Showing posts with label Sosyal adalet. Show all posts
Showing posts with label Sosyal adalet. Show all posts

Wednesday, November 28, 2012

Hepimiz Osman Özgüven'iz.



Dikili'de güzel şeyler oluyordu.

Belediye otobüsleri ücretsiz olmuştu. Fahiş ekmek fiyatlarıyla mücadele etmek için belediye ekmek fırını açmış, ekmeği en ucuza satıyordu.

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve ekibi, sosyal belediyeciliği tanımlıyordu.

Belediyeye ait sağlık merkezinde 1 TL'ye muayene, 6 TL'ye röntgen çektiriliyordu; parası olmayandan bu ücretler de alınmıyordu.

Gerçekleri hayal etmeye zorlanan bir toplumda, hayaller gerçekleştirilir olmuştu. İyi ama, ya bütün bir halk hayaller kurmaya ve hatta bu hayallerini gerçekleştirmeye kalkarsa ne olacaktı?

Ayda 10 metreküpe kadar suyun ücretsiz sağlanması*, bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu gidişata dur denilmezse yarın öbür gün adalet, eşitlik ve özgürlük iktidara gelebilirdi.

Böylece, saldırı başladı. 2008'de, ücretsiz su hizmeti sebebiyle soruşturma açıldı. Olmadı, ihaleye fesat karıştırmak iddiasıyla dava açıldı. Sonunda, Osman Özgüven'e 8 yıl 4 ay hapis cezası verildi, başkan görevden alındı.


“Fiziklerimize zarar verebilirler, kimi acılar yaşatabilirler ama beyinlerimizi yüreklerimizi hiçbir zaman teslim alamayacaklar. Bizle ya da bizsiz her koşulda emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesi, tüm haksızlıklara karşı mücadele devam edecektir.”

dedi. Destek mitinginde bu sözler ispatlandı bile.

Öfkemiz büyüyor. Muktedirlere duyurulur.


Sunday, November 11, 2012

Bolivya'da toprak ve toprak reformu: Ne durumdayız?



Bu metin, Bolivia Information Forum Bulletin'in 22. sayısında (pdf) yayınlanan “Land and land reform in Bolivia: where are we now?” başlıklı yazıdan kısaltılarak çevrilmiştir. Makale, Bolivia Information Forum'un toprak ve siyaset üzerine 2008'de Santa Cruz'da düzenlemiş olduğu uluslararası seminerdeki tartışmaları derinleştirerek hükümet politikalarını değerlendirmeyi amaçlıyor.


Süreçler – INRA ile toprak mülkiyeti, TIOC'ların oluşturulması

1990'larda toplumsal hareketler, özellikle de ovalarda yaşayan yerli gruplar, toprak mülkiyetindeki muazzam eşitsizliğe; birçok köylü ve yerli topluluğun topraksız oluşuna karşılık yeni bir toprak reformu süreci için baskıda bulundular. Bu baskılar 1996'da “INRA yasasına” ön ayak oldu. Bu yasayla Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü (Instituto Nacional de Reforma Agraria – INRA) kuruldu. Fikir, tüm ülkeyi bir tapulandırma sürecinden geçirerek daha adil bir toprak paylaşımı oluşturmaktı.

INRA yasası ayrıca atalarından kalma topraklar üzerinde hak talep eden yerli gruplar için Komünal Yerli Toprakları (Tierras Comunitarias de Origen - TCO'lar) sağladı. 2009'daki anayasa değişikliğinden sonra TCO'lara arazi denmeye başlandı (Territorio Indigena Originaria Campesina - TIOCs). Bu ayrıca TCO'ları yeni anayasanın yasal çerçevesiyle uyumlu hale getirerek bu arazilerdeki yenilenebilir kaynakların kullanımı üzerinde münhasır haklar tanıdı.

TIOC'lar Bolivya'nın batı ovalarında, Andlar arasındaki vadilerde ve doğu ovalarında, toplam 20.7 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor. Bu, Bolivya'daki ekilebilir arazilerin beşte biri. Kimileri birkaç milyon hektardan oluşuyor ve birçok küçük topluluk barındırıyor – örneğin Nor Lipez 1.99 milyon hektardan oluşuyor ve nüfusu sadece 10.460. Kimi TIOC'lar yerli toplulukları yerine campesino (çiftçi) örgütleriyle ilişkili – örneğin Cochabamba vadisindeki Ayopaya.

Her ne kadar şirketler ve büyük toprak sahipleri önceki toprak reformu süreçlerinde başarı elde etmiş olsalar da durum şimdi yerli halklar ve çiftçiler lehine değişmiş halde. INRA yasasından 1996'dan beri yaklaşık 800 bin kişi yararlandı.


Öne çıkan meseleler:

Çiftçiler için batı dağlık arazilerinden toprak

1953'te özellikle batıdaki dağlık arazileri ve vadileri etkileyen zirai reform, çiftçilerin yararına oldu. Aileler nesilden nesile ufalan küçük toprak alanları edindiler. Kırsal nüfusun büyük çoğunluğu yaylalarda yaşıyor ve bu nüfus artıyor. Dağlık arazilerde toprak kalmadığı için birçok insan göçe mecbur kalıyor.

Önceden, bir güvenlik valfi olarak planlı bir “kolonileştirme” süreci oluşturulmuştu ve Ulusal Kolonileştirme Enstitüsü aracılığıyla kırsal aileler vadi ve ovalardaki verimli arazilere yerleştiriliyordu. Ancak bu ofis 1992'de hükümetin yolsuzluk skandalları eşliğinde kapandı. Ardından gelen kolonileştirme düzgün bir planlamadan yoksundu ve kendiliğinden gelişti. Birçok dağlık arazi köylüsü şimdi kent merkezlerine göç ediyor ve hali hazırda kalabalık olan çevre yerleşkeler daha da kalabalıklaşıyor. Ayrıca Arjantin'e ve Avrupa'ya da göç edenler var ki orada ayrımcılıkla ve güçlüklerle karşı karşıya kalıyorlar.

Küçük toprak sahipleriyle ilgili bu ciddi sorun ele alınmadı.


TIOC'lar bireysel toprak mülkiyetine karşı

Toprak sahipliğindeki başat sorunlardan biri, yerli topluluklara, yani çoğunlukla az sayıda insana, büyük arazilerin mülkiyetinin kolektif tapu olarak verilmesiyle çözüldü. Ancak, daha çok sayıda olan çiftçi nüfusun karşı karşıya olduğu durum bundan farklı. Çiftçiler, bireysel veya aile olarak küçük alanlara sahipler. Dolayısıyla toprak sahipliğinin mantığı farklı.

