Showing posts with label Çeviri. Show all posts
Showing posts with label Çeviri. Show all posts

Sunday, November 10, 2013

Okyanus Bozulmuş

Bu yazı, Avustralya'daki Newcastle Herald gazetesinde 18 Ekim 2013 tarihinde “The ocean is broken” başlığıyla yayınlanan, Grey Ray'in Ivan Macfadyen'le yaptığı röportajın çevirisidir.

Out For Beyond için çeviriyi yapan Feyza'ya teşekkürler.

---

 Bu yolculuğu tüm öncekilerden farklı kılan, sessizlikti.

Tam olarak sesin yokluğu değil.

Rüzgar yine yelkenleri savuruyor ve halatların arasında ötüyordu. Dalgalar yine teknenin fiberglas gövdesine çarpıyordu.

Ve başka birçok ses daha vardı: Tekne çöp parçalarına çarptıkça gelen boğuk vurma ve çizilme sesleri.

Eksik olan şey, önceki tüm yolculuklarda tekneyi saran deniz kuşlarının sesleriydi.

Kuşlar yoktu, çünkü balıklar da yoktu.

Tam 10 yıl önce, Newcastle’lı yatçı Ivan Macfayden Melbourne’dan Osaka’ya aynı rotadan giderken, Brisbane ve Japonya arasındaki okyanusta balık tutmak için tek yapması gereken yemli bir olta atmak olmuştu.

Yolculuğun o 28 günlük bölümünde büyükçe bir balık yakalayıp pilavla yemediğimiz tek bir gün olmadı,” diye anımsıyor Macfayden.

Fakat bu kez, deniz yolculuğunun o uzun kısmında toplam yalnızca iki balık tutabildiler.
Ne balık, ne de kuşlar. Neredeyse hiçbir yaşam belirtisi yoktu.

Yıllar geçtikçe bütün o kuşlara ve seslerine alışmıştım. Tekneyi takip ederlerdi, bazen bir süre yelken direğine konar sonra tekrar uçup giderlerdi. Sürülercesini görürdünüz, uzaklarda deniz yüzeyi üzerinde uçar ve sardalyalarla beslenirlerdi.”

Ama bu yılın Mart ve Nisan aylarında, ıssız okyanusta hızla ilerleyen teknesi Funnel Web’i saran sadece sessizlik ve kasvetti.

Ekvatorun kuzeyinde, Yeni Gine’nin yukarısında, okyanus gezginleri uzaktaki bir resifte çalışan büyük bir balıkçı gemisi gördüler.

Bütün gün oradaydı, ileri geri taradı denizin dibini. Büyük bir gemiydi, ana gemi gibi,” diyor Macfayden.

Ve gemi bütün gece çalıştı, büyük projektör ışıkları altında. Sabah Macfayden, yardımcısının telaşla geminin suya bir sürat teknesi indirdiğini seslenişiyle uyandı.

Tabii ki endişelendim. Silahsızdık ve bu sularda korsanlar gerçek bir tehdit oluşturuyor. Eğer bu adamların silahı varsa başımız büyük dertte diye düşündüm.”

Ancak gelenler korsan değildi, en azından alıştığımız anlamda. Sürat teknesi yaklaştı, ve içindeki Melanezyalılar meyve ve reçel kavanozlarından oluşan hediyeler sundular.

Ve bize beş büyük çuval dolusu balık verdiler. Çeşit çeşit güzel, büyük balıklardı. Bazıları tazeydi, ama bazıları belli ki bir süredir güneş altında kalmıştı.”

Onlara bütün bu balıkları kullanmamızın mümkün olmadığını söyledik. Sadece iki kişiydik, ve hepsini saklayacak ya da depolayacak doğru düzgün bir yerimiz yoktu. Onlarsa omuzlarını silkip kullanmadıklarımızı denize dökmemizi söylediler. Kendileri öyle yaparmış.”

Bunların bir günlük yan avın çok küçük bir bölümü olduğunu söylediler. Yalnızca orkinosla ilgilendiklerini, geri kalan her şeyin onlara göre çöp olduğunu söylediler. Hepsi öldürülüp çöpe atılıyordu. Gece gündüz o kayalığı trolleyip yaşayan ne varsa söküp aldılar.”

Macfayden’in içini üzüntü kapladı. Bu, ufkun ötesinde görünmeden çalışan sayısız balıkçı gemisinden sadece biriydi, ve çoğu aynı şeyi yapıyordu.

Tabii ki deniz ölmüştü. Tabii ki yemli oltaları hiçbir şey yakalamıyordu. Yakalanacak hiçbir şey yoktu.

Eğer bu iç karartıcı geliyorsa, daha da kötüsü var.

Yolculuğun bir sonraki kısmı Osaka’dan San Francisco’yaydı, ve bu yolculuğun çoğu boyunca içlerindeki kasvete mide bulandırıcı bir dehşet ve biraz da korku karıştı.

