Showing posts with label Ateizm. Show all posts
Showing posts with label Ateizm. Show all posts

Tuesday, November 12, 2013

Kitap ödüllü yazı yarışması: Ateistler nasıl bir dünya istiyor?



Hem hayallerinizi anlatmak hem de kitap kazanmak ister misiniz?

Gerçek dünyada inanmayanlara (daha doğrusu, tam olarak doğru tanrıya tam olarak doğru şekilde inanmayanlara) cehennemi yaşatanlar, inanmayanların dünyasının ne kadar da korkunç bir yer olacağını anlatıp duruyorlar. Herhangi bir dine inanmayanlara sorarsak, hiç de kaos, huzursuzluk, savaş, sapkınlık vb. gibi anlatmıyorlar hayallerini. Dahası, tam da bu kötülüklerin sebepleri arasında sayıyorlar dini ve neden inanmadıklarını.

Şimdi bir değişiklik yaparak sözü inanmayanlara veriyoruz ve soruyoruz:

Bir ateist/agnostik olarak siz nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsunuz?

Bu soruya vereceğiniz yanıtı bizlerle kompozisyon olarak paylaşmanızı rica ediyoruz. Yazı yollayanlar arasından üç kişiye aşağıdaki listedeki kitaplardan birer tane hediye edecek, ayrıca kazanan ilk üç yazıyı da Özgür Düşünce Hareketi internet sitesinde ve ilgili sosyal medya sayfalarında yayınlayacağız.

Yazılarınızı bekliyoruz !


Detaylar:

  • Yazınızı göndermek için son tarih 8 Aralık. Gönderilen yazıların değerlendirmesi de bizim birkaç haftamızı alacak, kazananların kitapları yılbaşında ellerinde olacak.
  • Yayınlanacak yazılar, yazarların dileğine göre rumuzlu olarak yayınlanabilir.
  • Uzunluk konusunda üst sınırımız 8000 vuruş.
  • İmla kurallarını elinizden geldiğince gözeteceğinizden eminiz.


Özgür Düşünce Hareketi


Kitap listesi


  • Richard Dawkins; Gerçeğin Büyüsü
  • Turan Dursun; Din Bu (4 cilt) 1.cilt
  • Victor J. Stenger; Başarısız Hipotez, Tanrı
  • Antonio Lopez Campillo, Juan Ignacio Ferreras; Hızlandırılmış Ateizm Dersleri
  • Michael McGuire, Lionel Tiger; Tanrı Beyni – Beyin Neden İnanç Üretir?
  • Carl Sagan; Broca'nın Beyni
  • Michael Shermer; İnanan Beyin

Friday, February 15, 2013

Ateistler! Yalnız ve yanlış değilsiniz!

 

Bir dini inanca sahip olmanın çekiciliği, bireyin inanmayı ve gereklerini yerine getirmeyi seçmiş olduğu inanç sisteminden edindiği (veya edindiğini düşündüğü) kazanımlardan gelir. Dini inançların kökeni ise insanın evrimsel süreçte gelişen beyninin, doğada gözlemleyip anlam veremediği olgulardan doğan korkularına yine kendi hayal gücünün yardımıyla ürettiği cevaplara dayanır. Sosyal bir canlı olan insan, mensup olduğu topluluk düzeyinde de çeşitli korkular yaşamış; bunları denetim altına alabilmek için de yine doğaüstü açıklamalara başvurmuştur. Bu bağlamda, özellikle de toplu halde gerçekleştirilen ritüeller nedeniyle geçmişte önemli bir kullanım alanı bulmuş olan doğaüstü inanç sistemleri, zamanla çok daha baskılayıcı bir güce sahip olan örgütlü dinlere dönüşerek bugüne kadar süregelmişlerdir.

Bireysel özgürlüklerin sınırlı, toplumsal baskıların ise bir o kadar güçlü olduğu az gelişmiş toplumlarda, bireyin destek olarak arkasına aldığını hissettiği kişilerin sayısı ve gücü, onun için önemli bir kazanım olabilir. Böylesi toplumlarda yaşam mücadelesi de ağır olacağı için güven ve hayatta kalma uğraşı, diğer her şeyin üstünde yer alacaktır. Sonuçta da toplumdaki baskın akım her neyse, yani kalabalığın savunduğu fikir veya inanç hangi yönelimdeyse; insanların çocukluk döneminden itibaren bu akımlara rağbet etmesi, dahası bilinçli olarak da buna sürekli özendirilmesi kaçınılmazdır. Bu, kökleri biyolojik ve düşünsel evrimimize dayanan doğal bir güdüdür. Fakat bilindiği gibi, doğada hiçbir canlının yaşam koşulları aynı kalmaz. Sorulması gereken soru şudur: Bu “kalabalığı arkasına alma ve gruptan kopmama” güdüsü, insan türünün bugüne kadar hayatta kalmasını sağlamış olan en önemli özelliklerinden birisini; yani “gözlemlediklerini sorgulama ve kanıt arama arzusunu” köreltiyorsa, gerçekten de bir kazanım mıdır? Burada Gandhi’nin ünlü sözünü hatırlamak yerinde olur: “Tek kişilik azınlık bile olsan, gerçek hala gerçektir.



Şartlar değişiyor…


Toplumdan dışlanma kaygısı her ne kadar hakim gücünü koruyor olsa da, artık bilimin popülerleştiği ve bilgiye ulaşmanın eskisine göre çok daha kolay hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık doğal afet ve hastalıkların tanrıların gazabı olmadığını biliyor; ortaya atılan iddiaların doğruluğunu rahatlıkla araştırabiliyor; merak ettiği konuları sorgulayıp bilgi edinebileceği kaynaklara ulaşabiliyor. Kısaca doğada “anlam veremediği” olguların sayısı gitgide azalıyor. En azından birçok insan için bu böyle… Dolayısıyla doğaüstü açıklamalara dayalı köhne dini inançlar, yavaş da olsa bir körelme sürecine girmiş bulunuyor. Sorgulayan ve edindiği verileri harmanlayan; yani destekçileri ile değil, kendi fikirleriyle var olmayı seçen insanlar artıyor. Nitekim bunun gerçek kazanımları da artıyor. Düşünsel tutarlılığını ve doğruluğunu korumak isteyenlerin sayısındaki bu artış, her geçen gün daha da umut verici hale geliyor.




Baskı unsurlarının farkına varmak…


Fakat bütün bu olumlu gelişmeler, ürkütücü bir muhafazakarlaşma sürecinin yaşandığı ülkemizde yine de gruptan kopmama güdüsünü yok etmeye yetmeyebiliyor; yetse bile sonuçlarına katlanmak her zaman o kadar kolay olmayabiliyor.


Bizler, toplumda yaşayan ateist* ve agnostikler olarak, çoğunluğun seçtiği dine (ve dahası, hiçbir doğaüstü açıklamaya) inanmadığımız, üstelik bir de onları eleştirdiğimiz; ortak dini (ve dolayısıyla da toplumsal) ritüellere iştirak etmediğimiz için haksızca yargılanabiliyoruz. Üstelik sadece sessizce yargılanmakla kalmıyor; hem psikolojik, hem de fiziksel şiddete maruz kalma tehlikesi ile karşılaşabiliyoruz. Doğal olgular hakkında bilimsel ve felsefi dayanağı olan fikirlere sahip olduğumuz için inançlı kişiler tarafından yanlış anlaşılabiliyoruz. Ateizm kavramını çoğu zaman çarpık bir ön yargı sistemiyle yargılayan ve karşısındaki kişiyi sırf inançsız olduğu için tanımak dahi istemeyen bir kalabalıkla mücadele etmemiz gerekiyor. Ahlaksızlıkla, tüm insani değerlerin yıkılmasını istemekle, yanlış yöne sapmış olmak ve dini bütün “iyi” insanları da doğru yoldan saptırmaya çalışmakla, şeytana ya da putlara tapmak gibi daha da ilgisiz yönelimlere sahip olmakla suçlanabiliyoruz. Hatta bunun fitili, zaman zaman bizzat ülkeyi yöneten siyasetçiler tarafından ateşleniyor. Halka bir “makbul olmayan vatandaş” örneği olarak sunuluyor, aşağılanıyor ve hatta nefret suçu sayılması gereken şiddet eylemlerine hedef gösteriliyoruz. Bu yargıların yersiz, haksız ve her şeyden öte ayrımcılık yaratan nitelikte olmaları da çoğu zaman bir fark yaratmıyor.


