Wednesday, December 19, 2012

Kapitalizmin büyüme saplantısı mı var?

Bu yazı, Climate and Capitalism’de yayınlanan Is capitalism obsessed with growth? adlı yazının serbest çevirisidir. 

Geçen hafta burada Simon Butler'ın "Petrol Kralı ve Kömür Babası Nüfusu Çok Fazla" yazısı çıkmıştı. 

Growthbusters filminin yapımcısı Dave Gardner, Simon'la benim "nüfusçuların" görüşlerini yanlış temsil ettiğimizi söyleyerek buna itiraz etmişti. Ona göre doğum oranlarına odaklanıyor olması "kapitalizmin büyüme saplantısı" hakkında kaygı duymadığı anlamına gelmiyordu.

The Consumer Trapin yazarı Michael Dawnson buna şöyle cevap verdi: "Büyüme kapitalistlerin "saplantısı" değil.  Bu tamamen sistemin gerektirdiği bir şey. Bu noktayı kaçırırsak kapitalistlerle oturup konuşup onları yavaşlamaya ikna etmemiz gerektiğini düşünüyoruz intibası uyandırırız. Ahahaha!"

Tesadüfen bu hafta sonu ben de Fawzi İbrahim'in Capitalism versus Planet Earth adlı yeni kitabını okuyordum (Muswell Press, 2012). Şöyle demesi çok hoşuma gitti:

Büyümeye verilen önem, hani şu Gayrisafi Milli Hasıla saplantısı olarak da geçen, Clive Hamilton'ın fetiş dediği durum tek başına, ayrı bir fenomenmiş, sanki ekonomistlerin kişisel seçimiymiş ya da hükümetle toplumun beraber verdiği, isterlerse açıp kapatabilecekleri kolektif bir kararmış gibi görülüyor.
Bir gereksinim muhtemelen ekonomi tarihinde ilk kez fetiş diye tabir ediliyor. Kapitalizmde büyüme fetişi var demek balıkta su fetişi var demek gibi bir şey. Nasıl suyun yokluğunda balık ölürse büyümenin yokluğunda da kapitalizm batar. …
Bu "büyüme saplantısı" psikolojik bir takıntıymış, bütün dünyadaki hükümetleri ve ekonomistleri aynı anda kıskacına alan bir hevesmiş ya da bu işte bir tür küresel komplo durumu varmış gibi konuşuluyor.
Olmaya olmaya, mesela bu Gayrısafi Milli Hasıla dedikleri aslında ekonominin ya da toplumun refahını değil kurumsal sektörün refahını ölçmeye yarıyor olmasın? Ve bu durumda, "büyüme saplantısı" da aslında şirketlerin refahına dair bir saplantı olmasın?

İnsanlığın düşmanı ekonomik, politik ve sosyal bir sistemdir, kötü fikirler ya da talihsiz hatalar değil. Bunu anlamazsak asla kazanamayız.
---


Wednesday, November 28, 2012

Hepimiz Osman Özgüven'iz.



Dikili'de güzel şeyler oluyordu.

Belediye otobüsleri ücretsiz olmuştu. Fahiş ekmek fiyatlarıyla mücadele etmek için belediye ekmek fırını açmış, ekmeği en ucuza satıyordu.

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve ekibi, sosyal belediyeciliği tanımlıyordu.

Belediyeye ait sağlık merkezinde 1 TL'ye muayene, 6 TL'ye röntgen çektiriliyordu; parası olmayandan bu ücretler de alınmıyordu.

Gerçekleri hayal etmeye zorlanan bir toplumda, hayaller gerçekleştirilir olmuştu. İyi ama, ya bütün bir halk hayaller kurmaya ve hatta bu hayallerini gerçekleştirmeye kalkarsa ne olacaktı?

Ayda 10 metreküpe kadar suyun ücretsiz sağlanması*, bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu gidişata dur denilmezse yarın öbür gün adalet, eşitlik ve özgürlük iktidara gelebilirdi.

Böylece, saldırı başladı. 2008'de, ücretsiz su hizmeti sebebiyle soruşturma açıldı. Olmadı, ihaleye fesat karıştırmak iddiasıyla dava açıldı. Sonunda, Osman Özgüven'e 8 yıl 4 ay hapis cezası verildi, başkan görevden alındı.


“Fiziklerimize zarar verebilirler, kimi acılar yaşatabilirler ama beyinlerimizi yüreklerimizi hiçbir zaman teslim alamayacaklar. Bizle ya da bizsiz her koşulda emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesi, tüm haksızlıklara karşı mücadele devam edecektir.”

dedi. Destek mitinginde bu sözler ispatlandı bile.

Öfkemiz büyüyor. Muktedirlere duyurulur.


Tuesday, November 20, 2012

Özgür Düşünce Hareketi'nde ne var ne yok? - 1


Out for Beyond olarak bünyesinde yer almaktan mutluluk duyduğumuz Özgür Düşünce Hareketi'nin Kasım ayı faaliyetleri takipçilerimizin gözünden kaçmasın istedik. Özgür Düşünce Hareketi Kasım ayı içerisinde iki önemli projesini bilime ve akla saygı duyan tüm özgür düşüncelilere selam ederek sundu.


Bunlardan ilki sık sık karşımıza çıkan bilimdışı iddialara bilimsel yanıtlar vermeyi hedefleyen Argüman Arşivi sitesi. Argüman Arşivi, İngilizce muadili TalkOrigins'ten çevirilmiş birçok cevabın yanı sıra özgün cevaplar ve başka Türkçe kaynaklardan da derlemeler içeriyor. Hala geliştirilmeye devam eden Argüman Arşivi sizlerin de katkılarını bekliyor. Siteye dair tüm öneri ve geri bildirimleriniz için sitedeki iletişim formunu doldurabilirsiniz.


Diğer sevindirici bir proje ise her yerde mantar gibi biten sahte fosil sergilerine yönelik Üniversite Konseyleri Derneği Evrim Sürüyor Çalışma Grubu ile ortaklaşa hazırlanan Fosil Sergisi Gezme Kılavuzu oldu. Fosil sergilerini gezen ancak evrim bilimine dair pek fazla temel bilgiye sahip olmayan insanlarımızı en azından bu sergilerde gördüklerini sorgulamaya ve şüpheciliği elden bırakmamaya davet eden bu broşür, sözkonusu sergilerin yarattığı bilgi kirliliğine direnç göstermeyi amaçlıyor. Hem siyah-beyaz hem de renkli versiyonları olan broşürün çıktısını alıp sizler de sahte fosil sergilerinin önünde dağıtabilirsiniz.