Japonya’dan ayrıldıktan sonra, sanki okyanusun kendisi ölmüş gibiydi,” diyor Macfayden.

Neredeyse hiçbir canlı görmedik. Bir tane balina gördük, yüzeyde aciz bir şekilde yuvarlanıyordu ve başında büyük bir şişlik vardı. Bayağı rahatsız ediciydi.

Hayatım boyunca okyanusta çok mil katettim, ve kaplumbağalar, yunuslar, köpek balıkları, beslenen büyük kuş grupları görmeye alışığım. Ama bu sefer 3000 deniz mili boyunca görülecek hiçbir canlı yoktu.”

Kaybolan yaşamın yerinde şaşırtıcı miktarlarda çöp vardı. 

Bir kısmı iki yıl önce Japonya’yı vuran tsunaminin sonucuydu. Dalga kara üzerine geldi, inanılmaz bir miktar yük alıp denize taşıdı. Ve taşıdıkları hala burada, baktığınız her yerde.”

Birleşik Devletler’e olan yolculuk için Hawaii’de tekneye binen Ivan’ın kardeşi Glenn, “binlerce ve binlerce” sarı plastik şamandıraya hayret etti. Sentetik halat, balık ağı ve oltalardan oluşan kocaman düğümler. Milyonlarca polistiren köpük parçası. Ve her yerde yağ ve petrol tabakaları.
Ölümcül dalga tarafından koparılmış ve hala denizin ortasında kablolarını peşlerinden sürükleyen sayısız tahta elektrik direği var.

Eskiden, rüzgarsızlıktan yavaşladığında motorunu başlatıverir öyle devam ederdin,” diyor Ivan.
Bu kez değil.

Birçok yerde, pervanemize halat ve kablo yığınları dolanır diye korktuğumuzdan motorumuzu çalıştıramadık. Okyanus ortasında bu duyulmamış şeydir.

Eğer motoru çalıştırmaya karar verdiysek bunu gece yapamazdık, sadece gündüz ve teknenin başında biri çöplere dikkat ederken yapardık.

Hawaii’nin yukarısındaki sularda teknenin baş tarafından suyun derinliklerine kadar görebilirsiniz. Çöplüğün sadece yüzeyde olmadığını, aşağılara kadar indiğini gördüm. Ve her boyda çöp var, meşrubat şişesinden büyük bir araba veya kamyon boyunda parçalara kadar.

Ucu sudan dışarı çıkan bir fabrika bacası gördük, yüzeyin altında hala kazan gibi bir şeye bağlıydı. Dalgaların üzerinde öylesine yuvarlanan konteyner gibi bir şey gördük.

Atık parçalarının etrafından dolanıp durduk. Bir çöplüğün arasından yol almak gibiydi.

Güvertenin altında sürekli bir şeylerin teknenin gövdesine çarptığı duyuluyordu, ve sürekli çok büyük bir şeye çarpmaktan korkuyordunuz. Gövdenin her tarafı görmediğimiz parçalar yüzünden çizilmiş ve içine göçmüştü.”

Plastik her yerdeydi. Şişeler, torbalar ve hayal edebileceğiniz her türlü atılabilir ev araç gereci; kırık sandalyelerden faraş, oyuncak ve kaplara kadar.

Ve bir şey daha. Teknenin yıllarca deniz ve güneşten solmayan göz alıcı sarı boyası, Japonya tarafındaki sularda bir şeyle reaksiyona girip garip ve daha önce görülmemiş bir şekilde parlaklığını yitirdi.

Newcastle’a dönüşünden sonra, Ivan Macfayden hala yolculuğun verdiği şok ve dehşeti kabullenmeye çalışıyor.

Okyanus bozulmuş,” diyor, inanamazlık içinde başını sallayarak.

Problemin büyüklüğünün, ve hiçbir örgüt veya hükümetin bu konuda bir şey yapmak ister gibi görünmediğinin farkına varan Macfayden, fikir arayışı içinde.

Yardım edebilecekleri ümidiyle hükümet bakanlarına yönelik lobi faaliyeti yürütmeyi planlıyor.
Daha acil olarak, Avustralya’nın başlıca okyanus yarışlarının organizatörleriyle görüşüp, gönüllü yatçıların çöp ve deniz yaşamını denetlediği uluslararası bir projeye katılmalarını sağlayarak yatçıların desteğini almaya çalışacak.

Macfayden bu projeye ABD’deyken, yatçılardan günlük bir form doldurmalarını ve radyasyon testi için örnek toplamalarını isteyen Amerikalı akademisyenlerin isteğine cevaben katıldı. Radyasyon, Japonya’daki tsunaminin ve bunu takip eden nükleer santral arızasının ardından ciddi bir endişe.

Onlara neden bir filonun gidip kirliliği temizlemesini talep etmediğimizi sordum,” diyor Macfayden.