Kimi çiftçi örgütleri, yerli topluluklara büyük toprak arazileri verilmesini kendilerine verilene kıyasla adaletsiz bir uygulama olarak görüyorlar. Ayrışma özellikle köylüler TIOC'ların çeperinde yerleşmişlerse göze görünür hale geliyor.

Yerlilerin toprak mülkiyetinin genişlemesi ayrıca yönetimsel meseleler de ortaya çıkarıyor. TIOC'lar, içlerinde yaşayan topluluklarca yönetiliyorlar. Yerli topluluklar ve onların yetkilileri toprağın ve yenilenebilir doğal kaynakların kullanımıyla ilgili kararlardan sorumlular. Bu, çıkarların çelişmesi, devletle çatışkıya yol açabilir. TIPNIS ihtilafı buna bir örnek (bkz BIF Bulletin No.20) Toprak politikasını yeniden düşünmek böyle ihtilafları önlemek için bir yol olacaktır.


Yeniden paylaşım: kimi başarılar / simgesel vakalar

Bir başka yol, doğu ovalarındaki büyük toprak sahiplerinin arazilerini mevcut yasal sınırların ötesinde yeniden paylaştırmak olabilir. İktidardaki ilk döneminde hükümet büyük toprak sahiplerine rağmen tatmin edici bir paylaştırma yapacağına söz verdi.

Tapulandırma sürecinde hükümet şimdiye kadar 10 milyon hektardan fazla araziyi mülkleri için yasal hak beyan edemeyen veya araziyi verimli bir biçimde kullandığını gösteremeyen toprak sahiplerinden veya işletmelerden aldı. Bazı durumlarda toprak sahiplerinin kalmasına izin verildi ama toprak alanları azaldı.

Büyük toprak sahiplerine yönelik simgesel vakalardan biri, ABD vatandaşı Ronald Larssen'in hayvan çiftliğinin ele geçirilip yeniden paylaştırılmasıydı. Hükümet, yerli halkların borç esareti altında çalıştırıldığına hükmetmişti. Toprak, orada yaşayan ve çalışan Guarani halkına verildi.

Pando bölgesi de önemli bir dönüşüme tanık oldu. Yerli köylülerin borç bağımlılığı şartlarında Brezilya cevizi toplayıcısı olarak çalışmakta oldukları 2.3 milyon hektarlık alan, INRA tarafından birkaç yüz toprak sahibinden alınıp kendilerine verildi.


Bitmemiş iş – Santa Cruz'daki büyük toprak sahipleri

2011'den beri tapulandırma ve yeniden paylaştırma yavaşladı. Ocak 2009'da (anayasa referandumuyla beraber) yapılan bir referandum, bireysel toprak sahipliğini 5000 hektarla sınırladı, ancak bu uygulama geriye dönük olarak uygulanmadı. Böylece zaten biriktirilmiş büyük toprak alanları meşrulaşmış oldu. Üstelik toprak sahipleri tapularını aile üyeleri ve iş ortakları arasında bölüştürerek 5000 hektar limitini aşabiliyorlar.

Santa Cruz'da en iyi tarımsal toprağın yaklaşık 5 milyon hektarlık bir alanı, büyük toprak sahiplerinin elinde. Birçok durumda bu topraklar, 1970 ve 1980'lerdeki diktatörlük zamanında siyasal kayırmalar yoluyla biriktirildi. Ayrıca Santa Cruz'dan ucuza toprak satın alan yabancı toprak sahipleri de artışta – özellikle Brezilyalılar, Arjantinliler ve Mennonitler. Kimi tahminlere göre yaklaşık 1.5 milyon hektar toprak hiçbir ekonomik ve toplumsal işlev görmüyor.

Juan Carlos Rojas'ın savunduğu gibi, MAS hükümeti son yıllarda büyük toprak sahiplerine karşı yaklaşımını yumuşatmışa benziyor. Nitekim geçen Aralık ayında Cochabamba'daki Toplumsal Zirve'de, doğudaki toprakların ekonomik ve toplumsal işlevlerinin tasdiklenmesinin (iki yerine) beş yılda bir yapılması önerilmişti. Kimileri bunu MAS hükümetiyle tarım işletmelerinin çıkarları arasında bir anlaşmanın sonucu olarak görüyor – keza bu işletmeler ülkenin gıda ihtiyacını karşılıyorlar. Santa Cruz'daki ekonomik elitlerin, 2008'deki gibi çatışkılardansa hükümetle işbirliği yapmayı daha elverişli bir yaklaşım olarak görüyor olmaları da mümkün. Ama bunun zararını, toprak reformundan yarar sağlaması gerekenler görecek, yani çiftçiler ve küçük aile işletmeleri (minifundios).


Friday, September 28, 2012

Rio Yeryüzü Zirvesi: Trajedi, Maskaralık ve Gırgır


Mart 2011'de Guardian'a Rio+20 zirvesinin hazırlık toplantıları hakkında yazan ETC Group'tan Jim Thomas'a göre; “Yeryüzünü kurtaracak bir plan yapmak bir yana, zirveden çıkabilecek şey olsa olsa canlı dünyayı bankerlerin ve mühendislerin dalaverelerine teslim edecek bir anlaşma olabilir. Kuzey ülkeleriyle güney ülkeleri arasındaki gerilim hali hazırda artıyor … ve 'yeşil ekonomi'nin ya greenwash (yeşil yıkama1) ekonomisini ya da eski dostumuz 'açgözlülük' ekonomisini2 getireceğine dair şüpheler tırmanıyor.”

Bu yazı, Anne Petermann'ın Eylül 2012'de Z Magazine'de yayınlanan “Rio Earth Summit: Tragedy, Farce and Distraction” başlıklı makalesinin çevirisidir. Global Justice Ecology Project'in yetkili müdürü olan Anne Petermann ayrıca Durban Group for Climate Change ve Climate Justice Now! hareketlerinin kurucuları arasındadır.


12 Haziran'da, tarihi “Rio Yeryüzü Zirvesi”nin 20. yıldönümünde, BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Rio+20) için Rio de Janeiro'ya uçarken, Financial Times'ta “Suudi Arabistan Daha Fazla Randıman için Sıkıştırınca OPEC'te Restleşme Ufukta” başlıklı bir makale okudum. Makale, Suudi Arabistan'ın OPEC'e (Organization of the Petroleum Exporting Countries – Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı), “yüksek petrol fiyatlarının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletmek” için petrol randımanlarını arttırmaları ve varil fiyatını 100 doların altında tutmaları için baskı yaptığını anlatıyordu.