Eğer siz de Özgür Düşünce Hareketi'nin Duruş Metni'ni okuyup çalışmalarını benimser, katkıda bulunmak isterseniz gönüllü olabilirsiniz.

Monday, November 19, 2012

Katolik kilisesini aldırmanın vaktidir


Bu yazı, Savita Halappanavar'ın İrlanda'da katolik bir hastane tarafından hamileliğinin sonlandırılmasının reddedilmesi sonucu acılar içinde ölümü üzerine PZ Myers'ın Freethought Blogs'daki Pharyngula isimli blogunda yayınlanan “It’s time to abort the Catholic Church” yazısının serbest çevirisidir.


Ortaçağdan kalma cehaletlerini, hayır ve sevgi yalanlarıyla maskelemeye çalışan eli kanlı kasaplar ve dindar sahtekarlar... Tüm bu ilüzyonu sonlandırıp, kilisenin barbarlığını farketmenin zamanı geldi de geçiyor. Kapatalım kiliseyi gitsin.

Binlerce yıllık Katolik istismarın son kurbanı, durumu hamileliğinin 17. haftasında kötüleşmeye başlayan Savita Halappanavar. Genç kadın bir Katolik hastaneye giderek ölümcül bir hata yaptı:

..düşük yapmak üzereydi. Ciddi acılar çektiği bir günün sonunda Halappanavar, hamileliği için tıbbi müdahale ve sonlandırma istedi.

Bu isteği geri çevrildi çünkü fetüsün kalp atışları hala devam etmekteydi ve kendilerine bulundukları ülkenin Katolik bir ülke olduğu söylendi.

Halappanavar 2.5 günü daha korkunç acılar içinde geçirdikten sonra fetüsün kalp atışları durdu.

Halappanavar'ın rahim boynunun tamamen açıldığı ve amniyotik sıvı akıntısı olduğu, yani düşük yapmak üzere olduğu aşikardı. Bu hamileliğin sonlanmakta olduğu ve fetüs için hiçbir umut olmadığı hastanedeki doktorlar da dahil olmak üzere herkes tarafından açıkça biliniyordu. Tüm bunlara rağmen Halappanavar'ın hayatını kurtaracak tek basit ve etik prosedürü uygulamayı reddettiler.

Çünkü kalbin atmasını sağlayan büyülü bir güce cahilce, safça, aptalca bir bağla bağlıydılar. Çünkü dogma ve batıl inanç ellerini kollarını bağlamıştı.

Çünkü Katolik bir ülkede, lanet olası Katolik bir hastaneydiler.

Çünkü doktorların beyni çocukluklarından beri, tıp eğitimleri boyunca defalarca çürütülen ancak bir türlü aşamadıkları yalanlarla yıkanmıştı. Çünkü hastane yetkilileri inançlarını, hastalara hizmet etme görevlerinin üstünde tutuyorlardı. Çünkü o ülkedeki kanun koyucular politikalarının bir kadını nasıl öldürebileceğinden ders almaktan kaçınmışlardı. Çünkü bir avuç yaşlı kukla oynatıcı kendi teolojileri dışında hiçbir şeyi umursamıyorlar ve insanları memnuniyetle aşağılık ve geri kalmış dinlerinin sunağında kurban edebiliyorlardı.

Sonuç: Halappanavar'ın rahim boynundaki açık yaradan kaptığı septisemik enfeksiyonla, günlerce korkunç acılar çekerek ölmesi. Papa ve piskoposları ve o hastanedeki dini bütün Katolikler Halappanavar'ı el birliğiyle öldürdüler. Boğazını bir bıçakla kesmiş kadar oldular ki bu ona çektirdikleri sefaletten çok daha merhametli bir ölüm olurdu.

Her biri birer canavardan farksız.

Cidden, kapatalım gitsin. Herhangi bir ülkedeki, herhangi bir hastanenin, Katolikliğin antik doktrinleri ile elinin kolunun bağlanmasının kabul edilebilir bir tarafı yok. Nasıl kan nakillerinin Yehova'nın şahitleri tarafından düzenlenmesine izin verilmiyorsa Katoliklerin hastane işletmelerine de izin verilmemeli. Burada kilise tarafından yasaklanmış, hayat kurtarabilecek basit ve rutin işlemlerden bahsediyoruz. Diğer herhangi bir operasyonun, katolik psikoposların aşağıdaki ussallaştırmasıyla ters düşmeyen bir yanı var mı ki zaten?

Yaşama Hristiyan inancı gözünden bakanlar için bedenlerimiz kutsaldır, Kutsal Ruh'un tapınaklarıdır, Tanrı'nın suretinde yaratılmışlardır ve Yüce İsa'nın dirilmesiyle yeniden hayat bulacaklardır. Hristiyanlara göre bedenlerimiz bize ait değildir ve onlarla her istediğimizi yapamayız. Bedenlerimiz Tanrı'dan gelir, Tanrı'nın suretinde yaratılmışlardır ve onunla cennette sonsuz bir hayat süreceklerdir. Bu bizim inancımızdır ve bizi inancımızı paylaşmayanlardan farklı kılar.

Bu tam bir su katılmamış saçmalık, dinci zırvadır. Tam bir canavarlıktır. Katolik kilisesinin canı cehenneme! Boşaltın kilise sıralarını, yağmalayın sandıkları, dağıtın dini hiyerarşinin her bir basamağını, alın bütün mal varlıklarını ellerinden ve onları etik ve mantıklı bir biçimde kullanılmak üzere seküler yetkililere verin.

Ve siz hala daha kiliseye gitmeye devam ediyorsanız...aklınızdan zorunuz mu var?

Thursday, November 15, 2012

Guatemala: Şiddete inat barışçıl direniş



Bu yazı, Upside Down World sitesinde 24 Ekim 2012 tarihinde Dawn Paley imzasıyla yayınlanan “Guatemala: Peaceful Resistance in the Face of Violence” makalesinden kısaltılarak serbestçe çevrilmiştir. Dawn Paley'in diğer yazılarına yazarın kişisel internet sitesinden ulaşabilirsiniz.


San José del Golfo'daki madenciliğe karşı eylemleri nedeniyle Guatemala'da neredeyse öldürülen Telma Yolanda Oquelí Veliz, kendisine yönelik Haziran ayındaki saldırıdan beri ilk kez herkesin önünde konuştu.