Ama bu işi yapmak işin yakılacak yakıtın çevreye vereceği zararın çöpleri olduğu yerde bırakmaktan daha kötü olacağını hesapladıklarını söylediler.”

Friday, April 12, 2013

Onlar ve Biz - 3 (Subcommandante Marcos)


Onlar ve Biz (Subcommandante Marcos)

Bu serbest çeviride, Subcommandante Marcos'un Ocak 2013'te yayınlanan Ellos y Nosotros başlıklı bildirisinin Kristin Bricker tarafından yapılan İngilizce çevirisi Them and Us temel alınmıştır.

III – Denetçiler


Meksika'da bir yer…

Adam masayı tekmeler, öfkelidir.

- Yok edin onları!

- Efendim, saygılarımı sunarım, biz 500 yıldır bunu yapmaya çalışıyoruz. Peş peşe baş göstermiş her imparatorluk, dönemlerinin tüm askeri kuvvetleri ile bunu yapmaya çabaladı.

- O halde neden hala oradalar?

- Iıı… Hala bunu anlamaya çalışıyoruz.

Dalkavuk; asker üniformalı adama serzenişle kötü kötü bakar.

Sözkonusu adam kalkar, hazırolda durarak sağ elini -avuçiçi dışa bakacak şekilde- ileriye doğru uzatır [1] ve coşkuyla bağırır:

- Heil Hitl… Affedersiniz, sizi selamlıyorum demek istedim efendim.

Diğer konukların kıs kıs gülmesini susturan tehditkar bir bakış fırlattıktan sonra devam eder:

- Efendim, sorun şu ki; şu asiler güçlü olduğumuz yerde karşımıza çıkmıyor, dönüp dolaşıp zayıf olduğumuz yerden saldırıyorlar bize. Tüm mesele, yönetmek ve kovmak olsaydı, pek tabii, ormanlarıyla, sularıyla, mineralleriyle, insanlarıyla şu yerler çok zaman önce fethedilmiş olurdu ve siz onları büyük Hükümdar'a bir hürmet olarak sunabilirdiniz, efendim. Şu tabansızlar; sadece kendi kahraman çıplak göğüsleri ya da yayları, okları, mızraklarıyla bize karşı koyup, bir kahraman olarak (evet yenilmiş bir kahraman, ama yine de bir kahraman olarak) tarihin derinliklerine gömülebilirlerdi; oysa onun yerine hazırlanıyor, örgütleniyor, anlaşmalara varıyor, bizi atlatıyor ve maskelerini çıkardıklarında saklanıyorlar. Ama biz, en başından beni dinlemiş olsaydınız, bu durumda olmayacaktık.

Ve yakasında “chupa-cabras 8.8.1.3 sürümü” [2] yazan konuğa kınayan bir bakış fırlatır.

Bahsi geçen konuk gülümser ve şöyle der:

- General, kusura bakmayın ama bir atom bombamız yoktu. Ve müttefiklerimizden birini bile kazanabilseydik (büyükelçi yaka kartına sahip olan konuk, bahsi geçtiği için teşekkürlerini bildirir); yerlileri silip süpürebilirdik, ama tabii, ormanları ve suyu da tahrip etmiş olacaktık; dahası, maden araştırma ve işleme işi, diyelim, birkaç yıl için imkansız olacaktı.

Bir başka dalkavuk sözü alır:

- Onlara fedakarlıklarını öven şarkılar ve şiirler, türküler, filmler, yuvarlak sofralar, yazılar, kitaplar, oyunlar, heykeller, öldüklerinde altın harflerle yazılmış adlarını sunduk. Dedik ki; direnmeye devam eder ve hayatta kalırlarsa, niçin ortadan kaybolmadıklarına, neden ölmemiş olduklarına dair dedikodu ve şüpheler yayacak; onların, bizim kendi eserimiz olduğunu söyleyecek; ve hatta bazı entelektüel  sanatçı ve yenilikçi gazetecinin de desteğini içeren bir iftira kampanyası düzenleyeceğiz.

Söz konusu konuklar, birkaçı bunca "-çı", "çi" ve "-ci"ten hoşnutsuz görünse de, başlarıyla onaylarlar. Adam sabırsızca sözü keser:

- Peki, onlar ne dedi?

- Şu hareketle cevapladılar.


Dalkavuk, elini yumruk yapıp orta parmağını kaldırır. Konuklar kızgınlık içinde kıpırdanır ve haykırırlar:

- Proleterler! Soysuzlar! Kaba herifler! Adiler! Kaltaklar!

Dalkavuğun eli hala adamın karşısında, havadadır. Adam azarlar onu:

- Anladık! Elini indirebilirsin artık.

Dalkavuk, konuklara yavaşça göz kırparken yavaşça indirir elini. Ve ekler:

- Efendim, sorun şu ki bu insanlar ölüme değil hayata tapıyorlar. Onların gözle görülür liderlerini bertaraf etmeyi, satın almayı, ayartmayı denedik.