Makale, küresel ekonominin sağlığını güvence altına almak için petrol üretiminin arttırılması gerektiğini belirtiyordu. Bildiğimiz üzere bu, iklim krizini daha da kötüleştirecek. Böylece makalenin paketleyip bize sunduğu mesaj, küresel ekonominin ancak gezegenin yaşam destek sistemlerini yok ederek serpileceğiydi.

Rio Yeryüzü Zirvesi'nde de, Mayıs 2010'daki ilk hazırlık toplantısından beri müzakereleri kutuplaştıran ve paralize eden sözde “yeşil ekonomi” tekliflerinin altındaki mantık da buydu. 

Rio+20 zirvesinde, sanayileşmiş ülkeler ve çokuluslu şirketler, IMF ve Dünya Bankası'nın da eşliğinde, yeşil ekonominin geliştirilmesini şiddetle talep ettiler – yani, küresel kapitalizm sebebiyle oluşan ekolojik yıkımın bizzat kendisini kullanarak “çevresel hizmetler”i alınıp satılabilir metalara çevirmeyi ve böylece yeni pazarlar yaratmayı. Bu yeni pazarlar, küresel ekonomiye dayanak olarak, eski tas eski hamamın yeşil-yıkanmış bir versiyonunu sağlayacaklar.

El değmemiş doğal ekosistemlerin sağladığı “çevresel hizmetler”e (bunların içinde karbon depolama, hava ve suyun saflaştırılması, biyoçeşitliliğin korunması da var) pazarda bir parasal değer verilecek, böylece bunlar satın alınabilecek ve güya korunacak. Halbuki gerçekte bu, şirketlerin bir bölgedeki ekosistemleri yok edip başka bölgelerdeki denk ekosistemlerin korunmasını satın almalarına izin verecek.

Bu şemanın diğer bariz yan etkisi ise, “çevresel hizmetler”e ekonomik bir değer verildiğinde, bu hizmetleri sağlayan ekosistemler nadirleştikçe fiyatlarının artması ve yatırımcılarının kâr edecek olması. Küresel ekonomi doğal kaynakları sermayeye (yani ormanları kağıda) dönüştürmek üzerine kurulu olduğundan, nadirlik garanti altına alınacak. Dahası bu şema, ancak bu hizmetleri sağlayan ekosistemler özelleştirilirse çalışacaktır.

Böylece yeşil ekonomi, gezegenin son el değmemiş ekosistemlerinin (ormanların, sulak arazilerin, çayırların vb.) özelleştirilmesini ivmelendirecek zemini hazırlıyor ve bu topraklara bağımlı olan ve geleneksel olarak onları korumuş olan toplulukları da devre dışı bırakıp tahliye ediyor. Tıpkı spekülatif ve yağmacı ipotek (mortgage) şemasının sebep olduğu el konmalar ve kriz gibi, bu yeşil ekonomi de küresel bir el koymaya (toplulukların ve halkların, yani doğa üzerindeki özelleştirmenin ve spekülatif ticaretin mağdurlarının, kitlesel olarak yerlerinden edilmelerine) yol açacak.

BM Rio+20 konferasının salonlarında yeşil ekonominin ihtilaflı doğası sebebiyle çok az anlaşmaya varılabildi. Kuzey-Güney ayrımında şemanın bariz eşitsizliğinin yanı sıra; patlayan ekonomilere sahip Çin gibi ülkeler, karbon vergisi gibi önlemlere bunların ticarete engel olacağını düşünerek karşı çıktılar.


Yeşil Ekonomi = Ticaretin Serbestleşmesi

Forbes Magazine'de 22 Haziran'da yayınlanan bir makale şöyle diyor: “Sürdürülebilir kalkınma politikası tartışmalarındaki ilginç gelişmelerden biri de, uluslararası ticaret politikasının rolündeki değişim oldu. 1999 Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bakanlar toplantısındaki ayaklanmalardan bugüne çok yol katettik. Şimdi Rio+20'de anlaşmaya varılan metinde … uluslararası ticaret, sürdürülebilir bir geleceği 'yaşama geçirmenin araçlarından biri' olarak görülüyor. Hükümetlerimiz ticaretin önemi konusunda oldukça netler: 'Yeniden teyid ediyoruz ki uluslararası ticaret, kalkınmanın ve sürdürülen ekonomik büyümenin bir motorudur. Ayrıca yeniden teyid ediyoruz ki evrensel, kurallı, açık, ayrımcı-olmayan ve adil bir çokyanlı ticaret sistemiyle beraber ticaretin serbestleşmesinin oynayacakları rol, dünya genelinde ekonomik büyümeyi ve kalkınmayı canlandıracaktır ve böylece de kalkınmanın tüm evrelerindeki ülkelere yararı dokunacak ve onları sürdürülebilir kalkınma yolunda ilerletecektir.'”

Ticaretin serbestleşmesinin ve sürdürülen ekonomik büyümenin sürdürülebilir kalkınmanın lokomotifi olduğuna dair bu vurgu, Rio+20'nin yerel halklar, sivil toplum kuruluşları, çiftçiler ve diğer etki grupları tarafından neredeyse evrensel olarak suçlanmasının ana sebebiydi.

George Monbiot Guardian'da çıktıları şöyle bildirdi: “... [çıktılar] bizi hiçbir yere götürmüyorlar … deklarasyon, maaş günündeki kredi reklamı kadar anlamsız yavanlıklarla dolu. Burada üzerinde çalışılabilecek hiçbir şey yok. Ne bir program, ne bir aciliyet hissi, ne de önceki gevşek deklarasyonlarda anlaşmaya varılmış yetersiz ölçütlerin ötesine geçmek için bir çağrı. Görünen o ki 190 hükümet, özünde, çokyanlılığı boşvermiş, dünyayı boşvermiş, bizi boşvermiş durumda.”

İngiltere'nin “yeşil şirketler” internet sayfası BusinessGreen daha iyimserdi. 25 Haziran'da, Rio+20 ekonomik ve çevresel değişimleri tek başına silip süpüremeyecek olsa da, yeşil büyüme gündeminde bir dönüm noktası olabileceğini bildirdiler. Sürdürülebilirlik ve iklim değişimi için küresel başoyunculardan PricewaterhouseCoopers'tan Malcolm Preston, zirvede “BM liderlerinin yeşil ekonominin inşası için sorumluluk asasını iş dünyasına devrettiğini” söyledi.