Oquelí “Tüm dünyaya, Guatemala'da barışçıl direnişin var olduğunu ve mümkün olduğu sürece burada kalacağımızı söylemek istiyorum.” şeklinde konuşurken, Guatemala City'den 30 km uzaklıkta yapılması planlanan altın madeninin girişini bloke eden kalıcı kampta bir plastik sandalyede oturuyordu. “Biz hep bu mücadelede kan dökülmemesini umduk ve şahsen benim kanım döküldü, ama bence bu çok önemli bir sınavdı ve ben bugün yine eyleme geri döndüm. Biliyorum ki beni susturamayacaklar. Tanrı bana yaşam verdiği sürece devam edeceğim.”

Oquelí konuşurken, blokajda aktif olan birçok insan onu dinlemek için yol kenarında toplandı. Birileri yakacak odun hazırlarken çocuklar kampın diğer köşesinde oyun oynuyorlardı. Bazı kadınlar sıcak içecekler ve yiyecekler hazırladılar. Kamp bu yılın Mart ayından beri işgal altında.

Açıklama yapmak veya röportaj vermek istemedik, çünkü açıkçası kendimden bahsetmek istemiyordum. Odak noktasının direnişte, buradaki halkta olmasını istiyorum.” diyor Oquelí.

Madenciliğe karşı blokajla dayanışan pankartlar yolun kenarını süslüyor, bölgeye yıkık dökük bir kapıdan giriliyor. Toprak yoldan araba geçişi seyrek, zira bu yol ana yoldan oldukça uzakta ve sadece köyler arası ulaşım sağlıyor. Geçenlerin çoğu korna çalıp el sallıyorlar; bazıları da yol kenarındakilere selam vermek üzere duruyorlar.

En az 10 yetişkinden oluşan 6 ekip, haftalık olarak 24-saatlik vardiyalar halinde geliyor veher hafta bir ekip Pazar gününü kampta geçiriyor. Kimse kampta sürekli kalmıyor: her gece, geceyi orada geçirecek olanlar ateş yakıyorlar ve dinleniyorlar, ardından sabah tüm grupla kahvaltı etmek üzere uyanıyorlar.

Kuruluşundan beri blokajda aktif olan Miguel Antonio Muraller süreci şöyle açıklıyor: “Ekip liderleri toplanıyor. Sonra kendi gruplarına vardiyalarını, haftasonu planlarını, toplantı olup olmadığını ve yeni bilgileri aktarıyorlar. Bu iletişim yoluyla hepimizin olan bitenin farkında olmasını sağlıyoruz.”

8 Mayıs'ta polisin bir tahliye girişimi geri püskürtüldü. Sabahın erken saatlerinde blokajdakiler bir polis konvoyunun ve madencilik araçlarının yolda olduğunu öğrendiler. San José ve komşu yöre sakinlerinden yüzlerce kişi seferber oldu ve polis kitleyle karşı karşıya gelmeden geri çekildi.

Oquelí'nin 13 Haziran'da vurulmasından beri kampa sükunet hakim. Oquelí kamptan ayrılırken yolu bir araba ve bir motorsiklet tarafından kesildi ve suikastçı ona üç kurşun sıktı. Kurşunlardan biri karnına isabet etti ve hala orada duruyor, omuriliğe çok yakın olduğu için çıkarılması uygun bulunmadı. Oquelí vurulmasından dolayı sürekli acı çekiyor. Kendisinin San José del Golfo belediyesiyle ve madencilik şirketiyle ilişkilli olduğuna inandığı saldırganların kimliği saptanamadı.

Yapılması planlanan maden, saldırı yapıldığında Radius Gold'a aitti. Radius hisselerini Ağustos 2012'de Kappes, Cassiday & Associates'e sattı. KCA, özel bir metalurji hizmetleri şirketi. Maden karşıtlarına yönelik şiddetin hiç de yabancısı olmayan, saldırı zamanında Radius Gold'un yönetim kurulu başkanlığını yapmakta olan Simon Ridgway, Mart ayında Oaxaca'da Bernardo Vásquez öldürüldüğünde Fortuna Silver'ın önde gelen ismiydi.

Yerel halk, madenin inşa edilmesiyle küçük-ölçekli tarım için kullanılan arazileri etkileyeceğini söylüyor
.

Biz altın için değil, yaşam için, suyumuz için, mısır ve fasulye ekmeye devam etmek için savaşıyoruz.” diyor Irma Esperanza, blokajdaki vardiyası sırasında mutfakta öğlen yemeğini hazırlarken. Arkasında küçük bir ateş üzerinde üç devasa tencereden buharlar yükseliyor. “Buradaki maden yaşam alanımızın içinde, bu yüzden birçoğumuz etkileneceğiz.” diyor.

Esperanza, topluluktan kimilerinin maden projesini desteklediğini, ancak blokajı sürdürenlerin, çocukları için en iyi olanı akıllarından çıkarmadıklarını açıklıyor.

83 yaşındayım ama bak mücadele ediyorum. Çocuklar için, doğduğumuz toprağımız için.” diyor Miguel Díaz Morales ve sıklıkla gecelerini blokajda geçirdiğini, aksi takdirde gözüne uyku girmeyeceğini ekliyor. O konuşurken en büyük oğlu yanında ciddiyetle söylediklerini başıyla onaylıyor. Díaz “Toprağımızı savunuyoruz çünkü bu bizim hakkımız” diyor, “Bizler özgürüz ve toprağımızı savunma hakkımız var.”

Oquelí, tehditleri ve ağrısını düşünmeksizin, tüm gücünü yol kenarında bekçilik yapan erkek, kadın ve çocuklardan aldığını açıkça söylüyor.

Yaşlılar buradalar; anne babalarıyla birlikte vardiyaya gelen çocuklar var.” diyor, “Bu bizi sorumlu davranmaya, çocuklara iyi birer örnek olmaya ve yaşlılarımızın mücadelesini desteklemeye teşvik ediyor.”

Kampın ruh hali moral yükseltici, ama yine de 4 Ekim'de Guatemala dağlıklarında Totonicapán'da ordunun katlettiği altı yerli eylemciden bahsederken Oquelí'nin sesinde bir huzursuzluk aşikar.

[Totonicapán'da] yaşananlardan endişeliyiz, kendimizi onların yerine koyuyoruz.” diyor, “Tıpkı onlar gibiyiz, direnişteyiz ve baskının ne zaman geleceğini asla bilmiyoruz.”


Sunday, November 11, 2012

Bolivya'da toprak ve toprak reformu: Ne durumdayız?



Bu metin, Bolivia Information Forum Bulletin'in 22. sayısında (pdf) yayınlanan “Land and land reform in Bolivia: where are we now?” başlıklı yazıdan kısaltılarak çevrilmiştir. Makale, Bolivia Information Forum'un toprak ve siyaset üzerine 2008'de Santa Cruz'da düzenlemiş olduğu uluslararası seminerdeki tartışmaları derinleştirerek hükümet politikalarını değerlendirmeyi amaçlıyor.