- Ne oldu peki?

- Sadece başaramadığımızla kalmadık, daha büyük sorunun görünmeyen liderler olduğunu bile anlamamıştık.

- Tamam, haydi onları bulalım.

- Onları zaten bulduk, efendim.

- Kimlermiş?

- Onlar herkes, efendim.

- Herkes de ne demek?

- Evet, herkes. Bu, dünyanın sona erdiği gün gönderdikleri mesajlardan biri. Medyanın bu konudan bahsetmesinin önüne geçtik, ama sanırım burada çekinmeden söyleyebiliriz ki bir başkası bulup ortaya çıkaracak bunu. Kodlanmış mesajdan şunu anladık: Sahnede olan kişi, liderdir. [3]

- Ne?! 40,000 lider mi?

- Iıı… Bağışlayın efendim, bunlar bizim gördüklerimiz, daha görmediğimiz çok fazlasını eklemeniz gerekir.

- O halde, satın alın onları! Yeterince paramız vardır zannediyorum, diye ekler, yaka kartında "banka veznesi" yazan konuklara seslenerek. Bahsi geçen ATM, kekelemeye başlar:

- Ef-ef-efendim, bi-bir devlet servetini elden çıkarmak zorunda kaldık, a-a-an-ancak hakikaten, daha fazla hiçbir şeyimiz yok.

Dalkavuk keser sözü:

- Efendim, denedik.

- Ne oldu peki sonunda?

- Satılık değiller.

- O halde, ikna edin onları.

- Onlara ne dediğimizi anlamıyorlar. Ve doğruyu söylemek gerekirse, biz de onların ne dediğini anlamıyoruz. Şereften, özgürlükten, adaletten, demokrasiden falan bahsediyorlar.

- Tamam, madem öyle, onlar yokmuş gibi davranacağız. Böylece; açlıktan, tedavi edilebilir hastalıklardan, iyi bir medya karartmasından ölecekler ve iş işten geçmeden önce kimsenin dikkatini çekmeyecek. İşte bu! Onları, onlara kayıtsız kalarak öldürelim.

Chupacabras ile şaşırtıcı bir benzerlik taşıyan konuk, onayladığını belirten bir işaret yapar. Adam, ona bu hareketinden dolayı teşekkür eder.

- Ancak efendim, bir sorun var.

- Nedir?

- Onları görmezden gelsek de, var olmaya devam etmekte ısrarcılar. Sadakamız olmadan, pardon, demek istediğim... yardımımız olmadan, okullar inşa ettiler, toprağı verimli kıldılar, klinik ve hastaneler inşa ettiler, evlerini düzelttiler, beslenme biçimlerini iyileştirdiler, suç oranlarını düşürdüler, alkol bağımlılığı ile başa çıktılar. Ve uyuşturucu maddelerin sadece üretimi, dağıtımı ve tüketimini yasaklamakla kalmayıp, ortalama ömür uzunluklarını arttırıp neredeyse büyük şehirlerdekine eşitlediler.

- Hmm, demek ki hala şehirlerdeki daha yüksek.
diyerek, hoşnut, gülümser.

- Hayır efendim, “neredeyse” derken, demek istediğim onlarınkinin daha yüksek olduğuydu. Sizden sonra gelenlerin stratejisi sayesinde, şehirlerdeki ortalama ömür uzunluğu düştü efendim.

Herkes alayla suçlayarak mavi kravatlı adama döner.

- Şu isyankarların, bize kendini satmışlardan daha iyi yaşadığını mı söylüyorsunuz?

- Kesinlikle, efendim. Ama bu konuda endişeniz olmasın, bu konuyu kapatmak için amaca özel bir medya kampanyası başlattık.

- İşe yarıyor mu?

- Sorun şu ki; onlar da bizim insanlarımız da televizyon izlemiyor, bizim medyamızı okumuyor, Twitter'ı, Facebook'u ve hatta bir cep telefonu sinyali yok. Onlar daha iyi olduklarının, bizim insanlarımız da daha yoksul olduklarının bilincinde.

"Modern sol" yaka kartlı konuk ayaklarını kaldırır:

- Efendim, izin verirseniz. Dayanışm... Affedersiniz, "Ulusal Haçlı Seferleri" adı verilen yeni programla demek istemiştim... [4]

Dalkavuk, sabırsızca keser sözü:

- Yeter Chayo [5], medya için söylevlerinden bir başkasına başlama. Hepimiz, ortak düşmanımızın şu lanet olası yerliler  olduğu, lafı edilmez olan diğerleri olmadığı konusunda hemfikiriz. Bizde şu aralarına iyi gizlenmiş kişi var.

“Chupacabras” yaka kartlı adam, memnuniyetle başını sallar ve yanı başındaki konukların sırtını sıvazlamasını minnettarlıkla karşılar.

