Showing posts with label Eleştiri. Show all posts
Showing posts with label Eleştiri. Show all posts

Friday, May 4, 2012

Feodalizm, antikapitalizm değildir.


Amerika'yı iki kez keşfedemezsiniz.

Sol (en azından Marx ve Engels'in “Kutsal Aile” kitabından beri) materyalisttir. Materyalist olmayan sol diye bir şey yoktur, sol düşünce, bu dünyayı bu dünyanın araçlarıyla anlamakla başlar.

Dini teolojik bir husus olarak görenler için tüm tarih tutarsızlıklar ve tuhaf şahsi kararlar silsilesidir.
Roma İmparatorluğu'nun 3. yüzyılda İsa diye bir miti kurumsallaştırmasından, bugünkü dindar nesil projesine kadar;
eşcinsellerin “üstüne balçıkla sıvanmış taş yağdır”an tanrılardan, kadınlara araba kullanma yasağına kadar;
ABD Başkanı'nın “Tanrı dün gece benimle konuştu.” deyip Irak'ı işgal etmesinden, Türkiye'nin ılımlı şeriatçı hükümetinin bu işgale ortak olmasına kadar;
tüm dertlerimiz, birkaç kötü kalpli kişinin kararından veya iki-üç kitabı yanlış yorumlamış olmasından ibarettir.

Bizler için ise din, dünyevi bir meseledir. Tarihin bir döneminde belirli gerek koşullar altında ortaya çıkmış ve güçlenmeyi başarmış bir toplumsal-siyasal kurumdur.

Mesele, dini metinleri yorumlama meselesi değildir. Dini metinleri yorumlama eyleminin kendisi de dünyevidir, tarihseldir. Irkçılığın sosyalizmle uyumlu yorumu ya da homofobik anti-kapitalizm gibi icatlara kapımız kapalıdır.

1 Mayıs 2012

Yeni bir “genç siviller” vakasıyla karşı karşıyayız. Şimdi bizden, yılların mücadelesiyle kazandığımız 300 bin kişilik 1 Mayıs eyleminde, 100 küsür kişilik “antikapitalist müslüman gençler”i önemsememiz bekleniyor.

Tüm burjuva medyası (oturup anlaşsalar bu kadarını yapamazlar) söz birliği etmişçesine bir yandan “En barışçıl 1 Mayıs kutlamaları” vurgusu yaparken bir yandan da bu korteji ön plana çıkarıyor. Demek ki burjuvazi de – ki Türkiye burjuvazisinin sınıf bilinci çok yüksektir – bizim yukarıda söylediklerimizim farkına varıyor ve ona göre davranıyor.

Paranın tanrıların tanrısı olduğu bu dünyada, her proleter doğuştan ateisttir. Yeni tanrıları beğenmeyenler eski tanrılara dönmemizi de beklemesinler. Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık.



Tuesday, April 17, 2012

Ben sana sempozyum yapamazsın demedim, bilimsel sempozyum yapamazsın dedim

Geçtiğimiz hafta Marmara Üniversitesi'nde “Bilim, Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” Sempozyumu yapılacağının bilgisi, sempozyumun içeriğine dair bir program ve konuşmacıların isimleriyle birlikte mail kutularımıza ulaştı. Bunun üzerine başta Üniversite Konseyleri Derneği altındaki isimler olmak üzere kimi bilim çevreleri, bir bilim kurumunda böylesi bir etkinliğin yapılmasının kabul edilemez olduğu itirazlarını yükseltti ve bu etkinliğin gerçekleştirilmesi aleyhinde harekete geçti. Bilim karşıtları yine kuzu postuna bürünmüş kurt kılığında sızabildikleri yere sızmakta, sorumluluk sahibi kimi bilimciler de var güçleriyle buna karşı çıkmaktaydı. Ancak bir üçüncü parti vardı ki onlar da bu sempozyumun ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Erkekler dört kadın alabilsin diyen aile danışmanlarının, intihalci milli eğitim bakanlarının olduğu bir Türkiye ortamında, elbette bir bilim kurumunda bilim karşıtı etkinlik yapılmasın d(iy)emeyecek ve hatta yapılmasını ifade özgürlüğü addedecek bilimcilerin olmasına şaşırmıyorum. Lakin şunun altını iyice çizmekte fayda var; anlamını insan aklının önündeki perdelerin kaldırmasından bulan bir kurumda insan aklına hakaret etmek ifade özgürlüğü olmadığı gibi bilimcilerin kendi hareket alanlarında bilim karşıtlığına göz yummayı reddetmeleri de (denk gelmiş olduğum bir yazıda iddia edildiği gibi) bilimsel faşizm değil, olsa olsa sorumluluk bilincidir.