Sorumluluğun hükümetten sanayiye geçişi, Rio'da, resmi müzakerelerin dışındaki, sanayi sponsorluğunda yapılan etkinliklerde kolaylıkla görülüyordu. Bu etkinliklerin odağında, ikiyönlü yerel yönetim anlaşmaları ile yeşil ekonomi ve diğer “yeşil” ticari şemalar üzerine “kamu-özel ortaklıkları” kurulması vardı.

Avoided Deforestation Partners'ın3 evsahipliği yaptığı böyle bir etkinlikte, içinde Coca Cola ve Unilever'in yöneticilerinin de, Galler Prensi, Dr. Jane Goodall, ABD İklim Değişimi Delegesi, Jonathan Pershing ve Sir Richard Branson gibi ünlülerin de bulunduğu Consumer Goods Forum4 sunuldu.

Consumer Goods Forum, toplam satışları 3 trilyon doların üzerine çıkan 650 şirketten oluşan küresel bir sanayi ağı. Etkinlik boyunca, hükümetin 2020'ye kadar arz zincirlerinde sıfır net ormansızlaştırma için Consumer Goods Forum'la ortaklaşacağı duyuruldu.

Bu afilli hedefle ilgili olarak Gears of Change Youth Media Project'ten5 Keith Brunner şunları söyledi: “Sanayi, eski tas eski hamam devam etmek üzere sivil toplumun kaygılarını asimile etmekte olağanüstü etkili oldu. Örneğin, Consumer Goods Forum'un 'sıfır net ormansızlaştırma'dan kast ettiği, dünyanın biyoçeşitliliği zengin ormanlarını kesmeye devam etmek, bir yandan da onları yıkıcı endüstriyel ağaç fidanlıklarıyla ikame etmektir. Onların gözünde ağaç ağaçtır, toplulukları veya biyoçeşitliliği sürdürüyor olup olmadığı önemli değildir.” Esasında, endüstriyel ağaç fidanlıkları ormanlara, mısır tarlaları yerli çayırlıklara ne kadar benziyorsa o kadar benzerler.

USAID6 elçisi Donald Steinberg, Rio'da dışarıda yapılan sanayi buluşmalarının öneminin altını çizdi. “Bunlar yan etkinlikler değildirler. Bunlar ana etkinliklerdir.” dedi.

Virgin Groups'un kurucusu ve biyoyakıtların en büyük savunucularından Richard Branson, Der Spiegel'de sanayinin rolüne vurgu yaptı: “İklim korunmasına bakmanın bir yolu ona bir ticari model gibi yaklaşmaktır, çünkü iklim değişimini durdurmak için tek seçeneğimiz sanayinin ondan para kazanmasıdır.”


Yeşil Ekonomi, Redd Ekonomisidir.

Bu yeşil ticari modelin mihenk taşı, REDD şeması: Reducing Emissions from Deforestation and Forest Degradation (Ormansızlaştırmaya ve Ormanların Bozulmasına Dayalı Salımların Azaltılması). Başlangıçta BM tarafından geliştirilen ve sonradan Dünya Bankası'nın üstelediği REDD, BM süreci içinde, toplumsal ve ekolojik etkileri ve karbon pazarından başka neyle fonlanacağının belirsizliği sebebiyle ciddi itirazlarla karşılaştı. Bunun yerine, BM dışında, yerel yönetimler düzeyinde REDD anlaşmaları ilerliyor: örneğin Kaliforniya, Chiapas (Meksika) ve Acre (Brezilya) arasında.

Rio'da bir tam gün süren başka bir etkinlik, Center for International Forestry Research7 (CIFOR) ve the Governors’ Climate Change Task Force8 (GCF) sponsorluğunda yapıldı. Odakta, benzeri REDD projelerini desteklemek ve özel sektör yatırımlarını tezleştirmek vardı. Kilit rolde ormanlara sahip ülkelerin (Brezilya, Endonezya, Meksika vd.) hükümet liderleri de oradaydı, Google ve Wildlife Works gibi özel şirketler de. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde etkinlikte, bu ülkelerde yaşayan, REDD politikalarından doğrudan etkilenecek olan ve onları en şiddetle suçlayan yerli halklardan ve yerel topluluklardan kimse yoktu.

15 Haziran'daki bir basın açıklamasında REDD'e Karşı ve Yaşama Taraf Yerli Halklar İttifakı REDD'i “yeni bir sömürgecilik dalgası” olmakla suçladı. REDD'in kirleten şirketlerin kirletmelerini azaltmak yerine karbon emen ormanlar satın almalarını sağladığını belirten Nahua Halkları'ndan Berenice Sanchez, şöyle konuştu: “REDD sadece kutsalları kirletmekle ve finansal spekülasyonu kamçılamakla kalmıyor, ayrıca Shell ve Rio Tinto gibi doğal maddeleri işleme endüstrilerine de yeşil yıkama işlevi görüyor.” İttifak uyarıyor: “Aldanmayın. Yeşil ekonomi ve REDD, gezegenin ele geçirilmesini oluştururlar. Rio+20 bir Yeryüzü Zirvesi değildir, Yaşamın DTÖ'leşmesidir.”

Büyük STK'lar şirketlerin kontrolü ele geçirmesine önayak oluyorlar. Avoided Deforestation etkinliğinde, International Union for the Conservation of Nature9 (ICUN) genel direktörü Julia Martin-LeFevre, doğayı korumanın yolunun “pazarların kapasitesinden, biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için ödemeler [gibi stratejiler] yoluyla yararlanmak”tan geçtiğini anlattı. Ayrıca ICUN gibi büyük STK'ların da bu süreçte rol oynadıklarını ekledi: “Biz korunum organizasyonları, şirketlerle çok uygun düşeriz.”


Herkes İçin Sürdürülebilir Enerji İnisiyatifi

Böyle şeffaf olmayan ortaklıklara doğru ilerleyen inisiyatiflerden bir diğeri de Sustainable Energy for All Initiative (SEFA)10. SEFA, yenilenebilir enerji talebini sermayeleştiren kuşkucul bir teşebbüs olmakla suçlanageldi. Biofuelwatch'tan Almuth Ernsting, 20 Haziran'daki, karlı “yeşil” sonuçların vurgulandığı etkinliğe katıldı. Amerika Merkez Bankası Başkanı ve SEFA Eşbaşkanı Chad Holliday, SEFA'yı, yaklaşık 50 milyar dolarlık taahütü ve ilk bildirisini imzalayan 50 ülkeyle, “şimdiye kadarki en büyük kamu-özel ortaklığı” olarak niteledi.