Süreçler – INRA ile toprak mülkiyeti, TIOC'ların oluşturulması

1990'larda toplumsal hareketler, özellikle de ovalarda yaşayan yerli gruplar, toprak mülkiyetindeki muazzam eşitsizliğe; birçok köylü ve yerli topluluğun topraksız oluşuna karşılık yeni bir toprak reformu süreci için baskıda bulundular. Bu baskılar 1996'da “INRA yasasına” ön ayak oldu. Bu yasayla Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü (Instituto Nacional de Reforma Agraria – INRA) kuruldu. Fikir, tüm ülkeyi bir tapulandırma sürecinden geçirerek daha adil bir toprak paylaşımı oluşturmaktı.

INRA yasası ayrıca atalarından kalma topraklar üzerinde hak talep eden yerli gruplar için Komünal Yerli Toprakları (Tierras Comunitarias de Origen - TCO'lar) sağladı. 2009'daki anayasa değişikliğinden sonra TCO'lara arazi denmeye başlandı (Territorio Indigena Originaria Campesina - TIOCs). Bu ayrıca TCO'ları yeni anayasanın yasal çerçevesiyle uyumlu hale getirerek bu arazilerdeki yenilenebilir kaynakların kullanımı üzerinde münhasır haklar tanıdı.

TIOC'lar Bolivya'nın batı ovalarında, Andlar arasındaki vadilerde ve doğu ovalarında, toplam 20.7 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor. Bu, Bolivya'daki ekilebilir arazilerin beşte biri. Kimileri birkaç milyon hektardan oluşuyor ve birçok küçük topluluk barındırıyor – örneğin Nor Lipez 1.99 milyon hektardan oluşuyor ve nüfusu sadece 10.460. Kimi TIOC'lar yerli toplulukları yerine campesino (çiftçi) örgütleriyle ilişkili – örneğin Cochabamba vadisindeki Ayopaya.

Her ne kadar şirketler ve büyük toprak sahipleri önceki toprak reformu süreçlerinde başarı elde etmiş olsalar da durum şimdi yerli halklar ve çiftçiler lehine değişmiş halde. INRA yasasından 1996'dan beri yaklaşık 800 bin kişi yararlandı.


Öne çıkan meseleler:

Çiftçiler için batı dağlık arazilerinden toprak

1953'te özellikle batıdaki dağlık arazileri ve vadileri etkileyen zirai reform, çiftçilerin yararına oldu. Aileler nesilden nesile ufalan küçük toprak alanları edindiler. Kırsal nüfusun büyük çoğunluğu yaylalarda yaşıyor ve bu nüfus artıyor. Dağlık arazilerde toprak kalmadığı için birçok insan göçe mecbur kalıyor.

Önceden, bir güvenlik valfi olarak planlı bir “kolonileştirme” süreci oluşturulmuştu ve Ulusal Kolonileştirme Enstitüsü aracılığıyla kırsal aileler vadi ve ovalardaki verimli arazilere yerleştiriliyordu. Ancak bu ofis 1992'de hükümetin yolsuzluk skandalları eşliğinde kapandı. Ardından gelen kolonileştirme düzgün bir planlamadan yoksundu ve kendiliğinden gelişti. Birçok dağlık arazi köylüsü şimdi kent merkezlerine göç ediyor ve hali hazırda kalabalık olan çevre yerleşkeler daha da kalabalıklaşıyor. Ayrıca Arjantin'e ve Avrupa'ya da göç edenler var ki orada ayrımcılıkla ve güçlüklerle karşı karşıya kalıyorlar.

Küçük toprak sahipleriyle ilgili bu ciddi sorun ele alınmadı.


TIOC'lar bireysel toprak mülkiyetine karşı

Toprak sahipliğindeki başat sorunlardan biri, yerli topluluklara, yani çoğunlukla az sayıda insana, büyük arazilerin mülkiyetinin kolektif tapu olarak verilmesiyle çözüldü. Ancak, daha çok sayıda olan çiftçi nüfusun karşı karşıya olduğu durum bundan farklı. Çiftçiler, bireysel veya aile olarak küçük alanlara sahipler. Dolayısıyla toprak sahipliğinin mantığı farklı.

Kimi çiftçi örgütleri, yerli topluluklara büyük toprak arazileri verilmesini kendilerine verilene kıyasla adaletsiz bir uygulama olarak görüyorlar. Ayrışma özellikle köylüler TIOC'ların çeperinde yerleşmişlerse göze görünür hale geliyor.

Yerlilerin toprak mülkiyetinin genişlemesi ayrıca yönetimsel meseleler de ortaya çıkarıyor. TIOC'lar, içlerinde yaşayan topluluklarca yönetiliyorlar. Yerli topluluklar ve onların yetkilileri toprağın ve yenilenebilir doğal kaynakların kullanımıyla ilgili kararlardan sorumlular. Bu, çıkarların çelişmesi, devletle çatışkıya yol açabilir. TIPNIS ihtilafı buna bir örnek (bkz BIF Bulletin No.20) Toprak politikasını yeniden düşünmek böyle ihtilafları önlemek için bir yol olacaktır.


Yeniden paylaşım: kimi başarılar / simgesel vakalar

Bir başka yol, doğu ovalarındaki büyük toprak sahiplerinin arazilerini mevcut yasal sınırların ötesinde yeniden paylaştırmak olabilir. İktidardaki ilk döneminde hükümet büyük toprak sahiplerine rağmen tatmin edici bir paylaştırma yapacağına söz verdi.

Tapulandırma sürecinde hükümet şimdiye kadar 10 milyon hektardan fazla araziyi mülkleri için yasal hak beyan edemeyen veya araziyi verimli bir biçimde kullandığını gösteremeyen toprak sahiplerinden veya işletmelerden aldı. Bazı durumlarda toprak sahiplerinin kalmasına izin verildi ama toprak alanları azaldı.

Büyük toprak sahiplerine yönelik simgesel vakalardan biri, ABD vatandaşı Ronald Larssen'in hayvan çiftliğinin ele geçirilip yeniden paylaştırılmasıydı. Hükümet, yerli halkların borç esareti altında çalıştırıldığına hükmetmişti. Toprak, orada yaşayan ve çalışan Guarani halkına verildi.

Pando bölgesi de önemli bir dönüşüme tanık oldu. Yerli köylülerin borç bağımlılığı şartlarında Brezilya cevizi toplayıcısı olarak çalışmakta oldukları 2.3 milyon hektarlık alan, INRA tarafından birkaç yüz toprak sahibinden alınıp kendilerine verildi.