Dalkavuk devam eder:

- Ama sen ve ben ve buradaki diğer herkes biliyor ki sosyal programlar hakkındaki tüm bu şeyler yalan; ne çok para yatırıldığının fark etmediği  dar geçidin sonunda hiçbir şey olmadığı yalan. Çünkü herkes kendi payını alır. Beyefendiden sonra, affınıza sığınırım, aslan payını siz alırsınız, buradaki diğer herkes de alır, ve daha sonra hükümet görevlileri, askeri kesimin başları, yerel yasama organları, belediye başkanları, delegeler, liderler, amirler, kasiyerler,... Ya azıcıktır ya da hiç yoktur bu yukarıdakilerden arda kalan.

Adam müdahale eder:

- Pekala, hemen bir şeyler yapmalı, aksi halde Hükümdar başka denetçiler aramaya başlayacaktır ve hepiniz pek tabii ki bunun ne almana geldiğinin farkındasınızdır bayanlar, baylar: işsizlik, dalga konusu olmak ve hatta belki de hapis ya da sürgün.

“Chupacabras” yaka kartlı adam irkilir ve onaylayan bir jest yapar.

- Ve bu acil, çünkü eğer bu çatlak tabanlı yerliler… (Adamın kızı tiksindiğini belirten bir ifade takınır, orada oturan kadının da aniden keyfi kaçar ve yüzü öyle solar ki, bir hortlaktan farkı kalmaz. Kadın, hamileliğini bahane ederek ortamı terk eder.[6])

Adam devam eder:

- Eğer bu lanet yerliler birleşirse, ciddi sorunlarımız olacağı aşikardır çünkü…

- Öhö, öhö. Efendim. (Dalkavuk keser.)

- Buyrun?

- Korkarım daha büyük bir sorun var. Aslında bu en kötüsü, efendim.

- Daha büyük mü? En kötüsü, ha? Bir yerli ayaklanmasından daha kötü olan ne olabilir?

- Eee, diğerleriyle anlaşmaya varmaları halinde, efendim, ...

- Diğerleri mi? Onlar da kim?

- Hmm… Bir bakayım… Tamam. Şöyle ki; köylüler, işçiler, işsizler, gençlik, öğrenciler, öğretmenler, personeller, kadınlar, adamlar, yaşlılar, uzmanlar, ibneler ve lezbiyenler, ‘punk’lar, rastalılar, kayakçılar, repçiler, hiphapçılar, sanatçılar, ‘rock’çılar, metalciler, şoförler, kiracı çiftçiler, STK'lar, sokak satıcıları, elemanlar, ırklar, önüne gelenle yatanlar, herhangi insanlar…

- Yeter! Anladık… Sanırım.

Dalkavuk bilmiş bir gülümsemeyle diğer herkese bakar.

- Satın aldığımız liderler nerede? Her şeyin çözümünün bizim gibi olmakta yattığına inandırdıklarımız nerede?

- Bunlara her geçen gün daha az inanmaktalar efendim. Her geçen gün, kendi insanları üzerindeki kontrolleri azalmakta.

- Satın alacak birilerini araştırın o halde! Para teklif edin onlara, seyahatler, televizyon programları, adaylıklar, mecliste koltuklar, hükümetler teklif edin! Ama tüm bunların ötesinde para, çok para!

- Bunu yapıyoruz efendim, ama…

Dalkavuk şüpheli görünür.

- Aması ne?
der adam dürtürek.

- Çok daha fazla insan bulduk…

- Harika! Öyleyse sadece daha fazla para gerek?

- Efendim, demek istediğim, çok daha fazla insan bulduk kendini satmayacak olan.

- Korkutalım o halde?

- Efendim, bizden korkmayan çok daha fazla insan var, ya da korksalar bile bu korkuyu kontrol edebiliyorlar.

- Kandırabilir miyiz?

- Efendim, çok daha fazlası kendi adlarına düşünüyor.

- O halde, hepsinin işini bitirmek zorundayız!

- Efendim, herkesi ortadan kaldırırsak, biz de yok oluruz. Toprağı kim eker, makineleri kim çalıştırır, işbirlikçi medyada kim çalışır, bize kim hizmet eder, bizim savaşlarımızda kim dövüşür, bize kim şükreder?

- O halde onları, bizim de onlar kadar önemli olduğumuza ikna etmeliyiz.

- Efendim, bizim gereksiz olduğumuzu sadece bu çok çok insan fark etmekle kalmadı, görünen o ki, Hükümdar da bizim faydamızdan şüphe duyuyor, ve “bizim" derken hepimizin demek istiyorum.

Adamın masasında oturan konuklar rahatsız rahatsız yerlerinde kıpırdandılar.

- Ne olacak şimdi?