Değer verilen insanların sevgi ve güvenini kaybetme endişesi, bu baskı unsurlarından belki de en basit ve zararsız gibi görüneni olmakla birlikte, aslında en güçlüsü. Örneğin bir annenin, biricik evladının cehenneme gideceğine inanması veya sırf inançsız olduğu için onun kötü bir insan olduğunu düşünüp kahrolması, kuşkusuz her iki taraf için de zor koşullar yaratan bir durum. Bir dine inanmadığı için sürekli olarak davranışları ve fikirleri sorgulanan, yargılanan, inanmadığı bir şeye inanmaya zorlanan, dini ritülellere katılma baskısı yaşatılan, hatta bazen bunlara iştirak etmek istemediği için cezalandırılan bir birey; kendisini güvende hissetmesi gereken aile ortamında dahi dışlanmışlık ve düşmanlık hissedebiliyor. Ailesine ve sevdiklerine karşı dürüst olabilse bile, bu sefer de bir diğer toplumsal gereklilik olan profesyonel hayatında sorun yaşayabiliyor.


Bu ve benzeri örneklerin sayısı artırılabilir; farklı ortamlarda daha da başka risklerle karşılaşılması da muhtemeldir. Ayrıca bu durum herkes için aynı düzeyde ve biçimde gerçekleşmeyebilir de. Ancak açıkça ortada olan bir şey var ki o da şu: Toplumda kendilerini halen bir azınlık olarak hisseden ateist/agnostikler, uygun koşulları bulamadıkları takdirde, var olan bütün bu baskı unsurları nedeniyle gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmaktan; yani kendileriyle ilgili bu çok önemli bilgiyi dile getirmekten kaçınmayı tercih edebiliyor. Bunca baskıya maruz kalan bir ateist, bazen ortada hiçbir risk bulunmasa bile, artık girdiği her ortamda benliğinin ve düşünsel kimliğinin bu çok önemli parçasını gizlemeyi alışkanlık haline getirip, toplumda bir hayalet olarak yaşamayı kanıksayabiliyor. Öyle ki, bir süre sonra bu maskeyi takarak geliştirdiği her ilişkinin koca bir yalan üzerine kurulu olduğunu bile idrak edemeyecek kadar kendisine (ve sevdiklerine) yabancılaşabiliyor.

 


Peki, ne yapmalıyız?


Özgür Düşünce Hareketi olarak, en başta baskılayıcı unsurların kaynağı olan toplumsal ön yargıların kırılması ve maske takmanın yarattığı bütün olumsuz etkilerin yok edilmesi adına; ateist/agnostiklerin saklandıkları yerden çıkmaları gerektiğini savunuyoruz. Çünkü ortaya çıkmazsanız, sizi kimse gerçekten göremez.


Fakat bunu yaparken, mevcut koşulları akıllıca değerlendirmenin de bir o kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu değerlendirme, kişinin kendi değer terazilerine bağlıdır ve yukarıda kısaca değinilen baskı unsurları, terazinin ayarlarını bozmuş olabilir. Ayarları düzeltirken, yaşam kalitemizi ciddi ölçüde düşürecek gereksiz risklere girmek şüphesiz anlamsızdır. Bu ortaya çıkış eylemine en değer verdiğimiz insanlarla başlamamız iyi bir ilk adım olabilir. Kendimizle ilgili böylesine önemli bir bilgiyi onlardan saklamanın ne kendimize, ne de onlara karşı dürüst bir davranış olmayabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir.



Önyargıları nasıl kıracağız?


Aslında her şey, çok basit bir gerçeğin fark edilmesinde yatıyor: İnsanlar, bilmedikleri ve anlayamadıkları şeylerden dolayı kendilerini tehdit altında hissedebilir. Çoğu dindar kişi için dinsizlik, tam da böyle bir bilinmeyendir ve sözünü ettiğimiz türden ön yargılar yaratabilir. Ateistlerle ilgili böylesi olumsuz ve hatalı ön yargıları zihnine yerleştirmiş olan bir kişi, onları haksız çıkaracak bir örnekle karşılaşana kadar da aynı tutumu sürdürmeyi tercih edecektir. Ama bu kişi, hayatında değerli bir yere sahip olan birinin dinsiz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, dinsizleri hedef alan her hakaretin ve söylemin de aslında bizzat bu insana yöneltildiğini fark edecektir; ne de olsa karşısında tanıdığı, sevdiği, saygı duyduğu ve hatta belki de örnek aldığı bir kişi vardır. “Ateist” kelimesi artık karanlık bir gizemi değil, aşina olunan bir insanı tanımlar hale gelecektir. Özetle ön yargıların yok olmasını istiyorsak, bunu sağlamanın en sağlıklı ve etkili yolu “ortaya çıkmak” olacaktır.


Sakin ama mantıksal tutarlılığa sahip bir üslup gözetilerek yapılan fikir tartışmaları, tarafların kendi düşüncelerini sorgulamasını sağlar ve her ikisi için de kazanımlıdır. Örneğin doğaüstü bir güce neden inanmadığımızı veya dinleri neden sorguladığımızı  insanlara anlatmak ve konuşmayı karşılıklı bir fikir alışverişi halinde devam ettirmek; onların bizim bakış açımızı anlamaları açısından faydalıdır. Bu arada biz de, karşımızdaki insanın kendi inançlarını gerçekte nelere dayandırdığını öğrenmiş olur, akılcı ve bilimsel bir konuşma üslubuyla tartışmalarımızı yürütürken kendi zihnimizdeki fikirleri de tekrar tartma fırsatı buluruz.



Koşullarımızı kendimiz yaratalım!


Maskeleri bir kenara bırakmak sadece önemli değil, gereklidir de. İnançlarımızı hangi sebeple terk etmiş olursak olalım, hepimizin ortaya çıkmasındaki başlıca etken, buna elverişli koşulları bulabilmiş olmamızdır. Ortaya çıkmamızın bir diğer önemli kazanımı tam da bu; yani sosyal ortamı kendisinden farklı düşünen insanlarla çevrili olan her ateiste/agnostiğe gönderdiğimiz “yalnız ve/ya yanlış değilsin” mesajıdır. İnsanlara, kendileriyle aynı dili konuşan ve ortak duyguları paylaşan kişilerden meydana gelen güvenli bir ortam hazırlamak; dayanışma gösteren bir topluluk inşa etmek; böylesi bir ortamı oluşturmaya emek harcamak; ve hepsinden önemlisi, dini inanca sahip olmaksızın da anlamlı ve mutlu hayatlar sürdürülebileceğinin canlı örnekleri olmak; belki de başkalarına yapacağımız en büyük iyiliktir.


Kendimizi başkalarına tanıtırken benliğimizin böylesine önemli bir gerçeğini perdelememiz ve yakınlarımızla bile sahte bir maske arkasından konuşmaya devam etmemiz sadece bizi değil, bizimle benzer durumdaki insanları da olumsuz yönde etkileyebilir. Ortaya çıkma cesareti gösterenlerin sayısı arttıkça ve bu yolla toplumdaki ön yargılar kırıldıkça, saklanmayı seçen her ateist için de bir ortaya çıkma umudu doğmuş olacaktır.



Övünülecek çok şeyimiz var!