Ernsting, “Etkinliğin başlığına rağmen, BM açıkça 'SEFA'da içkin olarak tüm seçeneklere açığız' dedi, yani fosil yakıt seçeneklerine de. SEFA sözcüsü, enerji üretiminin 'enerji açığını' karşılamak üzere ölçeklendirilmesi gerektiğini iddia etti.” dedi.

Ernsting, SEFA'da saklı olan anlamın tam olarak ne olduğu açıkladı: “Bir Norveç hükümeti sözcüsü, Norveç'in kalkınmakta olan ülkeleri petrol ve gaza duacı edecek 'Kalkınma için Petrol' şemasını övdü. Afrika'nın büyük gaz kaynakları varmış ve Norveç bunların sömürülmesine cömertçe yardım etmeyi öneriyormuş. Norveç ayrıca büyük HES'ler için de eşit derecede önemli bir rol görüyor: 'Büyük HES'ler kolaylıkla idare edilebilen … ve Afrika'nın sahip olduğu büyük bir enerji kaynağı. Özel sektör bu alana daha çok yatırım yapmalı ve Norveç bir kez daha yardıma hazır.' Norveç SEFA taahütlerinin kilit fon sağlayıcılarından olduğuna göre, büyük HES'leri yenilenebilir enerjinin kilit türü seçmeleri, şüphesiz SEFA aracılığıyla daha çok büyük baraj yapılmasıyla sonuçlanacaktır.”


Ernsting, tahrip edici büyük-ölçekli hidroelektrik santralleri ve fosil yakıtlardan başka, SEFA'nın endüstriyel biyoyakıtları da desteklediğini belirtiyor ve ekliyor: “önümüzdeki onyıllar içinde, [SEFA] milyonlarca insanın daha topraklarından edilmelerine, geniş çapta bir gıda egemenliği kaybına, çevresel tahribata, ayrıca da daha yıkıcı iklim değişimine yol açabilir.”



Gerçek Çözümler

Sivil toplum karşılık veriyor. Şirket-olmayan kişilerin kritik karar alma süreçlerinde git gide daha az söz sahibi olması, BM İklim Değişimi ve Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonları'nda kitlesel protestolara yol açtı. Bu da bu etkinliklerin topyekün askerileştirilmeleriyle ve böylece BM'nin her geçen gün daha da DTÖ gibi görünmesiyle sonuçlandı.

The Cupola dos Povos – Rio'daki alternatif Halkların Zirvesi – 15 Haziran'da başladı ve tüm konferans boyunca devam edip 23 Haziran'da sona erdi. Dünyanın dört bir yanından onbinlerce kişi Halkların Zirvesi'ndeki çalıştaylara ve panellere katılarak dünyanın en ciddi krizlerinden bazılarına nasıl yanıt verileceğiyle ilgili stratejiler tartıştı. Bu etkinlikler gerçek, adil ve hakikaten ekolojik çözümleri aramak ve tanımlamak üzere organize edildi.

Halkların Zirvesi'nde neredeyse her gün yürüyüşler de vardı, bunların en büyüğü 20 Haziran'daydı. Bu yürüyüşün ana temaları, Brezilya'nın Amazon'daki ormansızlaştırmayı ve yerinden etmeleri ivmelendirmeye kapı açan yeni orman yasası ve Xingu nehri üzerine inşa edilmekte olan Belo Monte barajına karşı bildirilerdi. Belo Monte barajı dünyanın en büyük üçüncü hidroelektrik projesi olacak, 20.000'e yakın insanı yerlerinden edecek ve bu arada Brezilya'da 600 kilometrekare yağmur ormanını su altında bırakacak. Rio+20 zirvesinde 18 Haziran günü yerli halklar geçici olarak yapılmış topraktan barajda devasa bir hendek açıp nehrin yeniden akmasını sağlayarak protesto ettiler.

Halkların Zirvesi sonunda üretilen deklarasyon, toplumsal değişim için küresel mücadelenin muhtelif unsurlarının birleşmesinin önemine vurgu yaptı: “Halkların Zirvesi, küresel mücadelelerin gidişatında yeni bir döngünün başlangıcını sembolize eden bir andır. Kadınların, Yerli Halkların, Afrika kökenli insanların, gençliğin, ailelerin, köylü çiftçilerin, işçilerin, yoksulların ve Quilombos gibi geleneksel toplulukların, şehirlerde hakları için mücade edenlerin ve dini grupların arasında bir yakınlaşma yaratmıştır.”

Yine Rio+20 zirvesi sırasında tüm dünyadan yerli halklar Kari-Oka II buluşmasında bir araya geldiler. Narco-News'tan Brenda Norell şöyle açıklıyor: “Zirvede dünya liderleri doğadan kar etmenin yollarını ararken Yerli Halklar, ordunun çevrelemiş olduğu Kari Oca II'de kendi kamplarını yapıyorlar ve Kari-Oca II Deklarasyonu'nu ürettiler … dünyanın en büyük kirleticilerinin kirletmeye devam etmelerine ve doğadan kar etmelerine izin veren sahte karbon pazarı şemalarının durdurulmasını talep ediyorlar: 'Bizler Birleşmiş Milletler'in, hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişimine yönelik büyük HES'ler, GDO'lu ağaçlar dahil genetiği değiştirilmiş organizmalar, büyük çiftlikler, zirai yakıtlar, biyoenerji, biyoyakıt, biyokömür, jeo-mühendislik, karbon pazarı, Temiz Kalkınma Mekanizmaları ve REDD+ gibi geleceği ve bildiğimiz anlamda yaşamı tehlikeye sokan yapmacık çözümleri terk etmelerini talep ediyoruz.

'Yapmacık çözümlerin Yeryüzü'nün dengesini yok etmesine, mevsimleri katletmesine, şiddetli hava yıkımları oluşturmasına, hayatı özelleştirmesine ve insanlığın hayatta kalışını tehdit etmesine izin veremeyiz.

'Yeryüzünün varisleri olarak gençlik, önceki nesillerin uğruna mertçe savaşmış oldukları doğal kaynaklardan kalan ne varsa savunmaya devam etmekte yaşamsal bir rol oynamaktadır. Onların eylemleri … daha küçük kardeşlerinin ve sonraki nesillerin geleceğini tayin edecektir.

'HES'lere ve suyumuzu, balığımızı, biyoçeşitliliğimizi ve gıda güvenliğimize katkı koyan ekosistemleri etkileyen diğer tüm enerji üretme biçimlerine karşı mücadeleye devam edeceğiz. Topraklarımızı monokültür ekimlerin, doğal kaynakları sömürücü sanayilerin ve diğer çevresel olarak yıkıcı projelerin zehrinden korumak için, yaşam tarzlarımızı sürdürmek için, kültürlerimizi ve kimliklerimizi korumak için çalışacağız. Geleneksel bitkilerimizi ve tohumlarımızı korumak için, kendi ihtiyaçlarımızla Toprak Ana'nın ihtiyaçları ve onun yaşamı sürdürme kapasitesi arasında dengeyi muhafaza etmek için çalışacağız. Dünyaya bunun yapılabilir olduğunu ve yapılması gerektiğini göstereceğiz. Her durumda, dünyanın her köşesinden Yerli Halklar'ı ve iyi niyetli yerli-olmayan dayanışmaları bir araya getirip, gıda egemenliği ve gıda güvenliği mücadelemiz için bir dayanışma örgütleyeceğiz.

'Yeryüzünün bir parçası olarak yeryüzüyle denge içinde geleneksel yaşam tarzlarını sürdüren Yerli Halklar, karşılaştığımız sayısız kriz için çözüm arayışlarımızda bize ilham verebilir.'”



1“Brainwash” (beyin yıkama) sözcüğünden türetilen “greenwash”, şirketlerin, devletlerin ve kurumların, çevresel sorumluluğa sahip olduğu imajını vurgulamak amacıyla yaydığı yanlış bilgi ve propaganda için kullanılıyor.
2Yazar “green economy” (yeşil ekonomi) ile “greed economy” (açgözlülük ekonomisi) arasında kelime oyunu yapıyor.
3Ormansızlaştırmadan Kaçınma Partnerleri
4Tüketici Malları Forumu
5Değişimin Vitesleri Genç Medya Projesi
6United States Agency for International Development: ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı
7Uluslararası Orman Araştırmaları Merkezi
8Valilerin İklim Değişimi Çalışma Kolu
9Doğanın Korunumu için Uluslararası Birlik
10Herkes İçin Sürdürülebilir Enerji İnisiyatifi

Saturday, July 21, 2012

Şüphecilik ve sosyal adalet


Bu yazı Greta Christina'nın “So-called Litmus Test: Skepticism and Social Justice” başlıklı yazısından serbest olarak çevrilmiştir. Yazıya geçmeden önce elbette Türkiyeli okuyucular için sosyal adalet kavramının buradakinden daha geniş olduğunu (olması gerektiğini) bildiğimizi belirtmek istiyoruz. Fakat şüpheciliğin sosyal bir yönü olabileceğine dair Greta Christina'nın yaptığı vurgunun önemli bir katkı olduğunu düşünüyoruz.


Son günlerde önümüze çıkıp duran bir argümandan bahsetmek istiyorum. Bazı şüpheciler, şüpheciliğin (şüpheci organizasyonların, konferansların, yayınların, toplantıların vb.) biz şüphecilerin genellikle ilişkilendirildikleri astroloji, UFO'lar ve Koca Ayak gibi geleneksel konularının dışına çıkması, şüpheciliği sosyal adalet meselelerine uygulamak üzerine daha çok zaman harcaması gerektiğini öne sürüyorlar. Uyuşturucu savaşları, kaçınma-temelli cinsellik eğitimi1, doğum kontrolü üzerine kanunlar, eşcinsellik üzerine ve eşcinsel evlilik üzerine kanunlar, polis politikaları . . . ve bu tarz konular gibi.

Buradaki fikir (ki buna ben de katılıyorum) şu ki; eğer şüpheciliği sadece genellikle ilgisini çektiğimiz beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın dışında daha geniş bir topluluk için cazip hale getirme meselesinde ciddiysek, konferanslarımızda sadece daha fazla kadın ya da farklı etnik kökenden konuşmacı bulundurmaktan fazlasını yapmalıyız. İlgi alanımızı genellikle beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın ilgisini çeken konulardan, kadınları, farklı etnik kökenden insanları, yoksul insanları, mavi yakalıları, üniversite diploması olmayanları ilgilendiren konulara genişletmeliyiz. Eğer bu insanlar şüpheciliğin onları ilgilendiren mevzulara el attığını görmezlerse, şüpheciliği benimsemeleri daha az olasıdır ve hatta şüpheciliği onları alakadar etmeyen bir şey olarak bile görebilirler.

Ayrıca bu mevzular önemli. İnsanların hayatlarını etkiliyor. Bu konularda verilen kararlar genellikle ya çok az kanıta ve kritik düşünceye başvurularak ya da hiç başvurulmaksızın veriliyor. Sonuç olarak kötü kararlar veriliyor ve bu kararlar insanların hayatlarını gayet somut ve ciddi bir şekilde mahvediyor.



Bu fikir hatrı sayılır miktarda tepki topluyor. En yaygın karşı argümanlardan biri, eğer şüphecilik sosyal adalet sorunlarını ele alacak olursa, bir politik turnusol kağıdı halini alacaktır şeklinde. Tüm şüpheciler politik olarak aktif değiller ve olmaları için ısrar da edemeyiz (diye argüman devam ediyor). Şüphecilerin ortak paydası sahip oldukları politik görüşleri değil; şüphecilikleri, kritik düşünceyi ve kanıt sorgulamayı gerçeğe dair sorulara uygulama felsefeleri. Sosyal adalet konuları gerçeklere dair sorular değil, öznel değerlere dair sorular; dolayısıyla şüphecilik bunları ele alamaz ve şüpheciliği bunları ele almaya zorlamak onu bir misyon temayülüne dönüştürecektir. Eğer şüpheciler sosyal adalet işleriyle ilgilenmek istiyorlarsa, buna her türlü hakları var ancak her ne yapıyorlarsa şüpheciliğin dışında yapmalılar (diye argüman bitiyor).

Bu düşünüş biçiminin bir örneği Barbara Drescher'den geliyor:

Eğer, örneğin, seküler konferanslarda eşcinsel evliliği konuşacak olsak, neden çokeşliliği de konuşmayalım? Tüm şüpheciler, sekülerler ve ateistler çokeşliliğin yasallaşması konusunda benimle hemfikir mi? Peki ya evlilik kurumunu toptan kaldırmaya yönelik bir çaba konusunda ne düşünürler? Ya hükümetin sağlık politikası? Ya eğitim? Cevap özelleştirmede mi? “Charter” okulların durumu ne olacak? Sonuçta eğitim sosyal adalet konusunu umursayanlar için olmazsa olmaz bir konu. Şüpheciler ve seküleristler bunun üzerine neden konuşsun ki?

Ben söyleyeyim: ne çözümler üzerinde uzlaşabiliyoruz ne de bu alanlarda neyin “haklı” neyin “ahlaklı” olduğu konusunda. Bunlar değerlerle ilgili mevzular. Şüpheciler kimi sorular karşısında kanıtlar üzerine tartışabilirler (örneğin hangi eğitim tekniğinin etkili olabileceği konusunda) ancak şüphecilik bize çocukların eğitiminin devletin sorumluluğu olup olmaması gerektiğini söyleyemez. Birtakım gruplar deneysel olarak desteklenemeyen birtakım değerleri ve çıkarımları aktarırlarsa, aktardıkları şey ideolojilerdir. Ve sözkonusu şüphecilik, yaygınlaştırmak istediklerini söyledikleri yöntemlerin ta kendisini reddeder.

TAM 9 sırasında ben çeşitlilik panelindeyken, D.J. Grothe de aynı argümanları sıraladı; şüpheciliğin tarihsel olarak sosyal adaletle ilgili olagelmediğini, şüpheciliğin insanlara bu gibi sorular hakkında ne gibi çıkarımlar yapmaları gerektiğini söylememesi gerektiğini belirtti.

Bu argümanlar üzerine çokça düşündüm ve sanırım sorunun nerede olduğunu görüyorum.

Şüpheciliğin sosyal adalet mevzularını ele alması gerektiğini söyleyen bizler..

“Tüm şüphecilerin hepsi sosyal adalet konularında mutabık kalmalılar” demiyoruz.

“Şüphecilik sosyal adalet konularını ele almalı” diyoruz.

Şüpheciliğin kapsamını genişletmesi gerektiğine dair pek çok argüman gördüm. Bazılarını ben kendim öne sürdüm. Ama bir tane bile “Tüm şüpheciler kaçınma-temelli cinsellik eğitimine karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler uyuşturucu savaşına karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler ‘durdurma ve üstünü arama’2 polis politikasına karşı olmalı.” diye bir şey duymadım.

Bizler “Haydi bu konuları bir inceleyelim” diyoruz. Haydi şüpheci, kanıta-dayalı, kritik düşünceyi bu konulara da uygulayalım. Konferanslarımız ve yerel toplantılarımız olduğunda, dergiler ya da haber bültenleri bastığımızda, radyoya ya da TV'ye çıktığımızda..haydi uyuşturucu savaşı hakkında konuşalım. Haydi şırınga paylaşımı konusundan bahsedelim. Okullardaki cinsellik eğitiminden bahsedelim. Haydi kozmetik şirketleri tarafından ortaya atılan sahte iddialardan konuşalım. Haydi doğum kontrol politikalarından konuşalım. Haydi polis politikaları hakkında konuşalım. Haydi kritik düşünme, dikkatlice kanıt toplama ve yanlı görüşleri mümkün olduğunca taramak için bilimsel metodu kullanma, kanıtları önyargı ve varolan inançlardan üstün tutma gibi şüpheciliğin prensiplerini alalım ve bu konulara uygulayıp, hangi politikaların gerçekten etkili olduğuna bakalım. Astroloji ve UFO'lar ve Koca Ayak hakkında konuşmaya da devam edebiliriz ama aynı zamanda kapsamımızı da genişletmiş oluruz.

Mesele şu ki, politik görüşler sadece öznel değerlere dair sorulardan ibaret değiller. Politik görüşler test edilebilir iddialarda bulunurlar. En azından genellikle bu böyledir. Uyuşturucu savaşı meselesinin avukatları sıfır-tolerans politikalarının uyuşturucu satışını, tüketimini ve bunların neden olduğu zararı azaltacağı iddiasında bulunur. Kaçınma temelli cinsellik eğitimi savunucuları, bu yöntemin ergenlerdeki cinsel aktiviteyi azaltacağı iddiasında bulunur. “Durdurma ve üstünü arama” savunucuları bu pratiklerin silah kaçakçılığını azaltacağını iddia eder vs.

Dolayısıyla bu başlıklar şüpheciliğin kesinlikle el atabileceği konulardır. Şüpheciliğin yaptığı tam olarak budur. Test edilebilir iddiaları almak ve onları test etmek. Eğer şüphecilik telepati, astroloji, şifacılık konularındaki iddiaları değerlendirebiliyor, bu iddiaların kanıtlarla desteklenip desteklenmediğini test edebiliyorsa, neden uyuşturucu savaşı, cinsellik eğitimi ve güvenlik politikaları hakkındaki iddiaları da değerlendiremesin?

Şüpheciliğin, sosyal adalet ile ilgili sorulara bulunabileceği katkı çok büyük.

Sosyal adalet ile ilgili muhabbetler genellikle, kibarca söylemek gerekirse, pek kanıta dayalı olmuyor. Sıklıkla yerleşmiş fikirlere ve önyargılara, güçlü duygusal bağlarla bağlı olunan derin inançlara dayandırılıyorlar. İnsanların ırk, cinsiyet, uyuşturucu, yoksulluk, cinsellik gibi konulardaki hissiyatları ve fikirleri sıklıkla çok güçlü, mantığa dayanmayan, değişime kapalı bir durumdadır. (Özellikle de sözkonusu sorundaki yanlılık bizim çıkarımızaysa.)

Bu muhabbetler şüpheciliğe sadece uygun değil. Ona aşırı derecede muhtaçlar.

Elbette bu politik tartışmalarda gerçekten daha öznel olan temel değerler de işin içine girecektir. Örneğin şırınga değiş-tokuşu sözkonusu olduğunda sıfır-toleransı savunan ve zarar-azaltma yaklaşımına karşı çıkanlar var. Bu kişiler görüşlerini doğrudan yasadışı uyuşturucuların kötü olduğu ve diğer yaklaşım uyuşturucu kullanımından kaynaklanan zararı kayda değer miktarda azaltacak bile olsa devletin bunların kullanımına hiçbir şekilde olanak sağlamaması gerektiğine dayandırıyorlar.

Ancak durum her zaman böyle değil. Sıklıkla politik karşıtlar benzer değerlere ve amaçlara sahip olsalar da, basitçe bu amaçlara giden en etkili yolun ne olduğunda anlaşamayabilirler. Ve durum bu olduğunda şüpheci bir yaklaşım tamamen yerinde bir yaklaşım olur.
Hatta ana hedefler ve değerler farklı olsa bile, şüpheci bir yaklaşım hala çok yerinde olabilir çünkü bir politikayı savunan insanların gerçek amaç ve değerlerini ortaya çıkarmakta yardımcı olabilir.
Biliyorum bu hepiniz için büyük bir şok olacak ama bazen politikacılar tamamen dürüst olmayabiliyorlar. Bazen politikacılar kamuya açık etmedikleri gizli ajandalara sahip olabiliyorlar. Bazen, politikacılar bir amaca ya da değere sahip olduklarını iddia edip gerçekte başkalarına sahip olabiliyorlar. (Biliyorum. Şok edici değil mi? Derhal medyayı alarma geçirin!) Örneğin bir politikacı kaçınma-temelli cinsellik eğitimini destekliyor ve ergen hamileliklerin oranlarından endişe duydukları için bu duruşu benimsediklerini iddia ediyorsa ve şüpheciler onları kaçınm-temelli cinsellik eğitiminin aslında ergen hamileliklerini arttırdığını kabul etmeye zorlarlarsa, bu onları gerçek ajandalarını ortaya çıkarmaya da zorlar. (Bu gizli ajanda büyük ihtimalle dini değerlerin icraya konulmak istemesidir.) Ve bu kamuoyunun bilmeyi hakettiği ve bilmesinin gerektiği bir şeydir. Özellikle eğer kamuoyu sahiden ergen hamilelikleri konusunu umursuyor ve seçtiği yetkililerin durumu ciddiye almalarını istiyorsa.
Dahası, bir politik mevzu büyük ölçüde bir öznel değerler meselesi olduğunda bile şüphecilik, tartışmada ağızdan ağıza dolaşan olguların doğruluğunda ısrarcı olarak hiçbir misyon kayması yaşamadan konuya müdahil olabilir.

Kürtaj buna mükemmel bir örnek. Evet, kürtajın tercih meselesi olduğunu savunanlarla savunmayanların temel değerlerinde genellikle büyük farklılıklar sözkonusudur. Ancak kürtaj tartışmalarında inanılmaz bir bilgi kirliliği bulunur: kürtaj yaptıran kadınlar hakkında bilgi kirliliği, aile planlaması çalışmaları hakkında bilgi kirliliği, on iki haftalık embriyonun bilinçliliği konusunda bilgi kirliliği... ve bu bilgi kirliliğini çürütmek ve yayılmasını önlemek şüphecilik için tam bir biçilmiş kaftandır. Kürtaj tartışmalarının iyi ve sağlam kanıtlar üzerinde yürümesinde ısrarcı olmak ve insanlar gerçekleri çarpıttığı, sakladığı veya alenen yalan söylediğinde foyalarını ortaya çıkarmak tamamen şüpheciliğe uygundur.
Bu bir turnusol testi değil. Bu, tüm şüphecilere şüpheci denilebilmesi için tercihten-yana olmaları gerektiği anlamına gelmez. Şüpheci hareket kürtaj tartışmasında herhangi bir taraftan yana olmak zorunda değil. Sadece doğrudan yana olmak zorunda.
Aslına bakarsanız şüphecilik, boğazına kadar politikaya batmış konularda gayet de insiyatif alıyor. Akla hemen iklim değişikliği, aşı, devlet okullarında yaratılışçılığın okutulması gibi örnekler geliyor. Bunlar ateşli politik mevzular ve bu konuları ele almamamız gerektiğini söyleyen bir şüpheci duyduyğumu hiç hatırlamıyorum. Uyuşturucu savaşları neden farklı olsun? Aşı, küresel ısınma ve bilim eğitimi geleneksel olarak şüpheci hareketi başlatan (beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli) insanlar üzerinde doğrudan etkili de diğerleri değil mi? Yoksa çoğu şüpheci zaten aşı, küresel ısınma ve yaratılışçılık konusunda hemfikir de, diğer konularda hemfikir değil diye mi? İnsanlar gerçekten sırf hepimiz onlarda hemfikir değiliz diye şüpheciliğin diğer politik mevzulara el atmaması gerektiğine dair bu absürd argümanı mı öne sürüyorlar?
Eğer aynı konular üzerine tekrar tekrar konuşmayı sürdürecek olursak benzer insanların dikkatini çekebileceğiz. Eğer samimi olarak daha çeşitli bir topluluğu şüpheciliğe çekmek istiyorsak, farklı insanların umursadığı konuları da ele almalıyız. Herhangi bir konunun bugüne kadar şüphecilik tarafından ele alınmamış olması alınamayacağı ya da alınmaması gerektiği anlamına gelmez. Dünyadaki tüm disiplinler arasında şüphecilik, “bunu her zaman böyle yaptık” diye lafa başlanabilecek en son düşünce akımıdır.
Bizler bir turnusol testi istemiyoruz. Bizler tüm şüphecilerin politik olarak aktif olmasını; tüm şüphecilerin uyuşturucu savaşları, polis politikaları, doğum kontrol politikaları, eşcinsel evlilik veya herhangi başka bir sosyal adalet konusunda tek bir duruş benimsemelerini de talep etmiyoruz. En azından tanrı, ruh, ölümden sonraki yaşam üzerine mutabık kaldıklarından daha fazla değil. Bazı bireyler, belirli konularla ilgili belirli duruşlara dair bireysel argümanlar geliştirebilirler ama bu tüm şüphecilerin şüpheci sayılabilmeleri için uygun politik adım yürümeleri gerektiğini söylemekten çok farklıdır. Biz tüm şüphecilerden bu konular üzerinde mutabık kalmalarını istemiyoruz. Şüphecilerin bu konular üzerine düşünmelerini, konuşmalarını, dikkatlerini vermelerini ve umursamalarını istiyoruz.
Ve eğer bu istek size fazla geliyorsa, eğer sizin şüphecilikten anladığınız oturup zaten üzerinde anlaştığımız konular üzerine konuşmaksa tüm diyebileceğim şu ki; "Şüphecilik kelimesini kullanıp duruyorsunuz ama ben şüpheciliğin sizin zannettiğiniz şey olduğunu düşünmüyorum."*


1Cinsellik eğitiminin sadece cinsellikten kaçınma temelli olarak verildiği yöntem. (ing. “abstinence-only sex education”)