- Efendim, “Pakt” [7] pek işe yaramadığı için başka bir çözüm ararken, tekrar banyoya [8] saklanmanın utancından kaçınmamız gerektiğini de görerek, daha iyi bir şey bulduk: bir “sığınak!” [9]

Konuklar ayağa kalkar ve alkışlarlar. Makinenin çevresine doluşurlar. Adam içine girer ve kontrolü ele alır.
Dalkavuk endişeyle uyarır onu:

- Efendim, "boşaltma" düğmesine basmamaya dikkat edin sadece.

- Buna mı?

- Haaayıııııııııııııııııııır!

Makyajcılar ve kuklacılar ilkyardım sağlamak üzere koşarlar.

Dalkavuk, her şeyi kaydeden kameramanlardan birini işaret eder:

- O kısmı silmen gerek… Ve Hükümdar'a yedek kuklayı hazırlamasını söylemelisin. Buradaki her zaman resetlemeye ihtiyaç duyuyor.

Konuklar kravatlarını ve eteklerini düzeltirler, saçlarını tararlar, öksürürler, dikkat çekmeye çalışırlar. Kameraların klikleri ve flaşları her şeyi gölgeler…

(devam edecek...)

Her dünyanın her köşesinden.
Subcommandante Marcos,
Yerküre Gezegeni,
Ocak 2013.

*   *   *
Metne eşlik eden videolar:

a. “Luna Negra” [Siyah Ay]

Şarkı sözleri, Arcadio Hidalgo'ya ait. Los Cojolites tarafından yorumlanmış. Öbür son jarocho [11].  ¡A zapatearle en el fandango raza!

b. “En esta tierra que me vio nacer” [Doğduğum bu yerde]

MC LOKOTER'dan “En esta tierra que me vio nacer” [Doğduğum bu yerde]. Meksika Eyaleti'nde bir kent olan Zumpango'ya selamlar. Eser ve fotoğraflar, Joana López'e ait. Ricardo Santillán tarafından yönetilip düzenlenmiş. Üretim: BLASJOY DESIGNER. Yıl 2012.
Not: MC; soylu hisler ve klas sözlerle DJ gibi bir şeydir, ama bir hiphop ritim eşliğinde. Rap!

c. “Transgresores de la ley”

Tijuana No'dan, “Flores para los muertos” [Ölüm için çiçekler] albümlerinde Nana Pancha tarafından yorumlanan “Transgresores de la ley”. Tijuana No bu şarkıyı her çalışında, Zapatistalar ünlü değilken bile, şarkıyı EZLN'ye ithaf ediyorlar. Bizi asla unutmayanlara selamlar ve koca bir kucaklama. Skaaaaaaaaaaaaa! Haydi herkes zıplasın!
*   *   *
Çevirmen Kristin Bricker'dan Notları:

"Hükümdar", Birleşik Devletler Hükümeti; "adam", şu anki cumhurbaşkanı Enrique Peña Nieto, “chupacabras”, önceki cumhurbaşkanı Carlos Salinas, ve “mavi kravatlı adam”, daha önceki cumhurbaşkanı Felipe Calderón'dur.

1.   Meksika ordusunun selam duruşu, Alman Nazi Ordusu'nun selam duruşuna çok benzer.

2.   Chupacabras; keçilerin kamını emen efsanevi bir Mersika vampir canavarıdır. İddiaya göre; kendisinin ülkeyi zemine çarptırdığı gerçeğinden insanların dikkatini dağıtmak üzere Carlos Salinas tarafından uydurulmuştur.

3.   21 Aralık 2012'ye, 40 bin Zapatista'nın sokakları sessizce ele geçirdiği seferberliğe referansla. O günün Zapatista bildirisi şöyle diyordu: "Duydunuz mu? Bu; onların dünyasının ufalanışının sesidir. Bu; bizim dünyamızın yeniden dirilişinin sesidir."

4.  “Solidaridad” (Dayanışma), Enrique Peña Nieto'nun büyükbabası (geniş bir çevrede onun kuklası kabul edilen) Carlos Salinas tarafından başlatılan kamu işleri programıydı. Bu yüzden, Peña Nieto'nun kısa süre önce yeni kampanyası Açlık ve Sefalete Karşı Ulusal Haçlı Seferleri'ni duyurması şaşırtıcı değildi, ki Zapatistalar buna orta parmaklarıyla cevap verdiler.

5.       Chayo, Rosario adındaki bir kadının rumuzu. Burada, Meksika'nın Sosyal Kalkınma Bürosu Sedesol'un başı olan Rosario Robles'e atıfta bulunuluyor. Bu büro, Ulusal Haçlı Seferleri'nin uygulanmasından sorumlu. Burada, bu kadından “modern sol” diye bahsedilmesinin nedeni; onun merkez-sol Demokratik Devrim Partisi'nin (PRD), bugün Meksika'ya hükmeden Geleneksel Devrimci Parti'ye (PRI) katılmasından sorumlu olması. 