Bir insanın dünyadan elde ettiği verilerden ne tür çıkarımlar yaptığı ve bunların ışığında kendisine nasıl bir bakış açısı geliştirdiği önemlidir. Dolayısıyla neye inanıp neye inanmadığı, yaşam ve ölüm gibi olgulara nasıl yaklaştığı, eylemlerini veya ahlaki değerlerini yönlendiren etkenlerin neler olduğu vb. hususlar önemlidir. Merak duygusunu canlı tutarak kendisine sunulan verileri sorgulamak ve kanıta dayalı cevaplar aramak, buradan hareket ederek de her türlü akılcı düşünceyi ve mantıksal çıkarımı yok sayan dini dogmaları reddetmek; insan denen canlının en doğal ve övgüyü hak eden özelliklerinden birisidir. Bu özelliğin saklanması değil, haklı değerine kavuşturulması gerekir. Sadece bu bile, ateistlerin ortaya çıkmasını savunmak için yeterlidir.


Bu yüzden gelin artık saklanmayalım! Bu değerlerimizi, göğsümüzü gere gere açığa vuralım. Üstelik bunu sadece kendimiz için değil, ortaya çıkmaya korkan herkes için yapalım. Bu çağrı, sesimizin ulaştığı her ateiste/agnostiğe bir umut ışığı ve davet mesajı olsun!







İşte bunun için size minik bir başlangıç önerisi: Dünyada ve ülkenizde kaç tane ateist olduğunu görmek, daha önemlisi “ben de varım” demek için Atheist Census projesine katılabilirsiniz. Bunun için sadece birkaç soruya cevap vermeniz yeterli. Ama unutmayın ki sayılar önemli olsa da,  esas önemli olan gerçek hayatta ortaya çıkmaktır.


* Yazıda geçen ateist kelimesi, hiçbir ilaha, tanrıya ve doğaüstü yaratıcıya inanmayan tüm dinsizleri kapsamaktadır.

Monday, January 28, 2013

Ateist Hareket Gey Hareketinden Neler Öğrenebilir? - Greta Christina


Bu yazı, Greta Christina'nın 15 Şubat 2010'da yayınlanan What Can the Atheist Movement Learn From the Gay Movement başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Metin, yazarın Secular Student Allience tarafından düzenlenen bir buluşmadaki konuşma metnidir.



Bugün, ateist hareketin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hareketten neler öğrenebileceği hakkında konuşmak istiyorum. Ateist hareket olarak hali hazırda çeşitli şekillerde LGBT hareketini kendimize model alıyoruz. Almalıyız da. İki hareket arasındaki benzerlikler bazen şaşırtıcı olabiliyor. Ve LGBT hareketi ateist hareketten kabaca 35 yıl önde olduğundan – ben ateist hareketin şu anda 70'lerde Stonewall ayaklanmasının ardından LGBT hareketinin olduğu yerde olduğunu düşünüyorum – bu hareketten öğrenecek çok şeyimiz var... başarılarından da başarısızlıklarından da.

Ateistlerin LGBT hareketinden öğreneceği tek bir şey varsa o da görünürlüğü ve ortaya çıkmayı yüreklendirmektir – ve ateist hareketi ortaya çıkmak için daha güvenli bir yer haline getirmek için uğraşmak.

LGBT hareketinin daha ilk zamanlarında, geylerin yapabileceği en güçlü siyasi hamlenin bu olduğu ortaya çıktı. Anketler tutarlı bir biçimde gey haklarını desteklemeyi en olumlu etkileyen faktörün bir gey kişiyi şahsen tanımak olduğunu gösteriyor. (Daha doğrusu, tanıdıkları o kişinin gey olduğunu bilip bilmemeleri demeli.) Ateistler bundan ciddi dersler çıkardı:
Out kampanyası, ateist ilanlar vb. Görünürlükle ilgili iyi iş çıkarıyoruz – kimsenin ruhunun duymadığı noktadan dergi ve gazetelerin editöryel köşelerine çok kısa zamanda eriştik. Ve her geçen gün yeni ateistler ortaya çıkıyorlar.

Ama bence ateist hareketi ortaya çıkanlar için güvenli bir yer haline getirmek konusunda daha az tutarlı bir iş çıkarıyoruz. Stonewall günleri sonrasında LGBT buluşma merkezleri, kitapçılar, kafeteryalar, politik gruplar, barlar, bowling ligleri kaplamıştı dört bir yanı. Kuir olarak ortaya çıkmak çoğunlukla aileni ve arkadaşlarını arkada bırakmak demekti; bu yüzden kuirler bizleri reddedenlerin yerine kendi sosyal dayanışma ağlarını kurdular.

Ateist hareket bu açıdan o kadar güçlü olamadı. İnternette evet, son derece başarılıyor. Ama etten kemikten ağlar kurup bir topluluk inşa edemedik. Ve buna ben de dahilim: internetteki ateist harekete dahil olmakta, yerel toplantılara gitmeye kıyasla daha iyiyim. Bence LGBT hareketten öğrenmemiz gereken şeylerden biri de ortaya çıkmanın ne kadar zor olduğunu hatırlamak. İnsanları dini gözden geçirmeye ve ateizmi düşünmeye teşvik ettiğimizde onlardan bir sürü şey istediğimizi akılda tutmalıyız. Onlardan sadece hayatlarının tüm felsefi yapıtaşlarını baştan oluşturmalarını ve bunca yıllık rahatlık kaynaklarını terk etmelerini istemiyoruz. Birçok durumda, onlardan ayrıca arkadaşlarından, ailelerinden, topluluklarından uzaklaşmalarını istiyoruz. Bunun yerine geçecek bir şey sağlamak için daha çok çalışmamızı isterdim.

Ateistlerin LGBT hareketinden çıkarabileceği bir ders daha olduğunu düşünüyorum: Delifişekleri de diplomatları da kendi hallerine bırakmak. Şunu kabul etmeliyiz ki her aktivistin aktivizmden anladığı şey aynı değil, hem cepheleştirici hem de diplomatik yaklaşımları kullanmak bizi çok daha güçlü bir hareket yapacaktır.

Lgbt hareketi bir ölçüde bunu hala öğrenmekte sayılır, ama biz bu konuda daha iyiydik ve böylece hareketimiz güçlendi. Örneğin: 80'lerin ve 90'ların kuir aktivizminde gürültücü ve öfkeli gruplar (ACT UP, Queer Nation vb.) daha ılımlı lobi gruplarını asimilasyonla, aşırı tavizkar davranmakla ve hareketi satmakla suçluyorlardı. Daha ılımlı gruplar da sokak aktivistlerini aşırı idelist olmakla, potansiyel müttefikleri uzaklaştırmakla ve işi zorlaştırmakla suçluyorlardı.

Ama geriye dönüp bakınca, iki yöntemin birliğinin tek tek yöntemlerin olacağından çok daha etkili oldukları görülüyor. Ve lgbt hareketi de – bir ölçüde – bu gerçeği gördü ve buna göre strateji oluşturmaya başladı. İşin bir kısmı, basitçe, farklı aktivizm yöntemlerinin farklı insanlara erişiyor olması. Kimileri sakin ve sıcakkanlı bir sesi daha iyi duyuyorlar; başkaları da ihtiraslı bir adalet çığlığını. Dahası, “iyi polis/kötü polis” dinamiği çok etkili olabiliyor. Örneğe dönersek, 80'lerin ve 90'ların kuir hareketinde, sokak aktivistleri dikkati üzerlerine çektiler, haberlere çıktılar, genel görünürlük ve farkındalık yarattılar. Nazik müzakereciler de insanları kibarca ikna edebilir oldular, zira konuştukları kişilerin temel bilgileri vardı derdimizle ilgili. Sokak aktivistlerinin keskin taleplerine kıyasla nazik müzakereciler daha makul göründüler. Aşırı duruşla ölçülü duruş arasındaki çizgi sürekli bizim lehimize hareket etti. Bunu bugün rahatlıkla görebiliriz: eşcinsel evlilik tartışması, hemcins birlikteliğini ılımlı hatta muhafazakar bir duruş gibi gösterdi – on yıl önce ise böyle değildi.

Taktiksel farklılıklarımızı tartışmayalım demiyorum. Herhangi bir konuda diplomasinin mi cepheleşmenin mi daha etkili olacağını tartışmak gerekebilir. Ama bu meseleyi sanki daha büyük ahlaki sorunlarmış da bir tarafın lehine nihai olarak çözmemiz gerekiyormuş gibi görmeyi kesmemizi isterdim. Bize ilham veren ve iyi olduğumuz yöntemlerle çalışıyoruz. Diplomatik ateistler ve delifişek ateistler birbirini suçlamaktan ve engellemekten vazgeçmeliler. Hepimizin zamanını ve enerjisini harcıyoruz bunu yaparak.

Zaman harcamak demişken, tanrısız hareketin lgbt hareketinden öğrenebileceği üçüncü bir ders daha var; o da, dille ilgili ağız dalaşıyla zamanımızı harcamamak. Tanrısızların kendilerini nasıl isterlerse öyle tanımlamalarına izin vermeliyiz.

Teist olmayan hareketle lgbt hareket arasında şaşırtıcı bir paralellik daha: İlişkilerin benzerliği. Bir yanda eşcinsellerle biseksüeller, diğer yanda ateistlerle agnostikler.

Ben kendimi biseksüel olarak tanımlarım ve geçmişte birçok gey ve lezbiyenin bana “aslında” lezbiyen olduğumu ama bunu kabul etmek istemediğimi söylemeleriyle cebelleşmek durumunda kaldım. Bunun hiç değilse yardımcı olmadığını söylemek lazım. Cinsel kimliğinizi nasıl isimlendirdiğiniz çok kişisel bir husus ve birçok farklı etken farklı insanlarda farklı rol oynuyor. Kinsey skalasında ben bir 5 sayılırım. (Kinsey'in cinsel yönelim skalası 0-6 arası değerler alıyor. 0 tamamen heteroseksüel, 6 tamamen homoseksüeli tarif ediyor.) Ben Kinsey'de 5 civarındayım – büyük ölçüde kadınlara yönelimli ama erkeklere de bazen ilgi duyabilen. Kendimi biseksüel olarak tanımlıyorum çünkü bence erkeklere olan o ilgi ufak tefek bir detay değil. Birçok önemli ilişkimi içeriyor ve dünyayı nasıl gördüğümü şekillendiriyor vb. Ama Kinsey 5'i olan başkaları bu kısmi ilgiyi önemsiz bulabilirler ve kendilerini gey/lezbiyen olarak tanımlayabilirler, ki buna da gayet hakları var. Zaten bu terimler elinize bir alet alıp ölçebileceğiniz kesinlikte tanımlanmış falan da değiller.

Nereye varmaya çalıştığımı görüyor musunuz?

Şimdi de Richard Dawkins'in İnanç Skalası'na bakalım. Skala 1-7 arası: 1 tanrının olduğuna tamamen emin olmayı, 7 ise olmadığına tamamen emin olmayı ifade ediyor. Dawkins skalasında ben bir 6'yım, ya da belki 6 buçuk, ve kendimi ateist olarak tanımlarım, çünkü o belirsizlik zerresi benim için pek önemli değil. Varsayımsal olarak yanlış olmam mümkün, tıpkı tek boynuzlu atlarla ilgili hatalı olabileceğim gibi, ama geceleri uykularım falan kaçmıyor.

Ama Dawkins skalasında 6 olan bir başkası için o belirsizlik zerresi önemli olabilir. Benimle aynı miktarda şüpheleri olsa da, o şüphenin onlar için anlamı çok daha fazla olabilir. Böylece, Dawkins skalasında aynı yerde olsak da, o kendine agnostik derken benim kendime ateist dememde gayet makul olabilir. Bir kez daha, kusursuz bir ateizm-ölçer yok. Dil o kadar da kesin değil.

Dolayısıyla, nasıl ki geyler ve lezbiyenlerin (büyük ölçüde) biseksüellere onların “aslında” gey/lezbiyen olduklarını ama kabullenmediklerini söylemeyi bıraktıkları gibi, bence ateistler de agnostiklere “aslında” ateist olduklarını ve kabullenmediklerini söylemeyi bırakmalılar. (Bunu demişken; nasıl biseksüeller “Herkes esasında biseksüel zaten.” demeyi kesmelilerse, agnostikler de tüm ateistlerin gerçekte agnostik olduklarını, “hakiki” ateizmin nasıl da bir başka din olduğunu, asıl tutarlı ve onurlu duruşun agnostiklik olduğunu söylemeyi kesmeleri gerekiyor.) Ateistler ve agnostikler doğal müttefikler – hümanistler, şüpheciler, materyalistler, natüralistler, özgür düşünceliler vb. ile beraber. Tıpkı gey ve lezbiyenlerin ve biseksüellerle ve trans bireylerle doğal müttefikler oluşu gibi. Sen domates derken ben domat diyorum diye didişmekle zaman ve enerji kaybetmemeliyiz.

Çıkarabileceğimiz bir tane daha dersle sözümü sonlandırmak istiyorum. (Daha çok ders var ama benim sadece 20 dakikam var.) Bu seferki ders, lgbt hareketin başarısından değil, en büyük başarısızlıklarından birinden öğrenilebilecek bir ders. Ateistler olarak hemen şimdi hareketimizi çeşitlendirmek ve kadınları ve farklı etnik grupları kapsayacak şekle sokmak için çalışmamız gerekiyor.

Hemen şimdi derken, hemen şimdiyi kast ediyorum. Şu anda başlamalıyız ki 10-20 yıl sonra onarılması imkansız hale gelecek kısır döngülere ve kendini gerçekleştiren kehanetlere tıkılıp kalmayalım.

Lgbt hareketinden bununla ilgili ne öğrenebiliriz? Erken lgbt hareketi bu konuda çuvalladı. Hem de çok fena çuvalladı.

Erken lgbt hareketi büyük ölçüde gey beyaz erkeklerin hakimiyetindeydi. Kamusal temsilciler çoğunlukla gey beyaz erkeklerdi, çoğu örgütün liderliğini gey beyaz erkekler yapıyordu. Ve dahası, gey beyaz erkek liderlerin cidden kötü ırk ve toplumsal cinsiyet meseleleri vardı: farklı renkten gey erkeklere fetişistik Öteki olarak davranma ve topluluk üyesi olmaktansa bir cinsel arzu nesnesi olarak görme... ve lezbiyenleri esrarengiz ve uyduruk yabancı Ötekiler olarak görme.

Bunun bedellerini hala ödemekteyiz. Lezbiyenlerle gey erkekler arasında, beyaz ve beyaz-olmayan kuirler arasında ilişkiler, en iyi ihtimalle, gergin olarak nitelendirilebilir. Hareketimizde ırk ve toplumsal cinsiyet tartışmaları, kimsenin söylediğinin doğru kabul edilmediği, onlarca yıllık garez ve sertlik ortamında gerçekleşiyor. Ve onlarca yıldan sonra daha hala gey beyaz erkekleri en görünür ikonik temsilciler olarak öne ve merkeze koymaya yatkınlığımız sürüyor.

Bu, LGBT hareketindeki herkesin hayatını zorlaştırıyor – kadınların, erkeklerin, tüm ırkların. Topluluğumuzu zayıflatan çatlaklar yaratıyor. Ve etkili toplumsal değişim yaratma kabiliyetimizi ciddi oranda düşürüyor. Örneğin, LGBT hareketi, siyah topluluklarda homofobik tutumları değiştirmekte başarısız kaldı... çünkü o topluluklar, haklı olarak, gey topluluğunun siyah insanları umursamadığını ve ırkçılığa karşı durmak için hiçbir çaba sarfetmediğini iddia edebilirler.

Bu işi beceremedik. Bu işi hala beceremiyoruz. Beceriksizliğimizin bedelini ödüyoruz.

Ateistlerin bu hataya düşmeme şansları var.

Ateist harekette de şu anda büyük ölçüde beyaz adamların ağırlığı hissediliyor.. özellikle görünürlük ve liderlik pozisyonlarında. Ve çoğu ateist bunu, çözümü için harekete geçmemizi gerektiren bir problem olarak görmemekte direniyor. Aleni bir biçimde “hareketimizde kadınları ve farklı etnik kökenden başka insanları görmek istemiyoruz” demiyorlar... ancak bunu sorumluluklarının bir parçası olarak da görmüyorlar, bunun özellikle önemli olduğunu düşünmüyorlar.

Bunun neden önemli olduğuna dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Irkçılık ve seksizmin nasıl her zaman bilinçli yapılmak zorunda olmadığına, onlar üzerine düşünmeyerek bile onları nasıl kalıcı hale getirdiğimize ve onlara karşı durmak için bilinçli bir çaba göstermemiz gerektiğine dair başlı başına bir konuşma verebilirim. İnsanların nasıl kendilerini kişisel olarak ilgilendiren konulara odaklanma eğiliminde olduklarına, dolayısıyla beyaz adamların ağırlığını koyduğu bir ateist hareketin, kadınları ve farklı etnik kökenden insanları etkileyen problemleri yoksayma pahasına nasıl büyük ölçüde beyaz adamların problemlerine odaklanacağına dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Kendini gerçekleştiren kehanetler üzerine konuşabilirim: ateist hareketteki şu anki beyazlık ve erkeklik baskınlığı tamamen şans eseri olsa bile, kadınlar ve farklı etnik kökenden insanların kendilerini nasıl büyük oranda beyaz ve erkeklerden oluşan bir harekette daha az hoş karşılanmış hissedeceklerini ve onlar böyle hissettikçe hareketin nasıl daha da çok beyaz ve erkek olmaya devam edeceğini anlatabilirim.

Ama zamanım daralıyor o yüzden sadede geleceğim: Yakın tarihteki tüm diğer sosyal değişim hareketlerine bakın. Bildiklerimin her biri bu mevzu nedeniyle bir darbe yemiştir. Herkes şimdi keşke bu konuya dair yıllar önce, kötü alışkanlıklar kırılması zor bir hal almadan, kehanetler kendilerini gerçekleştirmeden harekete geçmiş olsaydık diye hayıflanıyor. Buna LGBT hareketi de dahil.

Ateistlerin bu konu üzerinde çalışması için geçerli bir sürü güzel neden var. Din kadınlara ve farklı etnik ökkenden insanlara da en az beyaz adamlara olduğu kadar zarar verdiği için, kadın ateistler ve farklı etnik kökenden ateistler de en az beyaz erkek ateistler kadar değerli olduğu için vb. gibi idealistik nedenlerden bahsedebiliriz. Bunun daha çok insana ulaşarak hareketimizi daha güçlü kılacağı gibi pratik nedenlerden de bahsetmek mümkün.

Ama hala bunun neden önemli olduğunu merak ediyorsanız LGBT politikası içinde ciddi biçimde yer almış herhangi biriyle konuşun. Ona “eğer 1970'lere gitme ve Stonewall-sonrası hareketinin erken liderlerini ırk ve cinsiyet konusuna eğilmeye ikna etme şansınız olsa bunu yapar mıydınız?” diye sorun. Alacağınız yanıtın “Loki aşkına tabi ki evet, eğer zamanda geriye gidebilsek ve bunu becerebilseydik harika olurdu.” olacağını size garanti edebilirim.

Ateist hareket olarak bunu becerme şansımız hala var. Bu konuyla ilgilenmeye başlamak, bundan 10-20 yıl sonra bunun artık sorun olmaktan çıkması ve şimdi çözebileceğimiz bu sorunun üstesinden gelmek için ileride harcamamız gerekecek çabaları minimuma indirmek için şansımız hala var.

Gelin LGBT hareketinin başarılarından olduğu kadar hatalarından da ders alalım ve bu şansı değerlendirelim.


Tuesday, January 22, 2013

LGBT hareketinin ateizmle ne alakası var?


Bir sesli düşünme denemesi

Bir ateistin (daha genel olarak, eleştirel düşünceye yakınlık duyan herhangi birinin) LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) mücadele tarihini müthiş bir heyecan duymadan okuması pek kolay değildir. Eleştirel düşüncenin nasıl çalıştığını gerçek dünyadan örneklemek isteyen biri için lgbt hareketinin gelişiminden daha zengin bir alan bulmak için çok uğraşmak gerekir.

Bilimsel yöntem, kavramların netleştirilmesi ve iddiaların retorikten arındırılmasıyla başlar, argümanların test edilebilir ve çürütülebilir hale getirilmesiyle devam eder. Eleştirel düşünce, argümanların dayandığı önkabulleri sorgulamakla başlar.

Örneğin: Cinsel ilişki ile üremenin aynı şeyler olup olmadığını sorarak başlayabiliriz. Sadece aynı organlarla yapılıyor diye, vajinal penetrasyonun tek manasının çoğalma olması gerekmeyebilir. Soruyu sorduktan sonra gerçek dünyaya göz atabilir, üremeyle sonuçlanmayan cinsellik deneyimleri görebiliriz. Yeri gelmişken: Cinsellik derken ne anlıyoruz? Erkekler genellikle vajinal penetrasyonla sonlanmayan cinsel deneyimi seks saymıyorlar.1 Tesadüfe bak, Katolik Kilisesi de böyle düşünüyor. E ama aynı kilise öpüşmeyi, sarılmayı, birlikte uyumayı, oral seksi ve anal seksi zina saymıyor mu? Belki de cinsellik deyince üremeden daha fazlasını anlamak – hiç değilse mantıksal tutarlılık açısından – daha uygun olabilir. Acaba bir insanın kendi bedenini ve başkalarının bedenlerini tanımasının üreme dışı sosyal faydaları olabilir mi? Bu tanıma deneyimininin karşı cinsler arasında olması şart mıdır? Karşı cins demişken: Cinsiyet derken ne kast ediyoruz? Cinsel organın varlığı ile mi tanımlayacağız cinsiyeti? Ya da hormonların miktarı veya oranıyla mı? Öte yandan, bir insanın kadın bedeniyle doğması, onun kadın olarak yaşamasını neden gerektirir? (Kanatsız doğan insanın uçağa binmesi “doğasına aykırı” mıdır, yoksa uçağı icat etmek midir insanın doğası?) Bu arada, kadın olarak yaşamak ne demektir? Bir toplumun kadından beklediği davranışları sergilemek mi? Ya da kadın giysileri giyiyor olmak yeterli midir? En nihayetinde, bir kadını bir erkekten nasıl ayırt ederiz, hatta kalın çizgilerle ayırt edilebilir mi ki zaten?

Yukarıdaki uzun paragraf, kadın özgürlük hareketinden eşcinsel harekete, oradan trans bireylere ve son olarak kuir (queer)2 hareketine uzanan tartışma deneyimini bir bilimsel şüphecinin gözünden özetliyor.

Herhangi başka bir bilimsel/toplumsal tartışmada da benzer sorgulama sürecini gözlemlemek gayet mümkün elbette. Her cümle, birçok yeni soruya taşıyor bizi. Biz, lafı uzatmamak için, rastgele bir güzergahı seçtik yukarıdaki o yol ayrımlarında. Kuir tartışmalarında konu dallanıp budaklanıyor ve yepyeni perspektifler açıyor. Eleştirel düşüncenin kendisi, kavramsal derinleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Bu bağlamda, bir ateisti ateist yapan en temel özelliğin bilimsel şüphecilik olduğunu düşünüyoruz. Eleştirel düşünceyi hayatında uygulamaya koymak isteyen biri için lgbt hareketinin bu kısa (kısa derken LGBT hareketinin bir toplumsal hareket olarak 40-50 yıllık oluşunu kastediyoruz) ama yoğun deneyiminden çıkarılacak çok sonuç var. Eleştirel düşünce sadece ontolojik sorular için değil, hayatın her anında akılda tutulması gereken bir tutum. Nitekim, Greta Christina, şüpheciliğin toplumsal sorunlara da uygulanması gerektiğini savunuyor. Natalie Reed'in trans bireylerle dinin ilişkisini incelediği yazısında, bunun güzel bir örneğini görüyoruz.

Bizler ateizmi bir teolojik tercih olarak değil, tanrının varlığı hipotezinin eleştirel düşünce süzgecinden geçirilmesinin doğal sonucu olarak tarif ediyoruz. Bu süzgecin çok faydasını gördük; cinsiyetçi kabullerden mevcut mülkiyet ilişkilerine kadar birçok alanda da kullanılmasını öneriyoruz. Toplumsal ahlakın ve dogmaların en köklü tarihsel taşıyıcısı olan din ve dini kurumlara karşı mücadelemizi de bu geniş çerçevede kurguluyoruz.





1  Bkz. Hite Report on Male Sexuality, Shere Hite. Malesef bu ilham verici saha araştırmasının Türkçe çevirisi yok.
2  Kuir, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili toplumsal normlara uymayan bireyler için kullanılıyor. Yani bir bakıma, hetereseksüel bir erkek olup yine de kuir olmak mümkün hatta cinsel hayatını renklendirmekle ilgili 15 dakika düşünen biri için gayet de olası bir durum.

Thursday, August 23, 2012

Dinlerin Kökeni Sorusu




0) Açılış

Bu yazıyla, iki hususu amaçlıyoruz. Öncelikle; ateistlerin komünistleri neden ciddiye alması gerektiğine dair başlamış olduğumuz tartışmayı geliştirmeyi amaçlıyoruz. Ateist çevrelerde yer yer kafa karışıklığına yol açan "insanın doğası", "ahlak", "etik" vb. kavramlarla ilgili marksizmin sunduğu açıklamanın ilham verici olduğunu düşünüyoruz. Bu, birinci amacımız.

Hazırlıksız okuyucu için, Joel Kovel'in Doğanın Düşmanı kitabına Marx ve Darwin'i karşılaştırarak başlaması şaşırtıcı olacaktır. Ekolojik krizle ilgili sınıfsal bir çerçeve sunan bir kitabın giriş bölümlerini Darwin'e ayırması, zarif bir yaklaşımın sonucudur. Bu da bizi ikinci amacımıza getiriyor: Dinlerin özü ve gelişimiyle ilgili bir tartışmanın, materyalist dünya görüşünü örneklemek için uygun olacağı kanısındayız.

Bu metin, amaçlarına uygun olarak, görece soyut bir metin olacak. Öte yandan, nihayetinde, bugüne kadar söylenmemiş bir fikir sunmayacağımızın bilinciyle, teorik bir sunuş yerine örneklerden soyutlama yolunu tercih edeceğiz.


1) Marx neden Türlerin Kökeni'ni okuduğunda çok etkilendi ve neden Darwin'e Kapital'in bir kopyasını gönderdi?


Marx, kapitalizmin üretici güçleri devrimcileştirdiğini ve dünyadaki diğer tüm üretim biçimlerini ortadan kaldıracağını söylediğinde, nesnel bir olguya işaret eder. Darwin de, doğal seçilim tezini ortaya atarken, kendi hoşuna giden ve tercih ettiği bir durumu değil, yaptığı araştırmaların sonucunu açıklar. Bu kişilerin bilimsel analizleri, vardıkları sonuçlardan memnun olduklarını göstermez: Darwin'in sarıca arıların larvalarını onları canlı canlı yemek üzere tırtılların bedenlerine bırakmalarını gözlemlemesi bundan keyif aldığı anlamına gelmez. Keza Marx'ın da her şeyin metalaşmasını sevinçle karşıladığını söylemek saçma olacaktır.

Marx'ın da Darwin'in de ortaya koydukları bilimsel savlar, geleceğin nasıl olacağıyla ilgili değil, geçmişten bugüne nasıl gelindiğiyle ilgilidir. Medyum değil bilim insanı oldukları için, geleceği anlatmak yerine, geleceğin bilgisinin dayandığı onlarca parametrenin ancak bir kısmını analiz etmişlerdir. Ne Darwin bir milyon yıl sonra hangi türün evrileceğini söyler, ne de Marx kaçıncı yüzyılda nasıl bir yönetim biçimi olacağını.

Burada bir parantez açalım. Bir bilimsel iddia müneccimlik etmez ancak tanım gereği gelecekle ilgili öngörüde bulunur. Bu gelecek; fizikte olduğu gibi, gelecekte deneyimlenecek bir olay olabilirken, tarihte olduğu gibi, gelecekte bulunacak bir belge olabilir. Marx da Darwin de, bu anlamıyla, gelecek öngörüsünde bulunmuşlardır. Yukarıda bunu kast etmediğimizin açık olduğunu umuyoruz.

Dahası, geçmişi bugüne taşıyan kanunları anlamak, varsayımsal senaryolar yazabilmeyi de sağlar. Verili iklim ve coğrafya koşullarında hangi türde hangi genetik özelliklerin ortadan kalkacağını tahmin etmek (hassas bir ölçüm yapamasak da) makul bir tefekkürdür. Benzer şekilde, kapitalizmin Asya tipi üretimi istila edeceğini anlamak için illa ki 20. yüzyılı bekleyip gözle görmeye gerek yoktur. Parantezi kapatalım.

Marx ve Darwin, süreçleri yönlendiren kanunları arıyorlardı. Öte yandan Marx, bu iki bilimsel analiz süreci arasındaki paralelliği görebilmişti. Bundan duyduğu heyecanla Darwin'e Kapital'in bir kopyasını gönderirken, Darwin kitabı okumadan bir kenara koymuştu.1

Oysa Marx haklıydı: Darwin türlerin oluşumunu incelerken, Marx toplumları inceliyordu.2 Evrim teorisi, verili koşullara daha uygun genetik kodun doğal seçilim yoluyla hayatta kalışını açıklarken; tarihsel materyalizm, diğer toplumlara kıyasla daha ileri üretim ilişkilerini benimseyen bir toplumun diğerlerine üstünlük kuruşunu açıklıyordu.


2) Dinlerin kökeni sorusu

Dinlerin nasıl ortaya çıktığı sorusunun din meselesine açıklık getireceğini düşünmek, bir mutasyonun neden gerçekleştiğini bilince hangi türün oluşacağını tahmin edebileceğini sanmak kadar saçmadır.

Dünyada her gün yüzbinlerce yeni fikir ortaya çıkıyor. Hali hazırda binlerce mesih ve peygamber adayı var. Yeni moda dinleri saymıyoruz bile.

Mesele, bir fikrin ilk ortaya çıkışı değil, ortaya çıktıktan sonra tarih içerisinde kendini var edebilmesi meselesidir. Ortaya çıkan fikir, tarihin verili anında, gerçek dünyada o görüşe inanmayanları devre dışı bırakacak bir yapı sunduğu ölçüde hayatta kalabilir.

Hem Musa'nın hem de Katolik imparatorluğunun, nüfusu arttıracak bir ideolojiyle gelmiş olmaları tesadüf değildir.3

Musa peygamber aileyi norm tarif edip her türlü eşcinsel deneyimi baskıladığında ve Roma İmparatorluğu her spermi kutsal ilan ettiğinde, bu ideolojiyi benimseyen toplumlar çevrelerindeki toplumlara üstünlük sağlamışlardır. İnsan üretmenin bu derece bir çılgınlığa dönüşmesi, cinsellikle üreme arasında sanki hiçbir fark yokmuş gibi algılanması, bu tarihsel sürecin sonucudur.4


3) Intermezzo: Ahlak meselesi

Burada, ateistleri en çok zorlayacağı düşünülen sorulardan birine değinme fırsatını kaçırmayalım. Estetikten dile kadar tüm toplumsal olgular gibi ahlak ve etik de tarihseldir. Etik felsefesi dahilinde etik ve ahlak arasında ayrım yapılmış olması anlaşılır bir durumdur; ancak bu durum, kimi ateistlerde, toplumun ve tarihin dışında bir ahlak belirleyebileceğimiz gibi bir yanılsama yaratmıştır. Tabii ki genel kabul gören ve iktidarın kurguladığı ahlakın dışına çıkabiliriz, ancak insan tarihselliğin dışına çıkamaz. Tüm insani üretim (muhalif görüşler de dahil olmak üzere), tarihin içindedir. Mesele, tarih içerisinde hangi görüşün nasıl geçerlilik kazandığını anlamaktır.

Tabağındaki yemeği bitirmekten insan öldürmemeye kadar tüm ahlaki önermeler, ilk iki bölümde değindiğimiz tarihsel seçilimin sonucudurlar. Yeni ahlaki önermeler de, bu tarihsel sürecin sonunda hayatta kalabildikleri ölçüde geçerli olacaklar.

Özellikle hassas bir konu olduğu için, heteroseksizm örneğine odaklanalım. Bizim keyfimizden bağımsız olarak, makineleşme, üretimin insanın somut varlığından bağımsız olmasının imkanlarını yaratmıştır. Bu imkanın gerçek anlamda hayata geçirilmesi ise kapitalizm (daha genel olarak, sınıflı toplum) içerisinde mümkün değildir: Makineler artı değer üretemezler. Sömürüye dayalı bir sistemde insan, üretimin birincil unsuru olmak zorundadır.

Öte yandan, toplumlar, makineleşmenin getirdiği bu özgürleşme imkanını insanca kullanmak üzere harekete geçtiler. Geniş halk kitleleri, ortaya çıkan refahın dağıtımında eşitlik talep ettiler. Bu mücadele ile kazanılan haklar sayesinde, üretim ve iktidar, nüfustan kısmen bağımsızlaştı; yani fazla nüfusa sahip olmak doğrudan doğruya daha güçlü olmak anlamına gelmemeye başladı. Bu bağımsızlaşma oranında da, nüfus artışını temin eden aile vb. üstyapı kurumları çözüldü.5

İnsanın cinsiyetçilik, heteroseksizm vb. yabancılaşma öğelerinden kurtulmasının nesnel imkanları böylece ortaya çıktı. Militan aktivistlerin yıllar süren mücadeleleri sonucunda kazandıkları tüm haklar bu çerçeve içerisinde görülmelidir; yoksa, cinsiyetçiliğin dogmatik bir biçimde "kötü" olup aktivistlerin de insanları sonunda ikna edebilmiş olmalarında değil. Bizler şu anda, üretim araçlarının gelişiminin bir evresinde keşfettiğimiz bir yabancılaşma unsurunu ortadan kaldırmak üzere mücadele etmekteyiz.

Şimdi ilk bölümde Marx ve Darwin arasında kurmuş olduğumuz paralelliği hatırlamakta yarar var. Bir fikrin belirişi ile toplumsal olarak kabul görmesi arasındaki ilişkiyi anlamak, bir genin ilk ortaya çıkışıyla türün gen havuzunda yer edinmesi arasındaki ilişkiyi anlamaya benzer. Fikrin haklılığı dogmatik ve soyut olarak değil, gerçek dünyadaki etkisi ile ölçülür. Eşcinsellik anormal olduğu için "Eşcinsellik anormaldir." denmez; "Eşcinsellik anormaldir." diyenler iktidarı aldıkları için eşcinsellik anormal olur.


4) İnsanın doğası

Tarihsellik, insanı anlamanın anahtarıdır. İnsanı bir tür olarak ayırt ettiren, tarihe sahip olmasıdır; geçmiş nesillerin faaliyetinin, gelecek nesillerin doğasını şekillendirmesidir. İnsan bireyleri, onlara dışkın olup kendisini onlara dayatan bir toplumsal olguyla karşılaşırlar. İnsan, önceki nesillerin üretiminin üzerinde üretim yapar. İnsanın tarihi vardır. Hayvanın tarihi yoktur.6 İnsan türünün tanımlayıcı özelliği budur.7


Demek ki insanın "doğasında" nelerin var olduğu sorusu, biyolojinin sınırlarının ötesindedir. Hatta, Richard Dawkins'in memetik adıyla baştan keşfetmiş olduğu üzere, yer yer biyolojinin dışındadır. Dawkins, özellikle, doğumdan itibaren kapsamlı bakım gerektiren hastalıkları örnek veriyor: Safi biyolojik ve genetik dinamiklere kalsa bu gibi hastalıkların insan türünde ortadan kalkması gerekirdi, zira bu hastalıklara sahip kişiler doğal yollarla ölürlerdi. Ancak toplumlar bu durumla başetmenin binbir çeşit yolunu bulmuş, hastaların sadece hayatta kalmalarını değil, sağlıklı bir biçimde çocuk sahibi olabilmelerini ve dolayısıyla ilgili genetik kodu sonraki nesillere taşımalarını sağlamıştır. Dawkins bu örnekte memetik kodun genetik koda üstün geldiğini söylüyor. Bizim bu yazıda özetlediğimiz çerçeve, bu açıklamalara tam olarak oturmakla birlikte, "memetik kod"un tabi olduğu seçilim yasalarını da (üretim araçlarının gelişimi) açıklıyor.

Vurgulamak istediğimiz, "insanın doğası"nın biyolojik evrim skalasına kıyasla çok daha hızlı değiştiği ve tanım gereği zamana ve mekana bağlı olduğudur.


5) Epilog

İddiamızı kısaca özetleyelim: Dini anlamak için, din fikrinin ilk nasıl ortaya çıktığını anlamak gerekmez. Mesele, dinin nasıl olup da nesiller boyu hayatta kaldığıdır, bu da son derece materyal bir sorudur.

Doğaüstü görüşlerin ve kurumsal dinlerin hayatta kalışlarının sebebi; şekilden şekile girip her türlü esnekliği göstererek, üretim araçlarını geliştirebilmiş olmalarında gizlidir. Bunun ne şekilde olabileceğiyle ilgili önceki bölümlerde çeşitli örnekler verdik. Bu örneklerin amacı, tabii ki, dinlerin kökeniyle ilgili nihai bir açıklama getirmek değil, tarihsel bir olgu olan dinleri tarihin içerisinde ve tarihi yönlendiren yasalar çerçevesinde anlama çabasını örneklendirmekti.

Bugün (daha doğrusu, en az iki yüzyıldır) dinin hiçbir tarihsel bahanesi kalmamıştır. Din artık üretim araçlarının gelişiminin, insani yaratıcılığın önünde bir engel oluşturmaktadır. Cevapları doğaüstünde arama alışkanlığı, tam da bu bağlamda gericidir. (Bu konuya, "Neden Ateistler Komünistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş" yazımızda değinmiştik.)

Tüm dünyada güçlenen ve sıklaşan sel felaketlerinin ve kuraklıkların sebebini iklim değişiminde değil ahlaki yozlaşmada arayan bir canlı türü, (yanında yüzbinlerce türü de götürerek) yok olmaya adaydır. "Onlarda var; ergo8, bizde de olmalı." argümanıyla, dünya üzerindeki canlı yaşamını birkaç kez ortadan kaldırmaya muktedir miktarda nükleer silah üretip bunları yönetici sınıfın tesadüfi çıkar pazarlıklarının oyuncağı yapan bir canlı türü, (yanında yüzbinlerce türü de götürerek) yok olmaya adaydır.

Richard Dawkins olsa insan türünün memetik kodda köklü bir değişikliğe gereksinimi olduğunu söylerdi. Bizse kendi aramızda buna komünist devrim diyoruz.


1  Darwin'in, Marx'ın kendisine şahsen yollamış olduğu Das Kapital'i okumadığını, Darwin'in kitaplığındaki kitabın sayfalarının çok büyük çoğunluğunun kesilmemiş olmasından çıkarıyoruz. (bkz. Marx of Respect, Friends of Darwin)
2  "Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını ... buldu. (Friedrich Engels'in Karl Marx'ın mezarı başında yaptığı konuşma)
3  İçinizdeki evrimcinin hemen bir uyarıda bulunacağını umuyoruz: Musa veya Roma imparatorluğu, nüfusun iktidarı güçlendirmekte ve üretim araçlarını geliştirmekte kritik rol oynadıklarını biliyor ya da bilmiyor olabilirler. Bu önerinin bilinçli yapılıp yapılmadığından bağımsız olarak, nesnel bir biçimde bu görüşler iktidara gelmişlerdir.
4  Tarih kitaplarında milliyetçilikle ilgili yapılan kapsamlı tarihsel analizin konu dinlere geldiğinde es geçilmesini dikkate değer buluyoruz. Oysa, verilerin ve belgelerin çokluğu sayesinde detaylıca inceleyebildiğimiz milliyetçiliğin anlaşılmasının dinlerin doğası hakkında da birçok hususu açıklığa kavuşturacağını düşünüyoruz.
5  Burada bir uyarıda bulunalım. Aile çözüldü demiyoruz. Aile, nüfusun iktidarla ilişkisinin azaldığı ölçüde çözüldü diyoruz. Bu ölçüyü de kabaca insani emeğin meta üretiminin dışına çıkmasıyla tarif ediyoruz. Günümüzde bu söylediğimizin tersi bir trend olduğu doğrudur. Vurgulamak istediğimiz, bu tarihsel süreç ile bununla diyalektik bir ilişki içerisinde olan ahlak kurumlarının gelişimindeki paralellik.
6  Bu konuyla ilgili nitelikli bir inceleme için bkz. Yusuf Zamir – Yabancılaşmış Faaliyet
7  Burada dikkat edilmesi gerek husus, bu tanımımızın gözlemsel olduğudur. Yani, tanımları biz böyle tercih ettiğimiz için değil, verili dünya böyle olduğu için bu şekilde yapıyoruz.
8  dolayısıyla


Saturday, June 30, 2012

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Dördüncü Kısım




Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed'in FreeThoughts Blog'da 2 Mart 2012'de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.
Dördüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci, ikinci ve üçüncü kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.







Tanrı transları sevmiyor.

Ve işte çark böyle döner ve biz yine dini sorgulama ötesine koyacak bir yer buluruz, yine bazı fikirlere diğerlerinden farklı standartlar uygulamamız gerekir gibi yaparız. Bazılarına özel, yasak bölge ve tartışılmaz muamelesi yaparız. Bazı görüşlere “öyle işte” der geçeriz ve bazı iddiaların hiçbir doğrulama sunmamalarını onaylarız, bu görüş ve iddialar başkalarına zarar verseler bile. Ve böylece eski kavramlar ve alışkanlıklar sabit kalırlar ve din kendini postmodern dünyadan koruyacak postmodern zırhını bulur: “başka kültürlere saygı”.

Tuhaf bir biçimde, şüpheci ve ateist hareket içerisindeki birçok insana kıyasla ben genel tavırlarımda epey daha postmodernistim. Kişinin öznel konumunun etkisini tanımanın önemine kuvvetle inanırım. Bunun öncelikli olmadığını ve başka hususların ön plana çıktığını düşünmeye başladığım an; bunun, diyalogu kapatmak, eleştiriyi susturmak ve bize bir sorun karşısında sorgulamamamızı, düşünmememizi ve sesimizi çıkarmamamızı söylemek için kullanılmaya başladığı andır. Böyle zamanlarda, göreceliliği baştan savıp diyalog hakkı için ısrar etmekten çok mutlu olurum. Başka kültürleri de kendi kültürümü eleştirdiğim ölçüde eleştireceğim. Ne daha fazla, ne daha az.

Gerçi bu da bizi tekrar, tüm bunların trans topluluğunda böyle kuvvetli olarak neden ortaya çıktığı mevzuuna getiriyor. Madem din tarafından geçmişte bu kadar mağdur edildik; madem din kurumsallaşmış ayrımcılığa, haklarımızın reddine, kimliklerimizin inkarına, ailelerimiz ve topluluklarımızdan atılmamıza ve giderek saldırıya ve cinayete gerekçe olarak kullanıldı; neden tüm bu dert ve riski göze alıp bu Patrik tarafından kabul edilmek ve sevilmek için, bu istismarcı inanç sisteminde kendimize yer bulmak için uğraşıyoruz? Birçok dinin iğrenç, günahkar ve yanlış olarak tariflediği bir şeyin bedene gelmiş haliyken, neden onların arasında kendimize yer açmaya çalışıyoruz?

Her ne kadar benim din eleştirimin Hıristiyanlık'a dönük etnik-merkezci olmadığını ve tüm dinlere evrensel olarak uygulanabilir olduğunu uzun uzun anlattıysam da, Hıristiyanlık'ın baskın olduğu kültürlerde belirginleşen bu meselenin bizzat kendisinin Hıristiyanlık'la alakalı olduğunu düşünüyorum. [Bundan sonraki kısmın İslam'ın kültürüne de büyük ölçüde denk düştüğünü düşünüyorum.]

Hıristiyanlık bize kabul edilme ve sevgiyi dışsal kaynaklarda aramamızı öğretir. Bize; değer verme ve iyilik gibi duygularımızı, kendimize sağlayabileceğimiz tüm güvenceyi temsil eden dışsallaşmış bir ilahın beklentilerini karşılamak üzerine kurmamızı öğretir. Değer verme ve iyiliği dışarıda aramak yerine kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin gururluluk olduğunu ve tanrı önünde günahkar bir alçalma eksikliği olduğunu öğretir. Kendimizi olabildiğince suçlu hissetmemiz için nefes alırken bile kaçınamayacağımız sonsuz bir günahlar listesi verir. Tüm bunlardan kaçınsak bile ilk günah vardır suçlu hissedilecek. Sonra kendi Yegane Doğru Yol'u üzerinden hakiki bağışlanma sunar.

Tüm sistem; bizim kendi duygularımızı ve kendimize verdiğimiz değeri tereddütle karşılamamız, bunları ancak bu sistemi yaratan kişi üzerinden ve baştan verili bir suçluluk ve içselleşmiş utanç duyguları aracılığıyla edinmeye çalışmamız üzerine uydurulmuş. Kendimizi affedip affetmememizle, kim olduğumuzla ilgili mutlu, değerli veya güvende hissedip hissetmediğimizle ilgili hiçbir kontrolümüz yok. Tüm bu kuvvet, kilisede beden bulmuş olan dışsal bir ilahta toplanmış. Klasik bir taciz ilişkisi bu. Mağdurun kendini değersiz bulmasını ve onun tacizciye duygusal olarak bağımlı olmasını sağla.

Bu şartlanmadan kurtulmak, çok ama çok zor. Tıpkı bir taciz mağdurunun, durumdan kurtulduktan uzun süre sonra dahi tacizcisinin onu hala sevdiğini ve onu affettiğini umması gibi.

Ve belki de bu sebeple trans bireyler hala tanrı tarafından sevilmek ve kabul edilmek istiyorlar, bu inanç sistemince ne kadar hor görülmüş olsalar da. Çünkü bize asla kendimize ve kendimiz için nasıl kabul etme ve affetme duyguları sağlayacağımız öğretilmedi. Bütün hayatımız, kim olduğumuzla ilgili utanç duymamızın öğretilmesi üzerine tanımlı. Ve suç ve utanç için bağışlanma bulacağımız öğretilen yegane yol tanrı aracılığıyla ise, biz de oraya yöneleceğiz – geri kalan tüm konularda bu sisteme arkamıza dönüp gururla kendi yolumuza gitmiş olmamıza rağmen.

Trans kız kardeşlerim, trans erkek kardeşlerim, trans ikisi-de-kardeşlerim, trans hepsi-kardeşlerim... lütfen tanrının sizi sevip sevmediğini dert etmeyi bırakın. Asıl mesele, sizin sizi sevip sevmediğinizdir.




* Bu yazının hassas noktalarıyla ilgili yardımlarından dolayı The Crommunist'e minnettarım. Bu yazıda beğenmediğiniz bir şey varsa tüm suçu ona yükleyebilirsiniz. Her neyi beğenmediyseniz, onun fikriydi.