz bir sorun olduğu ortaya çıkınca 1988 yılında Birleşmiş Milletlerin iki alt kuruluşu, Dünya Meteorolji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) kurdular.

Panel görevini Rajendra Pachauri başkanlığında 10 kişilik bir grup ile yürütüyor. Bu kadar kişi binlerce sayfalık raporların yazımını yapmıyor elbette. Raporları hazırlayanlar bu ekip koordinasyonunda çalışan dünyanın her yerinden binlerce gönüllü bilim insanı. Çalışma gruplarındaki bilim insanları iklim değişimi alanında en güvenilir ve son bilgileri toplayarak rapor halinde sunuyor.

Toplayarak diyoruz, çünkü Panel araştırmaları kendisi yapmıyor, dünyada bu alanda yayınlanan çalışmaların bir nevi derlemesini yapıyor. Hazırladığı raporların uygulamaya konulması için herhangi bir lobicilik faaliyeti yapmıyor ya da politik tartışmalara girmiyor. Panelin kendisi bilim insanlarından oluşmadığı gibi Panel tarafından hazırlanan raporlar da hükümetler tarafından onaylanmadan ortaya çıkamıyor. Bu nedenle raporları değerlendirirken, sonuçların her türlü yumuşatmaya maruz kalacağını unutmamak gerekiyor.

Panel bugüne kadar, birincisi 1990’da,  bu rapora ek rapor 1992’de, ikinci değerlendirme raporu 1995’de diğerleri 2001’de, 2007’de olmak üzere beş rapor yayınladı. Son olarak da 27 Eylül 2013'de de beşinci değerlendirme raporunun (AR5) yayınlanmasına başlandı.

Aslında AR5'in sadece politikacılar için özet ve iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ortaya koyan Çalışma Grubu I bölümü yayınlandı. İklim değişikliğinin gelecekteki etkilerini gösterecek Çalışma Grubu II ve azaltım-adaptasyon konularına odaklanan Çalışma Grubu III raporları önümüzdeki yıl açıklanacak ve Ekim 2014'de sentez rapor ortaya çıkacak.

Binlerce sayfalık raporlar hazırlanıyor ama kimsenin umrunda değil, asıl karar alıcılar olan hükümetlerin sesi çıkmıyor dersek biraz yanılmış oluyoruz. Çünkü harekete geçme konusunda kılını kıpırtatmayan hükümetler raporlar söz konusu olunca yorum yağdırıyor. Sadece Çalışma Grubu I raporu 2010 yılından bu yana tüm dünyada 12 toplantı yaptı,  ilk taslak üzerinde 659 uzman 21.400 yorum yaptı ve sonrasında ikinci taslak için 26 hükümet ve bilim insanı 31.422 yorum yaptı.

Rapor bilimsel verileri değerlendirirken bazı olasılık değerleri veriyor. Bizim de yazının devamında kullanacağımız bu terimler şöyle:
Neredeyse kesin: En az yüzde 99 ihtimalle doğru
Çok çok mümkün: En az yüzde 95 ihtimalle doğru
Çok mümkün: En az yüzde 90 ihtimalle doğru
Muhtemel: En az yüzde 66 ihtimalle doğru
Yanlıştansa doğrudur: En az yüzde 50 ihtimalle doğru

Burada “Peki bu Panel ne diyor, iklim değişimine biz mi yol açmışız?” diye soracak olursak ilk rapordan bu yana Panel, 1996 raporunda “Yanlıştansa doğrudur”, 2001 raporunda “Muhtemel”, 2007 raporunda “Çok mümkün” dedi. AR5 ise iklim değişiminin %95 ihtimalle yani 'çok çok mümkün' şekilde bizim eserimiz olduğunu söylüyor.

Şimdi, bilim dünyasındaki en geniş mutabakatı yansıttığını aklımızda tutarak, raporu incelemeye başlayalım.


IPCC 5. Değerlendirme Raporu: Atmosfer

Raporun kendisinin 2216 sayfa, politikacılar için hazırlanan özetinse 36 sayfa olduğunu söyleyerek başlayalım. Altı yılda bir hazırlanan bu kadar kapsamlı bir raporu tek bir yazıda özetlemeye çalışmak yerine, bu yazıda sadece atmosferle ilgili kısımlara odaklanacak, diğer kısımları sonraki yazılara bırakacağız.

Rapor, 1880-2012 yılları arasında ortalama yüzey sıcaklıklarının 0.85°C artmış olduğunu belirtiyor. Atmosferle ilgili gözlemlere ayrılan bölüm, son üç onyılın (her birinin bir diğerinden daha da sıcak olmak üzere) en güvenilir ölçümlerin yapıldığı 1850'den beri görülmemiş boyutta sıcak geçtiğini söyleyerek başlıyor.

Isınmanın kürenin neredeyse tamamında gözlemlendiği vurgulanıyor. Kimi bölgelerde 950-1250 yılları arasındaki 20. yüzyıldaki sıcaklıklarla kıyaslanabilecek dönemler olmakla beraber bunların tüm küresel ölçekte bir karşılığı olmadığının altı çiziliyor.

Küresel ölçekte, soğuk gün ve gece sayısının azalmış olmasının ve sıcak gün ve gece sayısının artmış olmasının çok mümkün olduğu ifade ediliyor. Avrupa'nın, Asya'nın ve Avusturalya'nın büyük kısımlarında sıcak hava dalgalarının sıklığının muhtemelen arttığı tespiti yapılıyor. Ayrıca muhtemelen kuvvetli yağış sayısının arttığı bölgelerin azaldığı bölgelerden daha fazla olduğu; Kuzey Amerika ve Avrupa'da kuvvetli yağışların hem sıklığının hem de şiddetinin muhtemelen arttığı belirtiliyor.


Bunlar şimdiye kadar gözlemlenenler. Gelecekte küresel ve bölgesel iklim değişiminin atmosfere etkisi kendini 1) sıcaklık, 2) su döngüsü ve 3) hava kalitesinde gösterecek.

Küresel ortalama yüzey sıcaklığının, 2016-2035 yıllarında, 1986-2005 dönemine kıyasla 0.3°C ile 0.7°C daha yüksek olması muhtemel. Hazırlanan dört iklim modelinin üçüne göre 21. yüzyılın sonunda sıcaklık artışı 1850-1900 yılına kıyasla muhtemelen 2°C'yi geçecek.





Küresel su döngüsünün ısınmaya vereceği tepki her bölgede aynı olmayacak. Nemli bölgelerle kurak bölgeler arasında ve nemli mevsimlerle kurak mevsimler arasındaki yağış farkı daha da açılacak. (Bu mevsimlere yaz-kış ismini vermek, hangi yarımküreden bahsettiğimizle ilgili kafa karışıklığı yaratabilir.) Muson yağışlarının ve El Nino'nun şiddetini arttırması muhtemel görülüyor.

Ayrıca, ısınmanın küresel olarak ozon miktarında azalmaya yol açacağı ve metanın bu seyrelmeyi azaltmaya etkisi olabileceği ifade ediliyor.

Raporun yazım sürecine Türkiye'den katılan Prof. Dr. Murat Türkeş, “Türkiye ve bölgesinde yüzey ve troposfer hava sıcaklıklarındaki artış ile yağışlardaki (yağışlı gün sayısı, yağış toplamı ve kar yağışı, vb.) azalış (kuraklaşma) eğilimleri”nin sürmekte olduğunu belirtiyor.


Sırada Ne Var?

Son olarak nelerden bahsetmediğimizi de söyleyelim: Deniz seviyelerindeki artıştan, küresel ısınmayla özdeşleşen kutuplardan, karbon döngüsünden ve diğer döngülerden bahsetmedik. İklim modelleri dedik, nasıl çalıştıklarını ve neden güvenilir olduklarını söylemedik. Dahası, ne çözüm önerilerine ne de “işin siyasi boyutuna” girmedik. Tüm bunları sonraki yazılarda detaylıca işlemeye çalışacağız.




Okuma Önerileri



 Tüm görseller AR5'ten alınmış ve Out for Beyond tarafından Türkçeleştirilmiştir.