Bitmemiş iş – Santa Cruz'daki büyük toprak sahipleri

2011'den beri tapulandırma ve yeniden paylaştırma yavaşladı. Ocak 2009'da (anayasa referandumuyla beraber) yapılan bir referandum, bireysel toprak sahipliğini 5000 hektarla sınırladı, ancak bu uygulama geriye dönük olarak uygulanmadı. Böylece zaten biriktirilmiş büyük toprak alanları meşrulaşmış oldu. Üstelik toprak sahipleri tapularını aile üyeleri ve iş ortakları arasında bölüştürerek 5000 hektar limitini aşabiliyorlar.

Santa Cruz'da en iyi tarımsal toprağın yaklaşık 5 milyon hektarlık bir alanı, büyük toprak sahiplerinin elinde. Birçok durumda bu topraklar, 1970 ve 1980'lerdeki diktatörlük zamanında siyasal kayırmalar yoluyla biriktirildi. Ayrıca Santa Cruz'dan ucuza toprak satın alan yabancı toprak sahipleri de artışta – özellikle Brezilyalılar, Arjantinliler ve Mennonitler. Kimi tahminlere göre yaklaşık 1.5 milyon hektar toprak hiçbir ekonomik ve toplumsal işlev görmüyor.

Juan Carlos Rojas'ın savunduğu gibi, MAS hükümeti son yıllarda büyük toprak sahiplerine karşı yaklaşımını yumuşatmışa benziyor. Nitekim geçen Aralık ayında Cochabamba'daki Toplumsal Zirve'de, doğudaki toprakların ekonomik ve toplumsal işlevlerinin tasdiklenmesinin (iki yerine) beş yılda bir yapılması önerilmişti. Kimileri bunu MAS hükümetiyle tarım işletmelerinin çıkarları arasında bir anlaşmanın sonucu olarak görüyor – keza bu işletmeler ülkenin gıda ihtiyacını karşılıyorlar. Santa Cruz'daki ekonomik elitlerin, 2008'deki gibi çatışkılardansa hükümetle işbirliği yapmayı daha elverişli bir yaklaşım olarak görüyor olmaları da mümkün. Ama bunun zararını, toprak reformundan yarar sağlaması gerekenler görecek, yani çiftçiler ve küçük aile işletmeleri (minifundios).


Friday, November 2, 2012

The Origins of Religion




  1. Prelude

We aim at two issues with this article. First of all; we want to build up our discussion on why atheists should take communists seriously. We believe that a marxist explanation of concepts such as "human nature", "morality", "ethics" etc. would be inspiring in resolving the confusions that occasionally arise in atheist circles. This is our first aim.

For an unprepared reader, it would be surprising to see Joel Kovel starting his book The Enemy of Nature with a comparison of Marx and Darwin. It is due to a very elegant approach that a book, which offers a frame of class struggles for the ecological crisis, reserves its introductory chapters to Darwin. And this brings us to our second aim: We believe that a discussion on the origins and the development of religions can be employed to exemplify the materialist worldview.

In accordance with its aims, this article will be rather abstract. Yet, with the awareness of the fact that we will not present any ideas that were not available up till now, we will choose to abstract from examples rather than providing a theoretical presentation.


  1. Why was Marx fascinated by The Origins of Species and why did he send a copy of Capital to Darwin?

Marx points out an objective phenomenon when he states that capitalism revolutionizes the forces of production and will sweep all other relations of production. Also, Darwin declares the results of his research and not a situation he likes or prefers, when he puts forward the natural selection thesis. The scientific analyses of these persons do not prove that they fancy the results: That Darwin observes wasps place their larvae inside caterpillars in order to eat them alive does not mean that he enjoyed it. Likewise, it would be absurd to claim that Marx rejoiced to note the commodification of everything in the world.

The scientific propositions of both Marx and Darwin explain how the past came through to the present, and not how the future will be. As they are not psychics but scientists, they analyzed parts of innumerable parameters on which the knowledge of future rests. Neither would Darwin explicitly assert which species would evolve in the next million years, nor would Marx say which type of government would be adopted in a given century.

We open up a parenthesis here. A scientific claim does not prophesize, but by definition makes predictions about the future. This future can be, as in the case of physics, an event to be observed in the future, or, as in the case of history, a document to be discovered in the future. We hope it is clear that the above paragraphs are not meant in this sense.

Furthermore, the comprehension of the laws that brought the past to today enables to produce hypothetical scenarios of the future. It is a reasonable consideration to estimate (with some margin of error) which genetic features would disappear under given climatic and geographical conditions. Similarly, one does not need to wait until the 20th century and see with one's eyes to understand that capitalism would eradicate the Asiatic type of production. We close the parenthesis.

Marx and Darwin were searching for the laws driving the processes. However it was only Marx who could see the parallelism between the two scientific analyses. While he sent a copy of Capital to Darwin with this excitement, Darwin put the book aside without reading it.1

Yet Marx was right: While Darwin was investigating the formation of the species, Marx was investigating societies.2 The theory of evolution described how the genetic code which is more suitable to given conditions survived through natural selection, whereas historical materialism explained how a society established superiority over others by adopting more progressive relations of production.


  1. The question of the origins of religions

To think that the question of how religions emerged would clarify the issue of religions is as ridiculous as supposing that one could predict which species would arise by knowing why a certain mutation took place.

Hundreds of thousands of new ideas emerge everyday in the world. There are thousands of messiah and prophet candidates available. We do not even count the new-age religions.

The point is not how an idea has initially emerged; the point is how an idea, once emerged, has survived throughout history. An idea can survive only if, in the given period of history, it offers a structure capable of eliminating its disbelievers.

It is not a coincidence that both Moses and the Catholic Empire have come through ideologies that aim to increase the population.3

When Moses defines the family as a norm and oppresses any homosexual experience, and when the Roman Empire declares every sperm sacred, the societies that adopt these ideologies gained an advantage over the other societies around. Human reproduction becoming such a hype, and the cognition of sex and reproduction as one and the same thing are due to this historical process.4


  1. Intermezzo: The question of ethics

Let us not miss the opportunity here, to touch upon one of the subjects that is thought to sweat atheists. As all other social phenomena, from esthetics to languages, morality and ethics are historical as well. It is understandable that, in the philosophy of ethics, a distinction between morality and ethics was made; yet this situation led to a delusion among some atheists in the direction that we would be able to establish an ethics excluded from the society and history. Of course we can get outside the generally accepted ethical realm built by the rulers, but humans cannot go out of historicity. All human production (including opposing views) lies within history. The question is to understand how a certain view gained validity throughout history.

All moral questions, from finishing the food on your plate to not killing human beings, are results of the historical selection we mentioned in the first section. New moral statements, on the other hand, will gain as much validity as they survive this historical process.

Let us now focus on heterosexism, as it is a particularly delicate subject. Independent of our fancies, mechanization created the potential of the production becoming independent of concrete human presence. Yet this potential cannot be actually realized within capitalism (or more generally, in class societies): Machines do not produce surplus value. In a system based on exploitation, human has to be the primary element of production.

On the other hand, societies took action to utilize this liberation potential of mechanization for humane use. Large masses of people demanded the just distribution of wealth that came out. Owing to the rights gained in these struggles, production and power has become partially independent of population; that is, having more population began not to directly imply being more powerful. In proportion to this independence, superstructure institutions, such as family, have dissolved.5

Thus appeared the objective possibility of humanity freeing itself from the elements of alienation such as sexism and heterosexism. The rights gained by years-long struggles of militant activists should be seen in this frame; and not in that sexism were dogmatically “bad” and activists finally convinced other people to this argument. We are now fighting to abolish an element of alienation which we discovered at a certain period of the development of the means of production.

Now it would be beneficial to recall the parallelism between Marx and Darwin we suggested in the first section. Understanding the relation between the emergence of an idea and how it is widely accepted among the society is similar to understanding the relation between how a particular gene emerges and how it attains a place in the gene pool of a species. The legitimacy of an idea is not measured dogmatically and in abstract terms, but with its effect in the real world. Homosexuality is not abnormal because it is abnormal; homosexuality is abnormal because those who claim that it is have seized the power.


  1. Human nature

Historicity is the key to understand humankind. The distinguishing characteristic of humankind among other species is that it has history; that the activities of previous generations shape the nature of future generations. Human individuals confront a social phenomenon that is extrinsic to them and that imposes itself to them. They produce on the production of past generations. Humankind has a history. Animals do not.6 This is the defining property of human species.7

Therefore, the question of what constitutes “human nature” is beyond the limits of biology proper. Moreover, as Richard Dawkins rediscovered through memetics, it is sometimes outside of biology proper. Dawkins especially exemplifies this by referring to diseases that need extensive care beginning from birth. If it were left to purely biological and genetical dynamics, such diseases should have disappeared from human species, as the diseased individuals would perish in natural ways. Yet societies have found numerous ways to deal with these situations, and they secured not only that the patients survive but also that they are capable of having babies in a healthy way, whereby transferring the relevant genetic code to future generations. Dawkins argues that in this example, the memetic code overrules the genetic code. The framework we summarized in this essay fits well into this explanation and further clarifies the laws of selection for “the memetic code” - namely, the development of the means of production.

What we wanted to emphasize here are that the “human nature” is changing way too fast compared to the biological evolution scales and that it by definition depends on time and space.


  1. Epilogue

Let us briefly summarize our claim: To understand religion, it is unnecessary to understand how the idea of religion initially emerged. The question is how religion survived throughout generations, and this is an eminently materialistic question.

The survival of supernatural views and institutionalized religion is hidden in the fact that they reshaped and stretched themselves in all necessary ways in order to further develop the means of production. We gave instances of this in the preceding sections. These instances were, of course, not aimed at given an ultimate explanation about the roots of religions, but at exemplifying the attempt to understand religions, as historical phenomena, within history and the laws governing it.

In today's world (as a matter of fact, since at least two centuries), religion has no historical excuse anymore. Now, religion forms an obstacle in front of the development of the means of production and in front of humans creativity. The search for supernatural answers is regressive exactly in this sense of the word. (We addressed this subject in our previous article: “An introduction to why atheists should take communists seriously”)

A species that searches the causes of the floods and droughts all around the world which are becoming more frequent and intense in the moral degradation instead of climate change is bound for extinction – taking hundreds of thousands of other species with it. A species that, based on the argument “They have it; ergo8, we should have it too.”, produces nuclear weapons, potent to destroy all life on earth several times, and makes them the plaything of arbitrariness in the bargains of the ruling class, is indeed bound for extinction – taking hundreds of thousands of other species with it.

Richard Dawkins would say that the human species needs a dramatic change in the memetic code. Among friends, we call it the communist revolution.



1   As the great majority of the pages of Darwin's copy were found to be uncut, we deduce that he did not read Capital which Marx sent to him personally. (see Marx of Respect, Friends of Darwin)
2   "Just as Darwin discovered the law of development or organic nature, so Marx discovered the law of development of human history.” (Friedrich Engels's Speech at the Grave of Karl Marx)
3   We hope that the evolutionist inside you would warn you: Moses or the Roman Empire may or may not know that population plays a crucial to strengthen power and to develop the means of production. Independent of whether this suggestion was made consciously, these ideas had objectively come to power.
4   We find it worth mentioning that, in textbooks of history, the extensive historical analysis on nationalism is passed over when it comes to religion. Yet we believe that the understanding of nationalism, which we are able to analyze thoroughly thanks to numerous data and documentation, would clarify many issues on the nature of religions.
5   We should make a remark here. We do not claim that family has dissolved. We claim that family has dissolved as much as the link between population and power has weakened. We describe the measure of this to be roughly as human labor going out of commodity production. It is a truism that today there is a reverse trend to this. What we want to emphasize is the parallelism between this historical process and the development of the morality institutions that have a dialectical relationship with it.
6   A comprehensive analysis of this topic is available in Turkish in this link: Yusuf Zamir – Yabancılaşmış Faaliyet
7   What one should observe here is that our definition is empirical. That means, this definition is not based on our personal taste but on the reality.
8   therefore


Wednesday, October 24, 2012

Kurban Kim?


Bir Kurban Bayramı daha, klasikleşen vahşet görüntüleri ve beyin yıkamaya varan dini söylemleriyle geldi çattı. Yoksullarla dayanışmak, birlik ve beraberliği güçlendirmek maskesi ardına saklanan bu bayramda, bizler gözümüzün önündeki kurban(lık)lardan fazlasına dikkat çekmek istiyoruz.

Öncelikle bu bayramda her birimiz şiddetin kurbanlarıyız. Çocuklar (özellikle de çocuklar)  ve biz yetişkinler, bu kutsallık şemsiyesi altında şölensel bir hayvan katliamının, şiddetin, ölümün ve öldürmenin normalleştirilmesine tanık oluyoruz.  Yakalanmaya çalışılırken yerlerde sürüklenen, beceriksizce kesilirken can çekişen hayvanlar, sokaklarda oluk oluk akan kan sadece günlük hayatlarımızdaki şiddetin bir yansıması değil, adeta onu pekiştiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik din kaynaklı şiddete uygulanan toplumsal çifte standartı da gözler önüne seriyor. Tüm bunların kutsal bir varlık, ibadet ve inanç gibi “iyi” amaçlar uğruna yapılabileceği mesajını ise daha da elem verici buluyoruz.

Dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta ise, hayvanların var olma amaçları bize hizmet etmek olan önemsiz nesneler, insanınsa doğanın efendisi gibi görüldüğü anlayışın Kurban Bayramı pratikleriyle içselleştirilmesi. Bu mantığa göre; onbinlerce hayvan kırdan şehre göç ettiriliyor, vardıkları noktada üst üste alt alta bekletiliyor, “dini usüllere uygun” pazarlıklar sonucunda satılıyor (ayrıca, hayvanın fiyatı arttıkça sevabı da artıyor), inşaata taşınan işçilerden biraz daha iyi koşullarda (gerçi, ekmek parası baskısının şiddetiyle “zorunlu gönüllü” olarak değil doğrudan fiziksel şiddet yoluyla) sahiplerine götürülüyor, burada ay takviminin belirli bir gününe kadar görevini bekliyor, ve nihayetinde İbrahim'in oğlu için dublörlük ederek “yaratılış amacı”na ulaşıyor. Oysa bizler hayvanların insanlar için yaratıldığı sanısını değil, dünyadaki her şeyin bir bütün olarak birlikte var olduğu bilgisini benimsiyoruz.

Bu öyle bir süreç ki et, gıda, insani yardım, dayanışma vb. olgular konu dışı hale geliyor, geriye sadece hayvanlara yönelik fiziksel ve insanlara yönelik ideolojik şiddet kalıyor; hayvan canıyla beraber insan aklı da kurban ediliyor. Sadece Kurban Bayramı’na özel olmasa da, bir otoriteye bağlılık, bu bağlılık doğrultusunda koşulsuz itaat ve adanmışlığın gösterilmesi uğruna daimi olarak bir şeylerin (bir hayvan, bir evlat, bir hayat, bir ömür dolusu emek) sunulması gerekliliğinin Kurban Bayramı vesilesiyle güçlü bir şekilde vurgulandığını görmek bizleri “kurban kim?” sorusunu sormaya itiyor.

Bizler Özgür Düşünce Hareketi olarak bu bayramın görünen, görünmeyen kurbanlarının farkındayız. Sizleri de bu kurban(lık) düzenini reddetmeye çağırıyoruz.



Tuesday, October 23, 2012

Özgür Düşünce Hareketi yola çıktı.

Bu bir tanıtım yazısıdır.

Çünkü ateistlerin, agnostiklerin ve dinlerden özgürlük savunucularının tanınmasının zamanı geldi geçiyor. Çünkü özgür düşünceliler varlar. Çünkü özgür düşünceliler; dinin kurumsallaşmasına karşı mücadele etmek üzere, bilimsellik ve toplumsallık temelinde bir araya geldiler bile. Bu, Özgür Düşünce Hareketi'nin tanıtım yazısıdır.

Bu bir davet yazısıdır.

Çünkü özgür düşünceli ve insanca yaşamanın mümkün olduğu bir dünya hayal ediyoruz. Çünkü Duruş Metni‘mizde tarif ettiğimiz amaçlarımız ve ilkelerimizle uyumlu kişi ve gruplara, dini dogmalara karşı bir dayanışma ortamı inşa ediyoruz.

Bu bir selamlaşma yazısıdır.

Sorgulayan, şüphe duyan ve özgür düşünen herkese sesleniyoruz! Saklandığınız yerden çıkın! Şimdilik yalnız olabilirsiniz, ama asla yanlış değilsiniz!

Tuesday, October 16, 2012

Genetiği Değiştirilmiş Gıda Endüstrisinin Küçük Kirli Sırrı


Bu yazı, Pesticide Action Network'ten Marcia Ishii-Eiteman'ın Reader Supported News'da 9 Ekim 2012'de yayınlanan “Genetically Modified Food Industry's Dirty Little Secret başlıklı makalesinin serbest çevirisidir.
Ekinlere sıkılmak üzere hazırlanan Monsanto böcek ilacı

Bugünlerde sıklıkla, Pesticide Action Network'teki (Böcek İlaçları Eylem Ağı) bir bilim insanı olarak genetiği değiştirilmiş (GD) ekinlerin böcek ilaçlarıyla ne alakası olduğunu anlatmam isteniyor. GD ekinlerin hem böcek ilacı içerdiklerini hem de böcek ilacı kullanımını arttırdıklarını söylediğimde, samimi bir kuşkuculukla karşılaşıyorum. Sanırım bizler GD teknolojisinin dilimlenmiş ekmekten beri bulunan en iyi şey olduğuna inanmaya ihtiyaç duyuyoruz.

Daha geçen hafta bir radyo programındayken, telefon açan bir dinleyici GD ekinlerin dünyanın acılarına nasıl da yeşil bir çözüm sunacağına dair içten umutlarını paylaşıyordu. Dinleyici, bu ekinlerin verimi arttırdıklarını, körlüğü tedavi ettiklerini ve böcek ilacı kullanımını azalttıklarını duymuştu. Onu bu başlıkların her birinde ayrı ayrı hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm; zira GD ekinler verimi arttırmada tutartlı bir biçimde başarısız oldular, şimdiye kadar A Vitamini eksikliği kaynaklı körlükle ilgili hiçbir şey yapmadılar ve ilk piyasaya sürüldüklerinden beri geçen 16 yılda böcek ilacı kullanımında artışa sebep oldular.

Bu son hususla ilgili geçen hafta yayınlanan bir araştırma, GD ekin endüstrisinin bitmez tükenmez mitiyle çelişen kanıtlar yığınına bir yenisini daha ekledi. Washington Devlet Üniversitesi'nin (WSU) Environmental Sciences Europe'ta Cuma günü [5 Ekim 2012] yayınlanan araştırması, basit ama çarpıcı bir bulgu ortaya koyuyor: GD tohumlar böcek ilacı kullanımını ciddi oranda arttırıyorlar ve bu artış gıda ve tarım sistemimizin gidişatını değiştirmediğimiz sürece aynen devam edecek.

Buyurun size böcek ilacı endüstrisinin küçük gizli sırrı: GD tohumlar dünyanın gıda ihtiyacına yeşil bir çözüm falan değil, dünyanın en büyük böcek ilacı firmalarının büyüme motorudurlar. İşin aslı, son GD ekin dalgasının, özellikle fena bir böcek ilacının (2,4-D) mısırdaki kullanımını önümüzdeki yedi yıl içerisinde 25 kat arttırması bekleniyor.

ABD Tarım Bakanlığı verilerini değerlendiren (WSU araştırma profesörü ve eski National Academy of Sciences genel direktörü Charles Benbrook imzalı) araştırma, GD ekinlerin ülke genelinde böcek ilacı kullanımını 1996'dan 2011'e kadar 180 bin ton arttırdığını gösteriyor. Sadece geçen yıl, GD ekinler, GD-olmayan ekinlere kıyasla ortalama %20 daha fazla böcek ilacı kullandılar. Bitki öldürücülere dayanıklı ekin teknolojisinin benimsenmesi ana faktörlerden biri oldu: aynı dönemde bitki öldürücüleri kullanımına 240 bin ton katkı sağladı. Dahası, eğer Tarım Bakanlığı bitki öldürücülere dayanıklı yeni sürüm GD ekinleri onaylarsa, ilaç kullanımı daha da artacak.


Geleceğe dönüş: yeni GD ekinler ve eski böcek ilaçları

Bu yeni veriler bize – Monsanto, DuPont ve Dow'un pazarlama taktiklerini aratmayacak şekilde – çiftçilerimizin ve tarımsal ekosistemlerimizin öyle ya da böyle hepimizin bedelini ödediği yollarla böcek ilacı değirmenine bağlandıklarını anımsatıyor.

Şu anda en az yirmi küsür tohum çeşidi glifosfata, yani Monsanto'nun Roundup'ının ana içeriğine dirençli. Güneydoğu ve giderek ortadoğuda çiftçiler tüm tarlalarını bu “süpertohumlar”a bırakıyorlar. Ülkenin zirai açıdan en üretken ve en çok çeşitlilik barındıran eyaleti Kaliforniya'da tohumlar hem glifosfata hem de parakuata direnç kazandılar ve tahminen 400 milyon hektarlık bir alanı istila ettiler – bir yandan alan genişlerken bir yandan dirençli tohum çeşitleri artıyor. Tohumların Roundup'a direnci arttıkça çiftçiler de daha çok miktarda ürün kullanıyorlar ve nihayetinde çareyi eski ve çok daha tehlikeli böcek ilaçlarını kullanmakta buluyorlar. Ve Benbrook araştırmasının da işaret ettiği üzere, çiftçilerin bu daha az etkin, zararları ve fiyatı artan ürünlerle başları dertte.

Değirmenin bir sonraki devri özellikle korkutucu. 2,4-D dirençli mısır, ABD Tarım Bakanlığı'nın değerlendirmekte olduğu yeni endüstri ürünleri tufanının ilk neferi. Eğer bakanlık onu ve diğer 2,4-D ekinleri onaylarsa, bu zararlı böcek ilacının mısırdaki kullanımının önümüzdeki 7 yıl içinde 25 katına fırlayacak ve böylece tarlaları, çiftçileri ve kırsal halklarını tehlikeye sokacak. Bu kimyasal, doğum kusurları, sinirsel hasarlar ve kanserle ilişkilendirildi. Özellikle çocukların, etkisine daha duyarlı olduğu gözlemlendi. Bu sebeple, 70 tıp doktoru ve sağlık uzmanı bu yaz Pesticide Action Network'le beraber Çevre Koruma Ajansı'na Dow AgroScience'ın 2,4-D kullanımını reddetmesini ısrarla talep etti.

Bunları yerken de o maskeyi takıyor musun?

Peki ya şimdi?

Glifosfat kullanımından ve 2,4-D vb. kimyasalların satışlarıyla kol kola gelecek bitki-öldürücü temelli GD ekinler hüryasından en çok kar edecek olanlar Monsanto, Dow ve diğer büyük böcek ilacı şirketleri. Yani, Kaliforniya'daki GD gıdaların etiketlenmesi için “Bilme Hakkı” oylama inisiyatifinin en büyük muhaliflerinin böcek ilacı firmaları olması kimseyi şaşırtmamalı. Bu firmalar toplamda neredeyse 20 milyon dolar para harcayıp medya yayınlarını inisiyatifle ilgili yalanlar ve kamuyu yanlış yönlendiren reklamlar dolduruyorlar.1 Yine de, son anketlerde Kaliforniyalılar'ın GD gıdaların etiklenmesi taleplerindeki azimden yürekleniyorum.

Belki daha da önemlisi, insanların bu teknoloji hakkında ciddi sorular sormaya başlamaları ve onun gıda ve tarım sistemlerimizdeki yerini sorgulamalarını. Sonunda genetik mühendisliği, böcek ilaçları, sağlığımız, haklarımız ve ne yeyip gıdamızı nasıl yetiştireceğimizle ilgili karaları kimin alacağına dair nitelikli bir kamusal tartışma yürütüyoruz: Şirketler mi, topluluklar mı? Doğru, bu tartışmaları 16 yıl önce GD tohumlar kamu kurumları tarafından yeterli güvenlik ve verimlilik testleri olmaksızın pazara sürülürken de yapmıştık. Ama şimdi, burası, başlamak için hala iyi bir nokta.

Marcia Ishii-Eiteman, kıdemli bir bilim insanı ve Pesticide Action Network'ün Sürdürülebilir Gıda Sistemleri Programı'nın yöneticisi. 1996'da PAN'a katılmadan önce Marcia 14 yıl boyunca Asya ve Afrika'da çalıştı. Güneydoğu Asya'da ekolojik böcek yönetimi için çiftçi tarla okulları kurdu ve sürdürülebilir tarım ve topluluk temelli kırsal kalkınma projeleri yürüttü. Tayland-Kamboçya ve Somali-Etiyopya sınırlarında kadın sağlığı, okuryazarlık ve kaynak korunumu projeleri geliştirdi. Marcia'nın Cornell Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji alanından doktorası, Yale Üniversitesi Kadın Çalışmaları'ndan ise lisans derecesi var. Kapsamlı olarak gıda ve tarımın ekolojik, toplumsal ve politik boyutları hakkında yazılar yazdı ve ayrıca BM sponsorluğundaki Kalkınma için Tarımsal Bilgi, Bilim ve Teknoloji Uluslararası Raporu'nun yazarlarından.


1  Medya manipülasyonuyla ilgili daha fazla bilgi için bkz. Halkın Menfaatleri Çerçevesinden Bir Wikileaks İncelemesi ve bu yazının özellikle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Organik Aydınlar kısmı. [editörün notu]