6.   Kırsal alanda yaşayan Meksikalı yerliler genellikle çatlak tabanlıdır, çünkü yalınayak yürürler. Başkanlık kampanyası sırasında Enrique Peña Nieto’nın kızı, erkek arkadaşından gelen ‘tweet’i babasının “bir aptallar yığını” ve “proleterler” şeklindeki eleştirilerine atıfta bulunarak cevaplamıştır.

7.    Enrique Peña Nieto resmi olarak göreve başladığında, ülkenin sorunlarını çözeceği farzedilen bir “Meksika Paktı” ilan etmiştir. Pek fazla insan bilhassa etkilenmemiştir.

8.   Başkanlık kampanyası sırasında Peña Nieto, özel İberyo-Amerikan Üniversitesi’nde öğrenci protestocularla karşı karşıya kaldı… Bu yüzden, bir banyoya sakland. İberyo protestosu, büyük #YoSoy132 öğrenci hareketini ateşledi.

9.   Meksika adalet saraylarının bazılarında, hakimleri korumak üzere sığınaklar kurulmakta.

10. Yoldaş Elías Contreras, EZLN’nin istihbarat bakanı. Pozol; Zapatista varlığının onaylandığı iki eyalet olan Chiapas ve Tabasco’da popüler bir mısır içkisi.

11. Son Jarocho;  Veracruz'dan geleneksel bir müzik tarzı. Zapatear; birinin Oğul Jarocho ile dansediğidir, ve gürültü çıkarmak üzere sağlam tabanlı ayakkabılarla tahta platformda hora tepmek de dansa dahildir. Fandango; bir Son Jarocho dans partisidir.

Tuesday, April 2, 2013

Onlar ve Biz - 2 (Subcommandante Marcos)



Bu serbest çeviride, Subcommandante Marcos'un yazdığı Ocak 2013'te yayınlanan Ellos y Nosotros başlıklı bildirinin Kristin Bricker tarafından yapılmış 22 Ocak'ta yayınlanan İngilizce çevirisi Them and Us temel alınmıştır.


II – Hemen hemen iki sayfada makine

Satıcı diyor ki;

Şaşırtıcı, gerçekten ‘harika’, demek anlıyorsun beni. O, 'Neoliberal küreselleşmenin 6.6.6 sürümü' diye adlandırılsa da, biz ona 'barbar' ya da 'canavar' demeyi daha doğru  buluyoruz. Haklısın, agresif bir lakap, girişken, fazla hrrr. Evet, bunu ‘Bir kabusu nasıl satarsınız’ isimli bir kişisel gelişim kursunda öğrendim… Fakat, haydi makineye geri dönelim. İşleyişi çok basit: Kendine yeter (ya da kimi zaman denildiği üzere, “sürdürülebilir”). Evet, had safhada kar üretir... Ne? Bu karların bir kısmını açlığı, işsizliği, cehaleti azaltmaya mı yatırır? Ama bu yoksunluklar tam da bu yavrunun işlemesine yarar! Buna ne diyorsun? Çalışmak için ihtiyaç duyduğu yakıtı, yani sefaleti ve işsizliği, kendisi üreten bir makine!

Tabii ki matah da üretir, ama sadece bunu üretmez. Bak: Diyelim ki, tamamen faydasız bir şey üretildi. Öyle ki hiç kimsenin bu şeye ihtiyacı yok, bu şeyin bir pazarı yok. Pekala, bu cevher sadece faydasız şeyler üretmekle kalmaz, içinde bu faydasız şeyin temel bir ihtiyaca dönüştürüldüğü bir pazar da yaratır.

Krizler mi? Hay hay. Tam buradaki düğmeye basman yeterli… Hayır, ona değil, o ‘boşaltma’ düğmesi… Diğerine… Hah tamam, bas o düğmeye ve ta-da! İşte ihtiyacın olan kriz, her şey tam orada; milyonlarca işsizinle, su millerinle, finansal spekülasyonlarınla, kuraklıklarınla, kıtlığınla, ormansızlaştırmanla, savaşlarınla, dini kıyametlerinle, ulu kurtarıcılarınla, (ulu kurtarıcılara uymayanlar için) hapishanelerinle ve mezarlıklarınla, vergi cennetlerinle, fon müziği ve koreografi eşliğindeki yardım projelerinle… Öyle ya, bir parça sadaka her zaman iyi görünür.

Ama hepsi bu değil, izin ver sana bu demoyu göstereyim. Makineyi ‘yıkım / nüfusun azaltımı - tekrar inşa / yeniden yapılandırma’ moduna getirirsen, mucizeler yaratır. Mesela bak: Şu ormanları görüyor musun? Yoo, o yerli insanlar hakkında endişelenme… Evet, onlar Mapuçeler; ama Yakuiler, Mayolar, Nahualar, Purepeçalar, Mayalar, Guvaraniler, Aymaralar, Kueçuyalar da olabilirlerdi. Tamam, 'oynat' düğmesine bas ve ormanların ortadan kayboluşunu seyret (ve yerli halkı gözle, ama onları kimse dikkate almaz), şimdi nasıl her şeyin bir çöplüğe dönüştüğünü seyret, bekle… Burada makineler geliyor, vee işte! Hep hayalini kurduğun golf sahan artık orada, özel otoparkı ve yapılarıyla. Ahh, harika, değil mi?