Sempozyumun duyurusunda diğer her şey bir yana misyon tanımındaki bir ibare dikkat çekiyor: “Evrim düşüncesinin, bilimsel önemini bir hayli aşan bir ilgi görmesi nedeniyle” … Aslında bu cümle sempozyumun özgür tartışma ortamı oluşturmakla yakından uzaktan ilgisi olmadığına dair her şeyi yeterince açıklıyor.

   
Evrim bilimsel bir kuram. Elbette üniversitelerde özgürce tartışılması ve araştırılması icap eder ancak bu çerçeveyi salt özgürlük bağlamında çizmek muğlak olur. Bir bilimsel kuram, özgürce "ve" bilimsel çerçevede tartışılmalı ve araştırılmalıdır. Nasıl ki bilimsel dergilerde evrim kuramını ve evrimsel mekanizmaları özgürce ama ancak bilimsel çerçevede tartışıyorsak, evrim kuramına dair bilimsel olduğunu iddia eden bir sempozyumu gerçekleştirirken de aynı ilkeleri yerine getirmek sözkonusudur.

Bu sempozyumun bu başlık ve içerikle, bir üniversitede yapılmasını kabul edilemez buluyorum. Nacizane önerilerim şöyle: Eğer bu insanların derdi evrim bilimini tartışmaksa, bilimsel bilgilere ve bulgulara bağlı kalmaları, dolayısıyla sempozyumun içeriğini ve konuşmacılarını ona göre revize etmeleri gerektiğini düşünüyorum, zira bu konuşmacıların bilim dışı, bilim karşıtı yayınları ve söylemleri defalarca bilimsel cevaplarla çürütüldü (bkz. ilgili kaynaklardan sadece bir tanesi). Yok eğer içerik ve konuşmacılarda kararlıysalar sempozyum başlığını “bir grup akademisyenin evrime/yaratılışa bakışı” ya da “ben yaptım oldu” sempozyumu olarak değiştirmelerini, olmayan bilimlerinin arkasına saklanmamalarını tavsiye ediyorum. Son olarak bu içerikte ve bu içeriğin bilimsel olduğunda ısrarcılar ise yapmaları gereken belli: İlgili çalışmalarını hakemli bilimsel dergilerde yayınlamak ve bu referanslarla karşımıza çıkmak. 

Bunun haricinde bilim kurumlarında, bilim karşıtı ve sahte bilim etkinliklerinin düzenlenmesinin ve bunu seyretmenin ne demokrasiye ne düşünce özgürlüğüne hele hele bilime hiçbir faydası yoktur. Fizik bölümlerinde “kuantumla iş hayatınızda başarılı olmanın yolları”, astronomi bölümlerinde “astroloji gerçeği”, biyokimya bölümünlerinde de “bilim fotosentezi neden kabul etmiyor” sempozyumlarının bilimsellik iddiasıyla yapılmasının özgür tartışma ortamı bağlamında değerlendirildiği bir ülke, kafalı insanların güzel Türkiye'sinin değil kafası güzel insanların Türkiye'sinin resmidir.

Akademiden bilime ve bilim karşıtlığına eşit mesafede durmasını beklemek naiflik. "Hem bilim hem de bilim karşıtı etkinlikler yapılsın, onlar bilim karşıtlığı yapıyorsa bize düşen çıkıp güzelce bilimi anlatmaktır" şeklindeki bakış açısının hangi gelecekte nasıl bir faydalı sonuç getireceği ve bunun ne gibi gerekçelere dayandırıldığı epey kaygan bir zemin. Bilim karşıtlığı karşısına bilimsel argümanlarla çıkmak, ülkemizde (ve dünyada) yapılmamış bir şey değil (ayrıca sanılanın aksine ülkemizde evrim üzerine herkesin özgürce söz söyleyebildiği çok sayıda platform mevcut, üniversite bunlardan biri olmamalı). Bu bilimsel platformda sürdürülen özgür bir mücadele olsaydı, böyle bir mücadeleye gerek bile duymazdık. Sorun akademide karşı karşıya gelip bilimsel argümanlarla mağlup edip etmeme meselesi değil, onlara meşruluk kazandırıp kazandırmama meselesidir.

Beynimiz de bedenimiz gibi istismara açık. Bilimsellik kisvesi altında böyle girişimler ise doğrudan beyinlerimize tecavüz etmeye yönelik. “Rızası var” mı diyeceğiz? Tecavüzü savunmak, göz yummak, bir yanda birilerine tecavüz edilirken öbür yanda sadece tecavüzün ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmakla yetinmek, tecavüze ortak olmaktır. Gelin siz bu tecavüze ortak olmayın.

Monday, February 20, 2012

Otosansür - Autocensorship

Scroll down for English.


Otosansür

Bilimsel şüphecilik ilkesi sebebiyle (ve yalnızca bu sebeple); İslamiyet'in Sünni mezhebinin Gülen cemaatince yorumlanmış versiyonunun, kabul gördüğü kadar muhteşem olmama ihtimalinin yok sayılması, bazı durumlarda, doğru bilgiye erişmekte sorunlara yol açabilir.

Bu nedir? Bu budur.

Muhalif görüşleri sebebiyle tutuklanan
veya işten atılma korkusuyla görüşlerini açıklayamayan
tüm gazetecilere yoldaşça selamlarımızla.





Autocensorship

Due to the scientific scepticist method (and only because of that); we would like to highlight that the ignorance of the probability that the Gülen movement's interpretation of the Sunni fraction of Islam may not be as wonderful as found by many, might cause, in some situations, tiny difficulties in reaching correct information.


What is this? This is this.

Our salutations to all the journalist
who are in jail because of their critical opinions
or who cannot declare their opinions because of the fear of getting fired.

Wednesday, February 8, 2012

Vurun Ateiste! Yaşasın Kitlelerin Tineri!

İyi ve kötü… Düşünün iki seçenek var önünüzde, biri dindar ve çağdaş diğeri tinerci ve ateist! Meseleyi buradan kurunca tabi ki dindar ve çağdaşı seçersiniz. Baktığınızda zaten burada seçenek yok. Tinerci olmak kimsenin önünde bir seçenek değildir. Tinerci çocuklar da (uzaydan gelmediklerine göre) bu devletin politikalarının bir sonucudur, onların hali de bu düzenin ayıbıdır.

Şimdi haberler başlayacak, tinerci gençlerin icraatları sayıp dökülecek, “inançsızlık” sorunu olarak yansıtılacak. Nefret söylemlerinin en kanlısı ateistlere yöneltilecek, manşetlerde “dinsizlikle mücadele” olacak. Olacak tabi, bir yerinden iktidara tutunmaya çalışanların ayyuka çıktığı şu zamanlarda başka ne olabilir? Fakat unutulmasın, bu açıkça suç işlemektir. Dökülen her ateistin kanından devlet sorumludur, ateistlerin başına gelecek her şeyden de… Çünkü milyonların önünde bir başbakan ateistleri hedef göstermiştir, ilk taşı atmıştır.

Başbakan o meşhur konuşmasında “Bu ülkede dindarlara ikinci sınıf muamelesi yapıldı” diyor. Biliyor musunuz tarihimiz katledilen Turan Dursun’ların tarihidir, ikinci sınıf vatandaş ne kelime, ucuz cinayetlerle yandı ömrümüz. Dindar nesil yetişti, o dindar nesil Türklük ve İslam’la sentezlendi. O dindar nesil sabah körü aydın kovalama avlarına çıktı. Erdoğan belli ki korkuyor; isyandan, itaatsizlikten korkuyor. Çünkü bu sömürü sistemine isyan edecek milyonlar var. Bu milyonların sorunları da aracı imamlarla çözülemeyecek kadar derin. Biz sizin seçeneklerinizi toptan reddediyoruz ve insanların iyiliğini ve kötülüğünü Allah inancıyla ölçen düşünceye başkaldırıyoruz.

Laik bir devletten beklenen bütün vatandaşlarına eşit mesafede olmasıdır. Başbakan son konuşmasında açıkça bu eşitliği çiğnemiş, ateist vatandaşlarını hedef göstermiş –kimbilir belki ateizmi münferit bir vaka olarak görüyordur- dindar olmayan gençliği “milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil” olarak niteleyerek ufkunu herkese göstermiştir.

Bizim çok meselemiz var, sizin görmezden gelip bütün o koruyamadıklarınızı biz düşünüyoruz. Biz “Özgürlüğü araba reklamlarından öğrenmeyi reddediyoruz. Eşitliği dini otoritelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Birlik ve beraberliği milliyetçi gazetelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Bu devasa hapishanenin ötesinde, çok güzel bir dünya olduğunu biliyoruz. Bize yaşam diye kakalanan bu zaman israfının ötesinde, kendimizi gerçekleştirmek için büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu” biliyoruz.

Bu açık hedef gösterme ve laiklik esasının çiğnenmesi, toplumda ateistlere yönelik nefretin bir kıvılcımı olabilir. Bu sebeple, ateistlerin başına gelecek, can güvenliğini tehdit eden bütün oluşumlardan ve olaylardan T.C. Başbakanı sorumludur. Başbakanın bu ayrımcı söylemlerine maruz kalan bütün tinerci kardeşlerimize ve kitlelerin tineri olan bütün dinleri reddedenlere selam olsun!



Sunday, February 5, 2012

Mini buzul çağı safsatası, “Sıcaklıklar Yükselirken İnkarcılar Alçalmaya Devam Ediyor”

Bu yazı, büyük ölçüde, Phil Plait'in Discover Magazine'deki Bad Astronomy blogunda yayınlanan “While Temperatures Rise, Denialists Reach Lower” başlıklı makalesine dayanmaktadır. Plait'in makalesini kendi yorumumuzdan yıldız işaretleriyle ayırdık.






İstanbul geçtiğimiz hafta son 33 yılın en soğuk günlerini yaşadı; hayat felç oldu, uçak ve vapur seferleri iptal edildi, karayollarında trafik kazaları gerçekleşti. Buraya kadar, belediyecilik ve kriz yönetimi konusundaki zaafiyetler dışında ilginç bir şey yok – hatta onlar bile pek ilginç gelmiyor Van depremi skandalından sonra. Yıllardır ciddi bir kar fırtınası yaşamamış bir şehrin üç gün süren bir fırtınayla karşılaşması, (eğer normal karşılanmayacaksa – ki doğrusu budur) aşırı hava olaylarında bir artış olarak yorumlanırdı.




Oysa Hürriyet gazetesi, 31 Ocak günü internet sitesinde “Mini buzul çağı geliyor” başlıklı bir haber yayınladı ve ardından bunu manşetten yayınladı. Sansasyon haberciliğinde rekordan rekora koşan gazete, “bir grup İngiliz bilim insanına göre” küresel ısınmanın bittiğini ilan etti. Tahmin edilebileceği üzere yazı, bir paragraf dağınık bilgiyi takip eden 10 paragraflık “Tedbirsiz sürücüler zor anlar yaşadı”, “İstanbul'dan kar manzaraları” vb yerel hava durumu haberinden oluşuyor.




Düşünün ki bir gün gazete alıyorsunuz ve manşette “Yer çekimi yokmuş!” diye bir haberle karşılaşıyorsunuz. Bu yaklaşımın tirajları nasıl etkileyeceğini bilemiyoruz, ama okuyucuyu aptal yerine koymak diye de bir şey var.




Yeterince dikkatli bakarsanız ve uslu birer çocuk olursanız, yazının referans verdiği kaynağın Daily Mail'de David Rose imzasıyla yayınlanan “Küresel ısınmayı unutun – asıl dert 25 Döngüsü (ve eğer NASA bilim insanları haklıysa Thames nehri yeniden donacak).” başlıklı (İngilizce) haber olduğunu keşfedebilirsiniz. Hürriyet'ten konunun ana kaynağını araştırmasını, karşıt görüşleri incelemesini vb. bekleyecek kadar naif değiliz; ancak başka bir gazeteyi hızlı okuma teknikleriyle okuyup manşetten haber vermek de biraz sınırları zorluyor.




İlkeli ve nitelikli habercilik yapma iddiasındaki gazeteciler tutuklanır veya işten atılırlarsa, kamunun doğru habere ulaşma hakkı da böylece gasp edilmiş oluyor. Konuyla ilgili yayınlanan üç aklıselim yazıya ilave olarak Phil Plait'in Daily Mail makalesine yanıtını çevirmeye karar verdik:





***




“25 Döngüsü” ile güneş faaliyetlerinin döngüsüne referans veriliyor – bu konuya birazdan döneceğim. Ama öncelikle, Mail makalesinin göze batacak derecede berbat kısmı, Birleşik Krallık'ın Ulusal Hava Durumu Hizmeti kurumu Meteoroloji Ofisi'nin yayınladığı yeni sonuçlara bakış açısı. Mail makalesinin alt başlığı “Met Ofisi, son 15 yılda ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar yayınladı” şeklinde. Tuhaf, çünkü Met'in basın açıklamasının ilk iki paragrafı şöyle:
Met Ofisi küresel sıcaklık öngörülerine göre; 2012 yılının, uzun vadeli (1961-1990) küresel ortalama olan 14.0 °C'den 0.48 °C daha sıcak olması bekleniyor. Kuvvetli muhtemel aralık olarak 0.34 °C ile 0.62 °C arası öngörülüyor.
Bu aralığın ortası, 1850 yılından beri tutulan kayıtlarda 2012 yılını en sıcak 10 yıl arasına sokacaktır.
[Vurgu bana ait, ama bariz sebeplerle yaptım.]


Eğer bunu “ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar”la bağdaştırabilirseniz bravo: Siz de Mail'e muhabir olabilirsiniz!


Makale o kadar hatalı ki, Met ofisleri ayrı bir basın açıklaması daha yayınlayıp net bir şekilde Mail makalesinin “bol miktarda hata içerdiğini”, “yanlış yönlendirici” olduğunu ve yazarın “verdiğimiz yanıtları bütünüyle içermemeyi” seçtiğini ifade ettiler.


Daha bitmedi. Rose'un Mail makalesinin büyük kısmı Güneş'in iklim üzerine etkilerinden bahsediyor. Oysa, iklimle ilişkisinin çok çok az olduğu defalarca gösterilen güneş faaliyetlerinin iklim değişiminin ana kaynağı olmanın mahallesine dahi uğramadıkları kesin.


Mail makalesindeki argüman, Güneş'in ileriki zirvenin ardından sakin bir devreye gireceğini ve böylece Dünya'yı soğutacağını işaret edebilecek bir araştırmaya dayanıyor. Öncelikle, o araştırmanın doğruluğu son derece belirsiz, ve aslında en azından bir saygın güneş fizikçisi bulgularla karşıt görüşte (ve bence de haklı; çalışma bayağı ilginç ama henüz çok çok ham). İkinci olarak, araştırma doğru bile olsa, Mail makalesinin iddia ettiği gibi buzul çağına sebep olacağını düşünmek için hiçbir sebep yok; böyle bir şey birçok faktörün aynı anda gerçekleşmesine bağlıdır. Dahası, Küçük Buzul Çağı (17. ve 18. yüzyıllar arasındaki soğuk dönem) küresel bir etki değildi; sadece Avrupa'yı etkiledi. Ve birçok volkanik faaliyetin de etkisi vardı.


Peki Rose, Güneş'in bizi serinleteceği fikrine nereden kapılıyor? Met Ofis'in başka bir yayınından. Evet bildiniz: O yayının da ilk paragrafı Rose'un iddiasının tam tersini söylüyor:
Yeni araştırmalarda, güneş çıktılarının önümüzdeki 90 yıl içerisinde azalmasının kuvvetle muhtemel olduğu; ancak bunun, küresel sıcaklıklarda sera gazları sebebiyle gerçekleşmesi beklenen artışı ciddi anlamda geciktirmeyeceği bulundu.


İnanılmaz, değil mi?


Neyse ki süvariler yetişti; gerçek dünyaya dayalı yayıncılık yapanlar hemen devreye girdiler:
- Anti climate change extremism in Utah
- Greg Laden


Bilimde bir konuda %100 emin olmak pek mümkün değildir, ama inkarcıların bu yazının yorum kısmında yine bağrışıp çağrışacaklarından şüphem yok. Ne zaman bu konuda yazsam böyle oluyor, ve neredeyse her zaman, çoktan çürütülmüş argümanlar kullanıyorlar. Ancak bu saldırılar küstahlaştıkça, bizlerin de daha tetikte olmamız gerekiyor.



Friday, January 13, 2012

Dinden özgürlük - Freedom from religion

Scroll down for English.


Dinden özgürlük

Bu yazı, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama içermektedir ve dolayısıyla Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesi gereği altı aydan bir yıla kadar hapis cezasına tabidir.









Bu nedir? Bu budur.



Greener Nautilus'a, Ekşisözlük'ün cesur yazarlarına ve tüm ateistlere yoldaşça selamlarımızla.











Freedom from religion

This essay openly denigrates the religious values of a part of the population and is therefore subject to a sentence of imprisonment from six months to one year according to the Article 216 of the Turkish Penal Code.









What is this? This is this.



Our salutations to Greener Nautilus, the brave contributors of Ekşisözlük, and all other atheist comrades.




Friday, November 18, 2011

İfade Özgürlüğü ve Tanrılar


Türkiye'den ...

Geçtiğimiz hafta; bir Ekşi Sözlük yazarına, “din saçmalığı” başlıklı entrideki yorumlarında “dini değerleri alenen aşağılama” suçundan 9 aydan 1,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmasıyla, tuhaf tartışmalara tanıklık ettik. Savcılığın gerekçesi, yazarın “İslam dinine inananların ibadetlerini, kâinatı Allah’ın yarattığına ilişkin inançlarını aşağıladığı” yönünde. İşin ilginci, Ekşi Sözlük'te “ekşisözlük'te dine hakarete 1.5 yıl” başlıklı entride; toplumun yüzde bilmem kaçının Müslüman olduğu argümanıyla, daha hassas olunması gerektiği yönünde yorumlar mevcut. Diğer yandan, “fikir özgürlüğü suçsa bu suça ortağız” adıyla bir dayanışma platformu oluşturuldu.

Öncelikle; eğer Türkiye toplumunun temel değerlerinden biri kölelik olsaydı, biz yine de köleliğin saçmasapan olduğunu beyan etmekten geri durmayacaktık. Hatta asıl o zaman bunu söylemeyi görevimiz addedecektik. Toplumun büyük çoğunluğunun bir şeyleri doğru bulması, maalesef hiçbir şey ispat etmiyor.

Öte yandan; Türkiye'de düşünce, ifade ve basın özgürlüğü vardır. Şu anda hapisteki 71 gazetecinin kaçı Zaman gazetesinde çalışıyor? Kaçı Yeni Şafak, ya da ne bileyim, Star gazetesinde çalışıyor? Türkiye'de ifade özgürlüğü vardır ve hatta sınırsızdır. Ama aynı zamanda, ifade özgürlüğünün özel mülkiyeti vardır.1 Tayyip Erdoğan'ın oldukça geniş bir ifade özgürlüğü var, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in görüşleri hiçbir baskıya maruz kalmıyor.

Dolayısıyla biz, ifade özgürlüğünün özel mülkiyetinin de ilga edilmesi için uğraşıyoruz. Ve ne güzel ki, ne yapsalar, ne etseler, bitmiyoruz, tükenmiyoruz, yılmıyoruz.

... ABD'ye

Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri Kongresi; devlete, “telif hakkı ihlali şüphesi duyulan” herhangi bir internet sitesini kapatma yetkisi verecek yeni bir yasayı tartışıyor. Birçok paylaşım sitesinin ana dağıtıcılarının ABD'de olduğu göz önünde bulundurulursa yasanın Youtube'dan Wikileaks'e uzanan sansür gücü daha net görülüyor.

Sırf allah/tanrı yerine parayı koydular diye, sırf bu yeni seküler tanrının varlığını ispat edebiliyorlar diye ve sırf onlar bu yeni tanrının her şeye kadir olduğunu iddia ediyorlar diye; şirketlerin bizim de paraya tapmamızı beklemelerini son derece sürrealist buluyoruz. Dört bin küsür tanrıyı reddetmiş ateistler olarak, bir adımcık öteye gidip paranın saltanatına karşı ses çıkarmaktan imtina etmeyeceğiz. Canlıların genlerini patentlediklerinde nasıl karşı duruyorsak, bu son moda sansür yöntemlerine de sesimizi yükselteceğiz.


1 Karl Marx, On Freedom of the Press. “It is not a question whether freedom of the press ought to exist, for it always exists. The question is whether freedom of the press is a privilege of particular individuals or whether it is a privilege of the human mind. ”



Saturday, August 6, 2011

Yiğit Bulut’un Yaratıcı Zekasının İncelemesi

Yiğit Bulut’un 2 Ağustos 2011 tarihinde Haber Türk’teki köşesinde yazdığı "Big Bang" gibi bir varsayım rahatsız etmiyor ama "yaratıcı zeka" derin rahatsızlık yaratıyor başlıklı yazısının incelemesidir*:

Yazı evrimi ve evrimcileri "yeni dünya düzenine uygun köksüz-özsüz" insan oluşturma projesinin en önemli parçası ilan ederek başlıyor. Buradaki özsüz ve köksüz insandan kasıt tam olarak nedir bilemiyorum ama bir insanın kendini bir hayvan, doğanın bir parçası olarak görmemesidir asıl köksüz ve özsüzlük. 'Vatansız, ırksız, dinsiz' insanlar ve bunu mümkün kılan araçlar hoşgelir sefa getirirler ancak 'evrim'in bilimsel aydınlanma ve kendini tanıma harici bir sosyal şekillendirme unsuru olduğunu iddia etmek gülünç. Tıp biliminin ilerlemesi de sosyal-kültürel olarak pek çok değişime yol açmıştır, açacaktır ama tıp en başta değişime yol açmak icin varolmamıştır.

Yazı, başlığı itibarıyla “Big Bang”i bir varsayım olarak kabul ediyor, ancak “Big bang”in “yaratıcı zeka”dan daha fazla bilimsel olarak ispatlanabilir olmadığını iddia etmek; araştırmayıp okumayıp kendini ve başkalarını, belki de bilerek ve isteyerek, cahil birakma ya da buna çanak tutma niyetinde olmak anlamına gelir. Big bang yapılan gözlemlere dayanarak ortaya atılmış ve bu bağlamda yapılan birçok tahminin doğrulanmasıyla güçlenmiş, evrenin geçtiği süreçleri açıklayan ve geleceği hakkında öngörüde bulunabilen kendi içinde tutarlı, yeterince sınanmış bir teoridir. Hatta bugün Big Bang’in sınanması sırasında elde edilen veriler, yapılan hesaplamalar Big Bang’in ötesine, öncesine[1] uzanan yeni teoriler doğurdu. “Patlama” yerine “yaratıcı zeka”nın konması, sonrasındaki genişlemenin “yaratılışın bir parçası” olarak tanımlanması kabul edilemez çünkü bu tanımlama -salt süreçlerin kendisini tasvir edemeyişini geçtim- süreçlerin arkasindaki bilimsel nedenleri, evrenin evriminin devamında ne olacağı gibi soruları açıklamak, anlamak üzere hiçbir temel sağlamaz, asıl tıkanıklık o zaman oluşur.

"Big Bang"e inanmak "yaratıcı"ya inanmaktan neden daha mantıklı sorusuna gelince, “büyük bir patlama olduğunu”** düşünmek icin nedenlerimiz var, yaratıcıya inanmak içinse sadece inancımız[2]. İnanmayi düsünmeye tercih edenler de olabilir ancak neden oldu, nasıl oldu sorularına “yaratıcı zeka” yaptı ya da “yaratıcı” öyle istedi de ondan, diye yanıt vermek, az önce de değindiğim gibi, elde bulunan gözlemler ve verilerin, ardında ve arasindaki nedensel ilişkileri çözmek bağlamında bir çıkmaz sokaktır. Evrenin olusumu ve evrimini açıklarken "yaratıcı"ya başvurmak ancak bir epilepsi hastasının krizlerini "içine cin girdi de ondan" diye açıklamak kadar mantıklıdır. Nasıl “ben cin diyorum sen kaslardaki kasılma de işte ne farkeder” dediğimiz anda o hastalığın nedenlerini ve tedavilerini aramak yerine dualardan büyülerden medet ummaya başlamış olursak, evrenin oluşumu ve evrimi için yaratıcı zeka açıklamasını getirdiğimizde de ötesini merak etmekle ilgili tuhaf dogmatif bir muafiyet talep etmiş oluruz.

Big Bang değil de Yaratıcı Zeka  (teorisi) diyelim. Sadece kelime oyunu yapmıyorsak, Yaratıcı Zeka teorisinin Big Bang teorisinden farkı nedir? Ne gibi çıkarımları ve kestirimleri vardır? Test edilebilirler mi? Tüm kestirimleri Big Bang ile aynıysa neden ölçemediğimiz/kanıtlarını göremediğimiz Yaratıcı Zeka teorisini Big Bang’e tercih edelim? Yok eğer gözlemleri, kanıtları, çıkarımları, kestirimleri, ‘her şey’i aynıysa yaptığımız şey sadece bir kelime oyunundan mı ibaret, amaç nedir?



Aslında belki yazının en başında değinmem gereken bir nokta da Big Bang ile ilgili soruların cevaplarının neden evrimcilerden istendiği. Bu tabi retorik bir soru olurdu, asıl istenilenin bilimsel cevaplar almak değil politik çıkarımlar yapmak olduğu açık. Ayrıca bu soruların cevaplarının “evrim sorgulanamaz, kabul edilir, bu bilimdir” diyenlerden alınamaması da çok normal çünkü öyle kişiler ya zaten basitçe yoklar ve burda yanlış resmedilmeye çalışılan bir durum var ya da o kişiler evrimin, dolayısıyla bilimin sorgulamakla başladığını bilmiyor veya yanlış biliyorlar. Her neyse, “Evrim bir bilimdir, sorgulanabilir, yanlışlanabilir, dünyada yaşamın ne süreçlerden geçtiğinin, kanıta dayanan, kendi içinde tutarlı, yeterince sınanmış bir açıklamasıdır” [***] diyen biri olarak yazmaya devam edeyim.

Neden patlama oldu? Neyin içinde oldu? Öncesinde ne vardı? Sebep-sonuç döngüsü neydi? Bu soruların çoğuna henüz tatmin edici bilimsel cevaplar vermekten uzağız, ancak bu bizi “Big Bang’den önce ne oldugunu açıklayamıyorsun, ben de buna yaratıcı diyorum işte” hatalı çıkarımına götürmemeli. Kozmolojik argüman olarak da bilinen bu argümanın daha ayrıntılı bir incelenmesini Şüpheci Melek’in blogunda okuyabilirsiniz. Big Bang’e kadar rasyonel düşünceyi sürdürüp, Big Bang’in öncesinde ne vardı, sebep-sonuç döngüsü neydi diye sorduktan sonra, henüz (yeterli) bilimsel açıklaması olmadığını görünce rasyonel açıklamaları bir anda terkedip “cevap yaratıcı işte” demek sizce de biraz tutarsızlık olmuyor mu?

Bilimin (prensipte bilimin konusu olan kavramlar söz konusu olduğunda) tamamlayamadığı her açıklamaya, eksik bıraktığı her denkleme tanrıyı yerleştirmek “Boşlukların tanrısı” dediğimiz kavramı doğrur. Ve bu boşluklar dolduruldukça, açıklamalar geldikçe bu tanrının safları da geri çekilmek durumunda kalır. Bilim, her alanı doldurup kaplayamayabilir, böyle bir iddiası da yoktur ancak yaratıcı bir zeka ya da tanrının varlığını da bilimin alanı üzerindeki boşluklarda gerçeklemeye çalışmak sonlu bir  t zaman sonrasında tartışılabilecek çok küçük bir alan bırakabilir.

Yazıdaki bir başka iddia da “evrim saçmadır” demenin bu ülkede kolay olmadığı. Ne yazik ki “evrim saçmadır” demek bu ülkede çok kolay, ve daha da kolaylaşması için büyük çaba sarfediliyor (bkz sekil 1 a ilgili yazı). Yapılan demogojinin, varolan küçük ama sesi güçlü çıkan toplamı da bir takım “insanları köksüzleştirme-özsüzleştirme” projesinin parçası kılma edebiyatının aksine, evrim lobisi Türkiye’de hala çok zayıf. Söz konusu şahsın şanssızlığı (ya da şansı mı demek lazım) ve bu izlenimi edinmiş olmasının sebebi, söz hakkı verdiği bir iki evrimcinin de gerekli cevapları vermek için yeterli bilgi ve donanıma sahip olmasıydı sanirim. 

Son olarak, insanlığın yönünü “bilim” çizmez (inanın çizseydi ben bu yazıyı yazmak durumunda kalmazdım) yapılan siyaset ve izlenen politikalar çizer, bizim şu anda bunları yazarak yapmaya çalıştığımız gibi. Bilim tek başına "insan" için yeterli olmasa da gereklidir. Kişinin kendini tanımlamak ve tamamlamak için ihtiyaç duyduğu bilgiye, donanıma, anlayışa sahip olması icin rasyonel düşünce önemli ve verimli bir araçtır. Elbette inanç dinamiklerine yönelen, inancı kendilerine araç olarak seçenler de olacaktır ancak her insanın kendini tanımlamak ve tamamlamak için her noktada inanç dinamiklerine yöneldiğini söylemek en az tersi kadar geçersizdir.



*Yazıyı hazırlarken eleştiri ve eklemeleriyle katkı koyan arkadaşlarıma teşekkür ederim.
**Yazıdaki "büyük bir patlama" gibi sözcükler yazarın kendi kullandığı indirgemeci sözcüklerdir.
***Evrimi Anlamak: Bilimin Doğası





[1] Big Bang’in öncesinden bahsetmek göründüğünden daha karmaşık bir konu aslında. Big Bang uzay ve zamanın bir olduğu bir durumdan bahsediyorsa, yani zaman Big Bang ile başladıysa, öncesinden bahsetmek ne kadar mümkün? Ancak Big Bang’in öncesi olsa da olmasa da yazarın savları yanlış ve ben şimdilik Big Bang’in öncesi şeklindeki kullanımımı sürdüreceğim.
[2] "Akşamki partinin çok güzel olacağına inanıyorum"daki inanç değil, tanrıya perilere cinlere inanıyorumdaki inanç, iman. Türkçe’de maalesef inanç kelimesi için İngilizce’deki “belief” ve “faith” kelimelerinin ayrımı yok. İlkinde inanılan şeyin doğru olduğuna dair beklentiler somut nedenlere -örneğin parti için çok güzel bir yer ayarlamışsınızdır, tüm hazırlıklar tamam, tüm sevdikleriniz davetlidir vs- dayanır. İkincisindeyse somut nedenler olmaksızın, bir önkabul sözkonusudur. Bunun konu hakkında belki de başlı başına bir yazı hazırlamak gerekebilir.