Hem de son yazılımıyla gelir. Buraya, ‘filtrele’ yazan yere tıkla; ve televizyonun, radyon, gazeten, dergin, Facebook, Twitter, YouTube hesapların sadece ilahileri göstersin, sen ve sahip oldukların için dua etsin. Evet, ara sıra şu ismi meçhul, kirli, çirkin, kötü, kaba proleterlerin karışmaya çalıştıkları her türlü eleştiriyi, yazıyı, görüntüyü, gürültüyü, her kötü etkiyi ortadan kaldırıverir.

(Aslında sadece tek bir tıklamayla onu otomatik pilota bağlayabilirsin, ama yine de) zeminde bir manivela kolu var; bir helikopter pisti var; bazen yer kalmadığından uçak bileti bulamazsın, ama bir sonra kalkan uzay mekiğinde bir yer mutlaka var; aşırı abartılı kocaman seçkin alış-veriş merkezleri; bir golf sahası; bir minibar; bir yat kulübü; çerçevelenmiş bir Harvard diploması; bir yazlık ev; bir buz pateni pisti… Evet, biliyorum, modern Sol ve onun kıvrak zekası olmasa ne yapardık? Ahh, ve bu cevherle, dünyanın herhangi bir kısmı ile eş zamanlı olarak ‘gerçek zaman’da bulunabilirsin, sanki sana özel evrensel bir ATM'ye sahipmişsin gibi.

Hmm… Evet, makine; ‘V.I.P.’nin cennetteki yerini garantiye alan bir papa bildirisini de içermekte. Evet, oysa biz zaten ölümsüzlük üzerine çalışıyoruz, farkındayım. Yine de bu sırada, bir düzenek kurabiliriz (tabii, ek bir ücret karşılığında, ama eminim bu senin gibi biri için bir sorun olmaz): bir sığınak! Haklısın, o vahşilerin ‘Toprak, onu işleyene aittir’ diyerek nasıl kendilerine ait olanı talep etme hakları olduğunu düşündüklerinin farkındasın. Aa, ama endişelenecek bir şey yok. Kurallarımız, politik partilerimiz, yeni dinlerimiz, ‘reality show’larımız bu yüzden var. Ama, tabii ki bu bir varsayım, ya bir zaman gelir ve bunlar işlevlerini yerine getiremezse? Tabii ki, söz konusu güvenlik olduğunda hiçbir masraftan kaçınmamalı. Hay hay, şurayı da işaretleyeyim: 'Sığınağı Ekle'.

Makine; televizyon ve radyo üzerine birer inceleme ve editörün kontrol panelini de içermekte. Hayır, yanlış anlamayın. Bu incelemeler; televizyon izlemek, radyo dinlemek ya da gazete ve dergileri okumak için değil, ahmaklar için. Makineyi işleten insanlar için bilgi ve eğlence üretir bu incelemeler. Zekice, değil mi?
Ne? Aa… Tamam… Evet… Korkarım ki o sorun uzmanlarımızca çözülmemiş. Evet, eğer ham maddeler, yani bayağı kitleler ayaklanırsa, hiçbir şey yapılamaz. Haklısınız, 'sığınak' bu durumda işlevsiz kalır. Ama karamsar olmamalı; sadece o günün... ya da gecenin... çoook çok uzak olduğunu akılda tutmalı. Evet, bir kişisel gelişim kursunda öğrenmiştim bu 'yeni çağ' iyimserliğini de.  Ha? Ne? Kovuldum mu?”

(devam edecek…)

Her dünyanın her köşesinden.
Subcommandante Marcos,
Yerküre Gezegeni,
Ocak 2013.
*   *   *

Çevirmen Kristin Bricker'in notu:
Farzetmek” kelimesinin İspanyolca’sını (supuesto) kullanmak yerine, Marcos (satıcının ağzından konuştuğu sırada) “fitil”in  İspanyolca’sını (supositorio) kullanıyor. Marcos’un kelimelerle oynayarak satıcıyla bu dalga geçişi, İngilizce’de şu deyişle açıklanabilir: “Farzettiğinde, hem beni hem seni salak yerine koyuyorsun.”


*   *   *
 Not: Bu metne eşlik eden videolar:

a. Fuck Tha Posse
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=8SQpb39fUV4
El Fin de los Días [Günlerin Sonu] (Dr. Loncho, Oscar A Secas ve Hazhe)
20 Minutos Mixtape Vol. 1

b. Regarding the Mapuche People’s struggle: