Showing posts with label Greta Christina. Show all posts
Showing posts with label Greta Christina. Show all posts

Monday, January 28, 2013

Ateist Hareket Gey Hareketinden Neler Öğrenebilir? - Greta Christina


Bu yazı, Greta Christina'nın 15 Şubat 2010'da yayınlanan What Can the Atheist Movement Learn From the Gay Movement başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Metin, yazarın Secular Student Allience tarafından düzenlenen bir buluşmadaki konuşma metnidir.



Bugün, ateist hareketin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hareketten neler öğrenebileceği hakkında konuşmak istiyorum. Ateist hareket olarak hali hazırda çeşitli şekillerde LGBT hareketini kendimize model alıyoruz. Almalıyız da. İki hareket arasındaki benzerlikler bazen şaşırtıcı olabiliyor. Ve LGBT hareketi ateist hareketten kabaca 35 yıl önde olduğundan – ben ateist hareketin şu anda 70'lerde Stonewall ayaklanmasının ardından LGBT hareketinin olduğu yerde olduğunu düşünüyorum – bu hareketten öğrenecek çok şeyimiz var... başarılarından da başarısızlıklarından da.

Ateistlerin LGBT hareketinden öğreneceği tek bir şey varsa o da görünürlüğü ve ortaya çıkmayı yüreklendirmektir – ve ateist hareketi ortaya çıkmak için daha güvenli bir yer haline getirmek için uğraşmak.

LGBT hareketinin daha ilk zamanlarında, geylerin yapabileceği en güçlü siyasi hamlenin bu olduğu ortaya çıktı. Anketler tutarlı bir biçimde gey haklarını desteklemeyi en olumlu etkileyen faktörün bir gey kişiyi şahsen tanımak olduğunu gösteriyor. (Daha doğrusu, tanıdıkları o kişinin gey olduğunu bilip bilmemeleri demeli.) Ateistler bundan ciddi dersler çıkardı:
Out kampanyası, ateist ilanlar vb. Görünürlükle ilgili iyi iş çıkarıyoruz – kimsenin ruhunun duymadığı noktadan dergi ve gazetelerin editöryel köşelerine çok kısa zamanda eriştik. Ve her geçen gün yeni ateistler ortaya çıkıyorlar.

Ama bence ateist hareketi ortaya çıkanlar için güvenli bir yer haline getirmek konusunda daha az tutarlı bir iş çıkarıyoruz. Stonewall günleri sonrasında LGBT buluşma merkezleri, kitapçılar, kafeteryalar, politik gruplar, barlar, bowling ligleri kaplamıştı dört bir yanı. Kuir olarak ortaya çıkmak çoğunlukla aileni ve arkadaşlarını arkada bırakmak demekti; bu yüzden kuirler bizleri reddedenlerin yerine kendi sosyal dayanışma ağlarını kurdular.

Ateist hareket bu açıdan o kadar güçlü olamadı. İnternette evet, son derece başarılıyor. Ama etten kemikten ağlar kurup bir topluluk inşa edemedik. Ve buna ben de dahilim: internetteki ateist harekete dahil olmakta, yerel toplantılara gitmeye kıyasla daha iyiyim. Bence LGBT hareketten öğrenmemiz gereken şeylerden biri de ortaya çıkmanın ne kadar zor olduğunu hatırlamak. İnsanları dini gözden geçirmeye ve ateizmi düşünmeye teşvik ettiğimizde onlardan bir sürü şey istediğimizi akılda tutmalıyız. Onlardan sadece hayatlarının tüm felsefi yapıtaşlarını baştan oluşturmalarını ve bunca yıllık rahatlık kaynaklarını terk etmelerini istemiyoruz. Birçok durumda, onlardan ayrıca arkadaşlarından, ailelerinden, topluluklarından uzaklaşmalarını istiyoruz. Bunun yerine geçecek bir şey sağlamak için daha çok çalışmamızı isterdim.

Ateistlerin LGBT hareketinden çıkarabileceği bir ders daha olduğunu düşünüyorum: Delifişekleri de diplomatları da kendi hallerine bırakmak. Şunu kabul etmeliyiz ki her aktivistin aktivizmden anladığı şey aynı değil, hem cepheleştirici hem de diplomatik yaklaşımları kullanmak bizi çok daha güçlü bir hareket yapacaktır.

Lgbt hareketi bir ölçüde bunu hala öğrenmekte sayılır, ama biz bu konuda daha iyiydik ve böylece hareketimiz güçlendi. Örneğin: 80'lerin ve 90'ların kuir aktivizminde gürültücü ve öfkeli gruplar (ACT UP, Queer Nation vb.) daha ılımlı lobi gruplarını asimilasyonla, aşırı tavizkar davranmakla ve hareketi satmakla suçluyorlardı. Daha ılımlı gruplar da sokak aktivistlerini aşırı idelist olmakla, potansiyel müttefikleri uzaklaştırmakla ve işi zorlaştırmakla suçluyorlardı.

Ama geriye dönüp bakınca, iki yöntemin birliğinin tek tek yöntemlerin olacağından çok daha etkili oldukları görülüyor. Ve lgbt hareketi de – bir ölçüde – bu gerçeği gördü ve buna göre strateji oluşturmaya başladı. İşin bir kısmı, basitçe, farklı aktivizm yöntemlerinin farklı insanlara erişiyor olması. Kimileri sakin ve sıcakkanlı bir sesi daha iyi duyuyorlar; başkaları da ihtiraslı bir adalet çığlığını. Dahası, “iyi polis/kötü polis” dinamiği çok etkili olabiliyor. Örneğe dönersek, 80'lerin ve 90'ların kuir hareketinde, sokak aktivistleri dikkati üzerlerine çektiler, haberlere çıktılar, genel görünürlük ve farkındalık yarattılar. Nazik müzakereciler de insanları kibarca ikna edebilir oldular, zira konuştukları kişilerin temel bilgileri vardı derdimizle ilgili. Sokak aktivistlerinin keskin taleplerine kıyasla nazik müzakereciler daha makul göründüler. Aşırı duruşla ölçülü duruş arasındaki çizgi sürekli bizim lehimize hareket etti. Bunu bugün rahatlıkla görebiliriz: eşcinsel evlilik tartışması, hemcins birlikteliğini ılımlı hatta muhafazakar bir duruş gibi gösterdi – on yıl önce ise böyle değildi.

Taktiksel farklılıklarımızı tartışmayalım demiyorum. Herhangi bir konuda diplomasinin mi cepheleşmenin mi daha etkili olacağını tartışmak gerekebilir. Ama bu meseleyi sanki daha büyük ahlaki sorunlarmış da bir tarafın lehine nihai olarak çözmemiz gerekiyormuş gibi görmeyi kesmemizi isterdim. Bize ilham veren ve iyi olduğumuz yöntemlerle çalışıyoruz. Diplomatik ateistler ve delifişek ateistler birbirini suçlamaktan ve engellemekten vazgeçmeliler. Hepimizin zamanını ve enerjisini harcıyoruz bunu yaparak.

Zaman harcamak demişken, tanrısız hareketin lgbt hareketinden öğrenebileceği üçüncü bir ders daha var; o da, dille ilgili ağız dalaşıyla zamanımızı harcamamak. Tanrısızların kendilerini nasıl isterlerse öyle tanımlamalarına izin vermeliyiz.

Teist olmayan hareketle lgbt hareket arasında şaşırtıcı bir paralellik daha: İlişkilerin benzerliği. Bir yanda eşcinsellerle biseksüeller, diğer yanda ateistlerle agnostikler.

Ben kendimi biseksüel olarak tanımlarım ve geçmişte birçok gey ve lezbiyenin bana “aslında” lezbiyen olduğumu ama bunu kabul etmek istemediğimi söylemeleriyle cebelleşmek durumunda kaldım. Bunun hiç değilse yardımcı olmadığını söylemek lazım. Cinsel kimliğinizi nasıl isimlendirdiğiniz çok kişisel bir husus ve birçok farklı etken farklı insanlarda farklı rol oynuyor. Kinsey skalasında ben bir 5 sayılırım. (Kinsey'in cinsel yönelim skalası 0-6 arası değerler alıyor. 0 tamamen heteroseksüel, 6 tamamen homoseksüeli tarif ediyor.) Ben Kinsey'de 5 civarındayım – büyük ölçüde kadınlara yönelimli ama erkeklere de bazen ilgi duyabilen. Kendimi biseksüel olarak tanımlıyorum çünkü bence erkeklere olan o ilgi ufak tefek bir detay değil. Birçok önemli ilişkimi içeriyor ve dünyayı nasıl gördüğümü şekillendiriyor vb. Ama Kinsey 5'i olan başkaları bu kısmi ilgiyi önemsiz bulabilirler ve kendilerini gey/lezbiyen olarak tanımlayabilirler, ki buna da gayet hakları var. Zaten bu terimler elinize bir alet alıp ölçebileceğiniz kesinlikte tanımlanmış falan da değiller.

Nereye varmaya çalıştığımı görüyor musunuz?

Şimdi de Richard Dawkins'in İnanç Skalası'na bakalım. Skala 1-7 arası: 1 tanrının olduğuna tamamen emin olmayı, 7 ise olmadığına tamamen emin olmayı ifade ediyor. Dawkins skalasında ben bir 6'yım, ya da belki 6 buçuk, ve kendimi ateist olarak tanımlarım, çünkü o belirsizlik zerresi benim için pek önemli değil. Varsayımsal olarak yanlış olmam mümkün, tıpkı tek boynuzlu atlarla ilgili hatalı olabileceğim gibi, ama geceleri uykularım falan kaçmıyor.

Ama Dawkins skalasında 6 olan bir başkası için o belirsizlik zerresi önemli olabilir. Benimle aynı miktarda şüpheleri olsa da, o şüphenin onlar için anlamı çok daha fazla olabilir. Böylece, Dawkins skalasında aynı yerde olsak da, o kendine agnostik derken benim kendime ateist dememde gayet makul olabilir. Bir kez daha, kusursuz bir ateizm-ölçer yok. Dil o kadar da kesin değil.

Dolayısıyla, nasıl ki geyler ve lezbiyenlerin (büyük ölçüde) biseksüellere onların “aslında” gey/lezbiyen olduklarını ama kabullenmediklerini söylemeyi bıraktıkları gibi, bence ateistler de agnostiklere “aslında” ateist olduklarını ve kabullenmediklerini söylemeyi bırakmalılar. (Bunu demişken; nasıl biseksüeller “Herkes esasında biseksüel zaten.” demeyi kesmelilerse, agnostikler de tüm ateistlerin gerçekte agnostik olduklarını, “hakiki” ateizmin nasıl da bir başka din olduğunu, asıl tutarlı ve onurlu duruşun agnostiklik olduğunu söylemeyi kesmeleri gerekiyor.) Ateistler ve agnostikler doğal müttefikler – hümanistler, şüpheciler, materyalistler, natüralistler, özgür düşünceliler vb. ile beraber. Tıpkı gey ve lezbiyenlerin ve biseksüellerle ve trans bireylerle doğal müttefikler oluşu gibi. Sen domates derken ben domat diyorum diye didişmekle zaman ve enerji kaybetmemeliyiz.

Çıkarabileceğimiz bir tane daha dersle sözümü sonlandırmak istiyorum. (Daha çok ders var ama benim sadece 20 dakikam var.) Bu seferki ders, lgbt hareketin başarısından değil, en büyük başarısızlıklarından birinden öğrenilebilecek bir ders. Ateistler olarak hemen şimdi hareketimizi çeşitlendirmek ve kadınları ve farklı etnik grupları kapsayacak şekle sokmak için çalışmamız gerekiyor.

Hemen şimdi derken, hemen şimdiyi kast ediyorum. Şu anda başlamalıyız ki 10-20 yıl sonra onarılması imkansız hale gelecek kısır döngülere ve kendini gerçekleştiren kehanetlere tıkılıp kalmayalım.

Lgbt hareketinden bununla ilgili ne öğrenebiliriz? Erken lgbt hareketi bu konuda çuvalladı. Hem de çok fena çuvalladı.

Erken lgbt hareketi büyük ölçüde gey beyaz erkeklerin hakimiyetindeydi. Kamusal temsilciler çoğunlukla gey beyaz erkeklerdi, çoğu örgütün liderliğini gey beyaz erkekler yapıyordu. Ve dahası, gey beyaz erkek liderlerin cidden kötü ırk ve toplumsal cinsiyet meseleleri vardı: farklı renkten gey erkeklere fetişistik Öteki olarak davranma ve topluluk üyesi olmaktansa bir cinsel arzu nesnesi olarak görme... ve lezbiyenleri esrarengiz ve uyduruk yabancı Ötekiler olarak görme.

Bunun bedellerini hala ödemekteyiz. Lezbiyenlerle gey erkekler arasında, beyaz ve beyaz-olmayan kuirler arasında ilişkiler, en iyi ihtimalle, gergin olarak nitelendirilebilir. Hareketimizde ırk ve toplumsal cinsiyet tartışmaları, kimsenin söylediğinin doğru kabul edilmediği, onlarca yıllık garez ve sertlik ortamında gerçekleşiyor. Ve onlarca yıldan sonra daha hala gey beyaz erkekleri en görünür ikonik temsilciler olarak öne ve merkeze koymaya yatkınlığımız sürüyor.

Bu, LGBT hareketindeki herkesin hayatını zorlaştırıyor – kadınların, erkeklerin, tüm ırkların. Topluluğumuzu zayıflatan çatlaklar yaratıyor. Ve etkili toplumsal değişim yaratma kabiliyetimizi ciddi oranda düşürüyor. Örneğin, LGBT hareketi, siyah topluluklarda homofobik tutumları değiştirmekte başarısız kaldı... çünkü o topluluklar, haklı olarak, gey topluluğunun siyah insanları umursamadığını ve ırkçılığa karşı durmak için hiçbir çaba sarfetmediğini iddia edebilirler.

Bu işi beceremedik. Bu işi hala beceremiyoruz. Beceriksizliğimizin bedelini ödüyoruz.

Ateistlerin bu hataya düşmeme şansları var.

Ateist harekette de şu anda büyük ölçüde beyaz adamların ağırlığı hissediliyor.. özellikle görünürlük ve liderlik pozisyonlarında. Ve çoğu ateist bunu, çözümü için harekete geçmemizi gerektiren bir problem olarak görmemekte direniyor. Aleni bir biçimde “hareketimizde kadınları ve farklı etnik kökenden başka insanları görmek istemiyoruz” demiyorlar... ancak bunu sorumluluklarının bir parçası olarak da görmüyorlar, bunun özellikle önemli olduğunu düşünmüyorlar.

Bunun neden önemli olduğuna dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Irkçılık ve seksizmin nasıl her zaman bilinçli yapılmak zorunda olmadığına, onlar üzerine düşünmeyerek bile onları nasıl kalıcı hale getirdiğimize ve onlara karşı durmak için bilinçli bir çaba göstermemiz gerektiğine dair başlı başına bir konuşma verebilirim. İnsanların nasıl kendilerini kişisel olarak ilgilendiren konulara odaklanma eğiliminde olduklarına, dolayısıyla beyaz adamların ağırlığını koyduğu bir ateist hareketin, kadınları ve farklı etnik kökenden insanları etkileyen problemleri yoksayma pahasına nasıl büyük ölçüde beyaz adamların problemlerine odaklanacağına dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Kendini gerçekleştiren kehanetler üzerine konuşabilirim: ateist hareketteki şu anki beyazlık ve erkeklik baskınlığı tamamen şans eseri olsa bile, kadınlar ve farklı etnik kökenden insanların kendilerini nasıl büyük oranda beyaz ve erkeklerden oluşan bir harekette daha az hoş karşılanmış hissedeceklerini ve onlar böyle hissettikçe hareketin nasıl daha da çok beyaz ve erkek olmaya devam edeceğini anlatabilirim.

Ama zamanım daralıyor o yüzden sadede geleceğim: Yakın tarihteki tüm diğer sosyal değişim hareketlerine bakın. Bildiklerimin her biri bu mevzu nedeniyle bir darbe yemiştir. Herkes şimdi keşke bu konuya dair yıllar önce, kötü alışkanlıklar kırılması zor bir hal almadan, kehanetler kendilerini gerçekleştirmeden harekete geçmiş olsaydık diye hayıflanıyor. Buna LGBT hareketi de dahil.

Ateistlerin bu konu üzerinde çalışması için geçerli bir sürü güzel neden var. Din kadınlara ve farklı etnik ökkenden insanlara da en az beyaz adamlara olduğu kadar zarar verdiği için, kadın ateistler ve farklı etnik kökenden ateistler de en az beyaz erkek ateistler kadar değerli olduğu için vb. gibi idealistik nedenlerden bahsedebiliriz. Bunun daha çok insana ulaşarak hareketimizi daha güçlü kılacağı gibi pratik nedenlerden de bahsetmek mümkün.

Ama hala bunun neden önemli olduğunu merak ediyorsanız LGBT politikası içinde ciddi biçimde yer almış herhangi biriyle konuşun. Ona “eğer 1970'lere gitme ve Stonewall-sonrası hareketinin erken liderlerini ırk ve cinsiyet konusuna eğilmeye ikna etme şansınız olsa bunu yapar mıydınız?” diye sorun. Alacağınız yanıtın “Loki aşkına tabi ki evet, eğer zamanda geriye gidebilsek ve bunu becerebilseydik harika olurdu.” olacağını size garanti edebilirim.

Ateist hareket olarak bunu becerme şansımız hala var. Bu konuyla ilgilenmeye başlamak, bundan 10-20 yıl sonra bunun artık sorun olmaktan çıkması ve şimdi çözebileceğimiz bu sorunun üstesinden gelmek için ileride harcamamız gerekecek çabaları minimuma indirmek için şansımız hala var.

Gelin LGBT hareketinin başarılarından olduğu kadar hatalarından da ders alalım ve bu şansı değerlendirelim.


Saturday, July 21, 2012

Şüphecilik ve sosyal adalet


Bu yazı Greta Christina'nın “So-called Litmus Test: Skepticism and Social Justice” başlıklı yazısından serbest olarak çevrilmiştir. Yazıya geçmeden önce elbette Türkiyeli okuyucular için sosyal adalet kavramının buradakinden daha geniş olduğunu (olması gerektiğini) bildiğimizi belirtmek istiyoruz. Fakat şüpheciliğin sosyal bir yönü olabileceğine dair Greta Christina'nın yaptığı vurgunun önemli bir katkı olduğunu düşünüyoruz.


Son günlerde önümüze çıkıp duran bir argümandan bahsetmek istiyorum. Bazı şüpheciler, şüpheciliğin (şüpheci organizasyonların, konferansların, yayınların, toplantıların vb.) biz şüphecilerin genellikle ilişkilendirildikleri astroloji, UFO'lar ve Koca Ayak gibi geleneksel konularının dışına çıkması, şüpheciliği sosyal adalet meselelerine uygulamak üzerine daha çok zaman harcaması gerektiğini öne sürüyorlar. Uyuşturucu savaşları, kaçınma-temelli cinsellik eğitimi1, doğum kontrolü üzerine kanunlar, eşcinsellik üzerine ve eşcinsel evlilik üzerine kanunlar, polis politikaları . . . ve bu tarz konular gibi.

Buradaki fikir (ki buna ben de katılıyorum) şu ki; eğer şüpheciliği sadece genellikle ilgisini çektiğimiz beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın dışında daha geniş bir topluluk için cazip hale getirme meselesinde ciddiysek, konferanslarımızda sadece daha fazla kadın ya da farklı etnik kökenden konuşmacı bulundurmaktan fazlasını yapmalıyız. İlgi alanımızı genellikle beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın ilgisini çeken konulardan, kadınları, farklı etnik kökenden insanları, yoksul insanları, mavi yakalıları, üniversite diploması olmayanları ilgilendiren konulara genişletmeliyiz. Eğer bu insanlar şüpheciliğin onları ilgilendiren mevzulara el attığını görmezlerse, şüpheciliği benimsemeleri daha az olasıdır ve hatta şüpheciliği onları alakadar etmeyen bir şey olarak bile görebilirler.

Ayrıca bu mevzular önemli. İnsanların hayatlarını etkiliyor. Bu konularda verilen kararlar genellikle ya çok az kanıta ve kritik düşünceye başvurularak ya da hiç başvurulmaksızın veriliyor. Sonuç olarak kötü kararlar veriliyor ve bu kararlar insanların hayatlarını gayet somut ve ciddi bir şekilde mahvediyor.



Bu fikir hatrı sayılır miktarda tepki topluyor. En yaygın karşı argümanlardan biri, eğer şüphecilik sosyal adalet sorunlarını ele alacak olursa, bir politik turnusol kağıdı halini alacaktır şeklinde. Tüm şüpheciler politik olarak aktif değiller ve olmaları için ısrar da edemeyiz (diye argüman devam ediyor). Şüphecilerin ortak paydası sahip oldukları politik görüşleri değil; şüphecilikleri, kritik düşünceyi ve kanıt sorgulamayı gerçeğe dair sorulara uygulama felsefeleri. Sosyal adalet konuları gerçeklere dair sorular değil, öznel değerlere dair sorular; dolayısıyla şüphecilik bunları ele alamaz ve şüpheciliği bunları ele almaya zorlamak onu bir misyon temayülüne dönüştürecektir. Eğer şüpheciler sosyal adalet işleriyle ilgilenmek istiyorlarsa, buna her türlü hakları var ancak her ne yapıyorlarsa şüpheciliğin dışında yapmalılar (diye argüman bitiyor).

Bu düşünüş biçiminin bir örneği Barbara Drescher'den geliyor:

Eğer, örneğin, seküler konferanslarda eşcinsel evliliği konuşacak olsak, neden çokeşliliği de konuşmayalım? Tüm şüpheciler, sekülerler ve ateistler çokeşliliğin yasallaşması konusunda benimle hemfikir mi? Peki ya evlilik kurumunu toptan kaldırmaya yönelik bir çaba konusunda ne düşünürler? Ya hükümetin sağlık politikası? Ya eğitim? Cevap özelleştirmede mi? “Charter” okulların durumu ne olacak? Sonuçta eğitim sosyal adalet konusunu umursayanlar için olmazsa olmaz bir konu. Şüpheciler ve seküleristler bunun üzerine neden konuşsun ki?

Ben söyleyeyim: ne çözümler üzerinde uzlaşabiliyoruz ne de bu alanlarda neyin “haklı” neyin “ahlaklı” olduğu konusunda. Bunlar değerlerle ilgili mevzular. Şüpheciler kimi sorular karşısında kanıtlar üzerine tartışabilirler (örneğin hangi eğitim tekniğinin etkili olabileceği konusunda) ancak şüphecilik bize çocukların eğitiminin devletin sorumluluğu olup olmaması gerektiğini söyleyemez. Birtakım gruplar deneysel olarak desteklenemeyen birtakım değerleri ve çıkarımları aktarırlarsa, aktardıkları şey ideolojilerdir. Ve sözkonusu şüphecilik, yaygınlaştırmak istediklerini söyledikleri yöntemlerin ta kendisini reddeder.

TAM 9 sırasında ben çeşitlilik panelindeyken, D.J. Grothe de aynı argümanları sıraladı; şüpheciliğin tarihsel olarak sosyal adaletle ilgili olagelmediğini, şüpheciliğin insanlara bu gibi sorular hakkında ne gibi çıkarımlar yapmaları gerektiğini söylememesi gerektiğini belirtti.

Bu argümanlar üzerine çokça düşündüm ve sanırım sorunun nerede olduğunu görüyorum.

Şüpheciliğin sosyal adalet mevzularını ele alması gerektiğini söyleyen bizler..

“Tüm şüphecilerin hepsi sosyal adalet konularında mutabık kalmalılar” demiyoruz.

“Şüphecilik sosyal adalet konularını ele almalı” diyoruz.

Şüpheciliğin kapsamını genişletmesi gerektiğine dair pek çok argüman gördüm. Bazılarını ben kendim öne sürdüm. Ama bir tane bile “Tüm şüpheciler kaçınma-temelli cinsellik eğitimine karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler uyuşturucu savaşına karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler ‘durdurma ve üstünü arama’2 polis politikasına karşı olmalı.” diye bir şey duymadım.

Bizler “Haydi bu konuları bir inceleyelim” diyoruz. Haydi şüpheci, kanıta-dayalı, kritik düşünceyi bu konulara da uygulayalım. Konferanslarımız ve yerel toplantılarımız olduğunda, dergiler ya da haber bültenleri bastığımızda, radyoya ya da TV'ye çıktığımızda..haydi uyuşturucu savaşı hakkında konuşalım. Haydi şırınga paylaşımı konusundan bahsedelim. Okullardaki cinsellik eğitiminden bahsedelim. Haydi kozmetik şirketleri tarafından ortaya atılan sahte iddialardan konuşalım. Haydi doğum kontrol politikalarından konuşalım. Haydi polis politikaları hakkında konuşalım. Haydi kritik düşünme, dikkatlice kanıt toplama ve yanlı görüşleri mümkün olduğunca taramak için bilimsel metodu kullanma, kanıtları önyargı ve varolan inançlardan üstün tutma gibi şüpheciliğin prensiplerini alalım ve bu konulara uygulayıp, hangi politikaların gerçekten etkili olduğuna bakalım. Astroloji ve UFO'lar ve Koca Ayak hakkında konuşmaya da devam edebiliriz ama aynı zamanda kapsamımızı da genişletmiş oluruz.

Mesele şu ki, politik görüşler sadece öznel değerlere dair sorulardan ibaret değiller. Politik görüşler test edilebilir iddialarda bulunurlar. En azından genellikle bu böyledir. Uyuşturucu savaşı meselesinin avukatları sıfır-tolerans politikalarının uyuşturucu satışını, tüketimini ve bunların neden olduğu zararı azaltacağı iddiasında bulunur. Kaçınma temelli cinsellik eğitimi savunucuları, bu yöntemin ergenlerdeki cinsel aktiviteyi azaltacağı iddiasında bulunur. “Durdurma ve üstünü arama” savunucuları bu pratiklerin silah kaçakçılığını azaltacağını iddia eder vs.

Dolayısıyla bu başlıklar şüpheciliğin kesinlikle el atabileceği konulardır. Şüpheciliğin yaptığı tam olarak budur. Test edilebilir iddiaları almak ve onları test etmek. Eğer şüphecilik telepati, astroloji, şifacılık konularındaki iddiaları değerlendirebiliyor, bu iddiaların kanıtlarla desteklenip desteklenmediğini test edebiliyorsa, neden uyuşturucu savaşı, cinsellik eğitimi ve güvenlik politikaları hakkındaki iddiaları da değerlendiremesin?

Şüpheciliğin, sosyal adalet ile ilgili sorulara bulunabileceği katkı çok büyük.

Sosyal adalet ile ilgili muhabbetler genellikle, kibarca söylemek gerekirse, pek kanıta dayalı olmuyor. Sıklıkla yerleşmiş fikirlere ve önyargılara, güçlü duygusal bağlarla bağlı olunan derin inançlara dayandırılıyorlar. İnsanların ırk, cinsiyet, uyuşturucu, yoksulluk, cinsellik gibi konulardaki hissiyatları ve fikirleri sıklıkla çok güçlü, mantığa dayanmayan, değişime kapalı bir durumdadır. (Özellikle de sözkonusu sorundaki yanlılık bizim çıkarımızaysa.)

Bu muhabbetler şüpheciliğe sadece uygun değil. Ona aşırı derecede muhtaçlar.

Elbette bu politik tartışmalarda gerçekten daha öznel olan temel değerler de işin içine girecektir. Örneğin şırınga değiş-tokuşu sözkonusu olduğunda sıfır-toleransı savunan ve zarar-azaltma yaklaşımına karşı çıkanlar var. Bu kişiler görüşlerini doğrudan yasadışı uyuşturucuların kötü olduğu ve diğer yaklaşım uyuşturucu kullanımından kaynaklanan zararı kayda değer miktarda azaltacak bile olsa devletin bunların kullanımına hiçbir şekilde olanak sağlamaması gerektiğine dayandırıyorlar.

Ancak durum her zaman böyle değil. Sıklıkla politik karşıtlar benzer değerlere ve amaçlara sahip olsalar da, basitçe bu amaçlara giden en etkili yolun ne olduğunda anlaşamayabilirler. Ve durum bu olduğunda şüpheci bir yaklaşım tamamen yerinde bir yaklaşım olur.
Hatta ana hedefler ve değerler farklı olsa bile, şüpheci bir yaklaşım hala çok yerinde olabilir çünkü bir politikayı savunan insanların gerçek amaç ve değerlerini ortaya çıkarmakta yardımcı olabilir.
Biliyorum bu hepiniz için büyük bir şok olacak ama bazen politikacılar tamamen dürüst olmayabiliyorlar. Bazen politikacılar kamuya açık etmedikleri gizli ajandalara sahip olabiliyorlar. Bazen, politikacılar bir amaca ya da değere sahip olduklarını iddia edip gerçekte başkalarına sahip olabiliyorlar. (Biliyorum. Şok edici değil mi? Derhal medyayı alarma geçirin!) Örneğin bir politikacı kaçınma-temelli cinsellik eğitimini destekliyor ve ergen hamileliklerin oranlarından endişe duydukları için bu duruşu benimsediklerini iddia ediyorsa ve şüpheciler onları kaçınm-temelli cinsellik eğitiminin aslında ergen hamileliklerini arttırdığını kabul etmeye zorlarlarsa, bu onları gerçek ajandalarını ortaya çıkarmaya da zorlar. (Bu gizli ajanda büyük ihtimalle dini değerlerin icraya konulmak istemesidir.) Ve bu kamuoyunun bilmeyi hakettiği ve bilmesinin gerektiği bir şeydir. Özellikle eğer kamuoyu sahiden ergen hamilelikleri konusunu umursuyor ve seçtiği yetkililerin durumu ciddiye almalarını istiyorsa.
Dahası, bir politik mevzu büyük ölçüde bir öznel değerler meselesi olduğunda bile şüphecilik, tartışmada ağızdan ağıza dolaşan olguların doğruluğunda ısrarcı olarak hiçbir misyon kayması yaşamadan konuya müdahil olabilir.

Kürtaj buna mükemmel bir örnek. Evet, kürtajın tercih meselesi olduğunu savunanlarla savunmayanların temel değerlerinde genellikle büyük farklılıklar sözkonusudur. Ancak kürtaj tartışmalarında inanılmaz bir bilgi kirliliği bulunur: kürtaj yaptıran kadınlar hakkında bilgi kirliliği, aile planlaması çalışmaları hakkında bilgi kirliliği, on iki haftalık embriyonun bilinçliliği konusunda bilgi kirliliği... ve bu bilgi kirliliğini çürütmek ve yayılmasını önlemek şüphecilik için tam bir biçilmiş kaftandır. Kürtaj tartışmalarının iyi ve sağlam kanıtlar üzerinde yürümesinde ısrarcı olmak ve insanlar gerçekleri çarpıttığı, sakladığı veya alenen yalan söylediğinde foyalarını ortaya çıkarmak tamamen şüpheciliğe uygundur.
Bu bir turnusol testi değil. Bu, tüm şüphecilere şüpheci denilebilmesi için tercihten-yana olmaları gerektiği anlamına gelmez. Şüpheci hareket kürtaj tartışmasında herhangi bir taraftan yana olmak zorunda değil. Sadece doğrudan yana olmak zorunda.
Aslına bakarsanız şüphecilik, boğazına kadar politikaya batmış konularda gayet de insiyatif alıyor. Akla hemen iklim değişikliği, aşı, devlet okullarında yaratılışçılığın okutulması gibi örnekler geliyor. Bunlar ateşli politik mevzular ve bu konuları ele almamamız gerektiğini söyleyen bir şüpheci duyduyğumu hiç hatırlamıyorum. Uyuşturucu savaşları neden farklı olsun? Aşı, küresel ısınma ve bilim eğitimi geleneksel olarak şüpheci hareketi başlatan (beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli) insanlar üzerinde doğrudan etkili de diğerleri değil mi? Yoksa çoğu şüpheci zaten aşı, küresel ısınma ve yaratılışçılık konusunda hemfikir de, diğer konularda hemfikir değil diye mi? İnsanlar gerçekten sırf hepimiz onlarda hemfikir değiliz diye şüpheciliğin diğer politik mevzulara el atmaması gerektiğine dair bu absürd argümanı mı öne sürüyorlar?
Eğer aynı konular üzerine tekrar tekrar konuşmayı sürdürecek olursak benzer insanların dikkatini çekebileceğiz. Eğer samimi olarak daha çeşitli bir topluluğu şüpheciliğe çekmek istiyorsak, farklı insanların umursadığı konuları da ele almalıyız. Herhangi bir konunun bugüne kadar şüphecilik tarafından ele alınmamış olması alınamayacağı ya da alınmaması gerektiği anlamına gelmez. Dünyadaki tüm disiplinler arasında şüphecilik, “bunu her zaman böyle yaptık” diye lafa başlanabilecek en son düşünce akımıdır.
Bizler bir turnusol testi istemiyoruz. Bizler tüm şüphecilerin politik olarak aktif olmasını; tüm şüphecilerin uyuşturucu savaşları, polis politikaları, doğum kontrol politikaları, eşcinsel evlilik veya herhangi başka bir sosyal adalet konusunda tek bir duruş benimsemelerini de talep etmiyoruz. En azından tanrı, ruh, ölümden sonraki yaşam üzerine mutabık kaldıklarından daha fazla değil. Bazı bireyler, belirli konularla ilgili belirli duruşlara dair bireysel argümanlar geliştirebilirler ama bu tüm şüphecilerin şüpheci sayılabilmeleri için uygun politik adım yürümeleri gerektiğini söylemekten çok farklıdır. Biz tüm şüphecilerden bu konular üzerinde mutabık kalmalarını istemiyoruz. Şüphecilerin bu konular üzerine düşünmelerini, konuşmalarını, dikkatlerini vermelerini ve umursamalarını istiyoruz.
Ve eğer bu istek size fazla geliyorsa, eğer sizin şüphecilikten anladığınız oturup zaten üzerinde anlaştığımız konular üzerine konuşmaksa tüm diyebileceğim şu ki; "Şüphecilik kelimesini kullanıp duruyorsunuz ama ben şüpheciliğin sizin zannettiğiniz şey olduğunu düşünmüyorum."*


1Cinsellik eğitiminin sadece cinsellikten kaçınma temelli olarak verildiği yöntem. (ing. “abstinence-only sex education”)

Sunday, May 20, 2012

Ateizm neden sosyal adalet gerektirir – Greta Christina


Bu yazı Greta Christina'nın Secular Humanism sayfasında yayınlananWhy atheism demands social justiceyazısının serbest çevirisidir.

Burada biraz riski göze alacağım ve ateist olmanın sosyal adalet için çalışmamızı gerektireceğini savunacağım.

Birçok ateist buna karşı çıkacaktır. Ateizmin sadece tek bir şey ifade ettiğini söyleyeceklerdir: herhangi bir tanrıya inanmıyor olmak. Sözlük anlamına bakacak olursanız haklılar da. Ateizm bu açıdan seküler hümanizmden farklıdır. Seküler hümanizm, sadece tanrılara ya da doğaüstü şeylere inanmıyor olmaktan fazlasıdır. Belirli etik davranışları kapsayan pozitif ve çok yönlü bir felsefedir. Ateizm ise teknik olarak sadece tanrıların olmadığı yargısına varır.

Ancak sonuçlar (vargılar) boşlukta izole durmazlar. Kimi çıkarımlar gerektirirler. Bu, diğer pek çok sonuç gibi, tanrıların olmadığı sonucu için de geçerlidir. İddia ediyorum ki bir kez tanrıların olmadığı sonucuna vardığınızda, yapmanız gereken çıkarımlardan biri sosyal adalet için çalışmamız gerektiğidir: aşırı yoksulluğa, politik baskılara, yolsuzluklara, ekonomik gelir eşitsizliğine, kadın düşmanlığına, ırkçılığa, homofobiye vb. son vermek için çalışmalıyız. Bunları hem yüce gönüllülük, erdemlilik ve özgecil sebeplerle hem de pragmatik ve Makyavelce (Maciavellian, entrikacı) sebeplerle aşırıya kaçmak pahasına yapmalıyız.

Gelin önce aşırılıkla, Makyavelce sebeplerle başlayalım. (Bunlar her zaman daha eğlencelidir, değil mi?) Eğer ateistler için daha iyi bir dünya yaratmak istiyorsak, daha fazla ateistle dolu bir dünya yaratmaya çalışmak harika bir adım olurdu. Birlikten güç doğar hesabı. Ve eğer daha fazla ateistle dolu bir dünya yaratmak istiyorsak, çok daha iyi sosyal adalet düzeyine sahip bir dünya için çalışmak harika bir ilk adım olurdu. Phil Zuckerman'ın özenli araştırmalara dayanan Tanrısız toplum: Dindarlığın En Az Olduğu Toplumlar Bize Refah Hakkında Ne Anlatabilir (Society Without God: What the Least Religious Nations Can Tell Us About Contentment) kitabına göre ateizm oranlarının en yüksek olduğu ülkeler “mutluluk endeksine” göre de en yüksek skorlara sahip olma eğilimindeler: düşük şiddet suçu ve yolsuzluk oranlarına, harika eğitim sistemlerine, güçlü ekonomilere, desteklenen sanata, bedava sağlık hizmetlerine, eşitlikçi politikalara vb. sahipler.

Ateizmin bu yüksek standartlardaki sosyal işlevselliği yarattığı sonucuna varmak için bir sebep yok. Aslına bakarsanız, durum tam tersi gibi görünüyor. İnsanlar mutlu, dengeli, iyi-eğitimli, yetkili ve çocukları için büyük umutlar besledikleri zaman, tanrıya olan inançlarını terketme eğilimindeler. Yüksek sosyal işlevsellik ateizmi yaratıyor, ya da katkıda bulunuyor, her neyse.

Yani eğer daha çok ateistle dolu bir dünya, dolayısıyla ateistler için daha güvenli ve iyi bir dünya yaratmak istiyorsak, herkes için daha güvenli ve iyi bir dünya yaratmak büyük ölçüde bizim avantajımıza olacaktır. Daha fazla sosyal adalete sahip bir dünya, daha ateist bir dünya olacaktır. 

Peki, ateistlerin sosyal adalet için çalışmasını gerektiren erdemli, yüce gönüllü sebepler neler? Eğer bir tanrıya ya da ölümden sonra bir yaşama inanmıyorsanız ve bu dünyanın sahip olduğumuz tek şey olduğunu düşünüyorsanız . . . sanırım bununla nereye varmak istediğimi anladınız. Eğer bir tanrıya ya da ölümden sonra yaşama inanmıyorsanız ve bu dünyanın sahip olduğumuz tek şey olduğunu düşünüyorsanız, bu yaşam birdenbire çok daha önemli oluveriyor.

Eğer dindarlar haklılarsa ve ölümlü hayatımız gerçek ruhani hayatlarımızın sonsuzluğunda sadece ufacık bir göz kırpması kadarsa, bu hayatı mutlu ve anlamlı hale getirmek o kadar önemli olmazdı. Eğer gerçekten öldükten sonra sonsuza kadar cennette yaşayacaksak, dünyanın dört bir yanındaki bir sürü çocuğun, umutsuz bir sefillik ve çaresizliğin içinde dünyaya gelmeleri o kadar büyük bir mesele değildi. Tanrının kollarında geçecek kutsanmış sonsuzluk yanında birkaç yıllık açlık, hastalık, şiddet ve çaresizliğin lafı mı olur?

Ama dindarlar haksız. Bir tanrı yok. Bir cennet yok. Bu ölümlü hayat sahip olduğumuz tek şey. Ve eğer bu ölümlü hayat sahip olduğumuz tek şeyse ve salt nasıl ve nerede doğduklarına bağlı olan şanssızlıkları sebebiyle sahip oldukları tek hayat umutsuz bir sefillik ve çaresizlik hayatı olan milyonlarca insan varsa – işte o zaman bu berbat bir trajedidir. Korkunç büyük ölçekli bir adaletsizliktir ve bizler bunu tamir etmek için muhteşem bir yükümlülük altındayız. Eğer biz insanlar olarak bir ahlaka sahipsek, ki kanıtlar güçlü bir şekilde sosyal bir tür olarak milyonlarca yıllık evrim süreci sonucunda evrilen beyinlerimize kazınan ortak ahlaki değerlere sahip olduğumuz yönünde, başkalarına kendi suçları olmadığı halde korkunç zararlar verildiğini görmek bizi utandırmalı ve acilen tutkuyla bu konulara odaklanmamızı sağlamalıdır.

Bu konuda çok net olacağım. Sosyal adaletin nasıl sağlanması gerektiğine, bu yoldaki önceliklerimiz ve hedeflerimize ve hatta sosyal adalet kavramının kendisine dair tam olarak mutabakata varmak zorunda değiliz. Hepimizin aynı politik kortejde uygun adım yürümemize gerek yok. Ateizm, özgür düşünce, hümanizm (veya ismi ne olursa olsun) hakkındaki iki güzel şey, yapıcı fikir ayrılıklarına değer vermemiz ve hepimizin üzerinde mutabık kalması beklenen hiçbir dogmaya sahip olmayışımızdır.

Yani hiçbir dogma ya da belirli bir politik duruş adına konuşmuyorum. En azından burada değil. Başka yerlerde kimi politik duruşlar adına, çoğunlukla tutkulu bir şekilde, konuştuğum olmuştur ama hiçbirinin otomatik olarak tanrıya inançsızlığı gerektirdiğini sanmıyorum. Şirketlere kişisel haklar sağlanmasını bitirmeyi, uyuşturucu savaşlarını sonlandırmayı, ırkçı politikaları durdurmayı, küresel çocuk işçi yasaları getirmeyi, aynı cinsiyettekilerin evlenebilmesini, eğitim eşitliğini, finansal endüstrinin yeniden düzenlenmesini, yozlaşmış dikdatörlüklere son vermeyi tartışmıyorum, en azından bırada değil. Sosyal adalet söz konusu olunca ateistlerin yapması gereken herhangi belli bir şey olduğunu söylemiyorum.*

Sadece bir şeyler yapmamız gerektiğini söylüyorum.


*Biz OfB ekibi olarak ateistlerin komünistleri ciddiye almaları gerektiği gibi şeyler söylüyoruz mesela.

Saturday, December 31, 2011

Ateist Hareketin Amaçları Ne? – Greta Christina



Ateist Hareketin Amaçları Ne? – Greta Christina1

“İnançlılarla din hakkında tartışmanın, dinle alay etmenin ya da dini aşağılamanın ateistlere hiçbir faydası yok. Aslında tam ters etki yaratıyor ve davamıza zarar veriyor.”

Ateistler arasında bu argümanla sıklıkla karşılaşıyoruz. Benim yanıtım genelde “Hiç de değil!” demek oluyor. Genellikle tarihten örnekler veriyorum ve sosyal değişim hareketlerinde hem cepheleşmenin hem de diplomasinin bulunmasının ne kadar etkili olageldiğine işaret ediyorum. “İyi polis/kötü polis” dinamiğinin (E polislerin bunu kullanmasının bir sebebi var elbet) etkililiğine işaret ediyorum. Overton penceresi'ne (yani, radikal görüştekilerin ağırlık merkezini hareket ettirerek, merkez görüştekilerin görece daha makul görünmelerini sağlamaları fikrine) işaret ediyorum ve cepheleşmecilerin (confrontationalists*) diplomatların işini zorlaştırmayıp kolaylaştırdığını savunuyorum. Ateşli olanlarımızın görünürlüğü arttırmak için çok faydalı olduklarına işaret ediyorum ... ve görünürlüğün mitlere karşı çıkarken olduğu gibi topluluk inşası için de çok önemli olduğunu. Farklı kişilerin farklı mizaçları olduğuna ve farklı aktivizm yöntemleriyle harekete geçtiklerine işaret ediyorum: bazı insanlar sakin, anlayışlı bir sese daha kolay kulak verirken, bazıları tutkulu bir adalet çığlığına daha kolay kulak veriyorlar, başkaları da kralın çıplak olduğunu söyleyen alaycı, mizahi bir taşlamayı daha rahat duyuyorlar. Ve ayrıca aktivistlerin de farklı mizaçları olduğuna; dolayısıyla kibar diplomasi, ortalamada ateşli bir cepheleşmeden daha etkili olsaydı da, cepheleşme konusunda yetenekli olup diplomasiyi beceremeyen aktivistler için hiç de faydalı olmadığına işaret ediyorum. (Ve tam tersi.)

Bugün, biraz başka bir şekilde yanıt vermek istiyorum.

Bugün, şu soruyu sormak istiyorum: “Tam olarak hangi hedeflerden bahsediyoruz?”

Ben bütün ateistlerin – hatta tüm ateist aktivistlerin dahi – aynı hedeflerle hareket ettiğini düşünmüyorum. Ve belki de bazı anlaşmazlıklarımızın ve tartışmalarımızın kaynağı bu olabilir.


Birçok ateist için ateist aktivizmin başlıca hedefi anti-ateist yobazlığı ve ayrımcılığı azaltmak ve dinle devlet arasında daha bütünlüklü bir ayrım için çabalamak. Ana amaçları; ateistlerin, toplumun mutlu, ahlaklı, üretken bireyleri olarak algılanmalarını, tüm ve eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak. Ateistlerin toplumda tam olarak kabul edilmelerini ve ateizmimizin meşru olarak tanınmasını istiyorlar. Ateist karşıtı mitlere ve yanlış fikirlere karşı durmak istiyorlar. Ve kızgın, cepheleşmeci, ateşli ateistleri bu mitleri besleyen, dindar inançlıları daha da yabancılaştıran ve dolayısıyla herkesin işini zorlaştıranlar olarak görüyorlar.

Ama bütün ateistler bunu ana amaç olarak görmüyorlar.

Birçok ateist için, bizim ana amacımız dünyayı dinden uzaklaşmaya ikna etmek.


Yani, evet, elbette, ateist aktivistlerin çoğu, anti-ateist yobazlığın yok olduğunu görmeye bayılırdı ve bunun için çabalıyorlar. Ama birçoğumuz – ki ben de onlardan biriyim – bunu amaçlarımızdan sadece biri olarak görüyoruz. Birçoğumuzun istediği, inananlarla ateistlerin birarada yaşadığı ve birbirlerinin pratiklerini (ya da pratiklerin yokluğunu) saygıyla karşıladığı bir dünyadan ibaret değil. Birçoğumuz, dinin olmadığı bir dünya istiyoruz. Tabii bunun yasayla, şiddetle ya da herhangi bir baskıyla gerçekleşmesini istemiyoruz. Ama dinin sadece yanıldığını düşünmüyoruz. Biz dinin zararlı olduğunu düşünüyoruz. Bazılarımız, dehşete düşürecek derecede zararlı olduğunu düşünüyor. Bazılarımız, doğası gereği zararlı olduğunu,dini din yapan özelliklerin bizzat kendilerinin onu korkunç zararlı hale getirebilen şeyler olduğunu düşünüyor. Dahası, dinin sadece ateistlere değil milyarlarca inanana da zarar verdiğini görüyoruz. Böylece, dinin artık var olmadığı bir dünya için çabalıyoruz.

Ve bazılarımız – ki ben de onlardan biriyim – esasında insanları dinden ayrılmaya ikna etmenin, inananları ateistlere tahammül etmeye ve ateistleri kabul etmeye ikna etmekten çok daha erişilebilir bir hedef olduğunu düşünüyoruz. Biz, dinin, doğası gereği, inananların farklı inançtaki bireyleri kabul etmelerini zorlaştırdığını – ve inancı olmayanları kabul etmelerini neredeyse imkansız hale getirdiğini – düşünüyoruz. (Daniel Dennett bunu “Breaking the Spell” kitabında çok güçlü bir şekilde işliyor: dinin hiçbir sağlam kanıta dayanmıyor oluşu, paradoksal bir biçimde, insanların ona daha sıkıca tutunmalarına ve onu daha hırsla savunmalarına yol açıyor.) Biz, inançlılar arasında evrensel birlikçi görüşlerin ve hoşgörünün istisnai olduğu kanaatindeyiz. Ve biz, eğer ateizmin daha geniş kabul gördüğü bir dünya istiyorsak, bunu ateizmin çok daha yaygın olduğu bir dünya yaratarak elde etmenin çok daha kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi: Anti-ateist yobazlığın ve din-devlet ayrımının başlıca hedeflerimiz olduğunu kabul etsem bile, yine de cepheleşmeciliğin stratejimizin değerli bir parçası olduğunu savunurdum. Başka hiçbir sebep için değilse görünürlük için ve Overton penceresi için. Gerçi, bunlar bizim yegane (ya da başlıca) hedeflerimiz olsaydı, diplomasiye daha fazla öncelik vermemizi ve cepheleşmeyi biraz arka plana almamızı savunacağımı söylemeliyim. Eğer ana hedefimiz dünyayı ateistlerin iyi insanlar olduğuna ikna etmekse, en efektif taktik insanların asabını bozmak olmayabilir.

Ama dünyayı ateistlerin iyi insanlar olduğuna ikna etmek ana hedefimiz değil. Yani, bu hepimiz için geçerli değil. Birçoğumuz için, yasal haklar kazanmak ve bunların uygulamaya konmasını temin etmek (mesela lise toplulukları oluşturma hakkı, çocuklarımızı koruma hakkı, ilköğretim okullarında çocuklarımıza dini düşünceler öğretilmemesi hakkı, ya da ABD ordusunda askerken dinin zorla benimsetilmemesi hakkı gibi) bizim en büyük önceliğimiz – insanlar bu arada bizim iyi insan olduğumuzu düşünseler de düşünmeseler de. Ayrıca birçoğumuz için, insanları dinden ayrılmaya ve ateizme ikna etmek en büyük önceliğimiz. Biz, diğer hedeflerimize ulaşmak için en iyi stratejinin bu olduğunu düşünüyoruz. Ve bunun başlı başına zahmetimize fazlasıyla değer bir hedef olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi: Eğer hedeflerimize ulaşmak için en iyi taktiğin ne olduğu hakkında ya da insanları dinden ayrılmaya ikna etmenin zahmete değer bir hedef olup olmadığı konusunda aynı fikirde değilseniz o zaman haydi bunu konuşalım.

Ama eğer cepheleşmeciliğin – inananlarla din hakkında tartışmanın, dinle dalga geçmenin ya da dine hakaret etmenin – davamıza zarar verdiğini savunuyorsanız, tartışmaya devam etmeden önce şu soruya kafa yormaya değer: Tam olarak hangi davadan bahsediyoruz?

Çünkü aynı şeyden bahsetmiyor olabiliriz.

1  Bu makale, Freethought Blogs'da Greta Christina'nın sayfasında 21 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “What are the Goals of the Atheist Movement?” başlıklı makaleden çevrilmiştir.
*  Metnin orijinalinde geçen “confrontationalist” sözcüğünü “cepheleştirmeci” olarak çevirmeyi uygun bulduk. Çevirimizin anlamı tam olarak karşılamadığını bilmekle beraber, bu sözcük için genel kabul görmüş başka bir çeviriden – şimdilik – haberdar değiliz. Ateizm tartışmaları bağlamında “confrontationalist” sözcüğü; dindarlarla yüzleşmekten, polemiğe girmekten ve zıt düşmekten kaçınmayan aktivistler için kullanılıyor. - OfB





Monday, September 12, 2011

Öfkeli ateizm ve ateist topluluk inşası



Bu yazı Greta Christina’nın blogundaki Angry Atheism and Community Building yazısına büyük ölçüde sadık kalarak serbestçe çevrilmiştir.




Ateizm camiasında çoğumuzun konuşup durduğu şu “öfkeli ateistler dostane ateistlere karşı” mevzusu üzerine düşünüp duruyordum. Ve düşündüm de:

Bu ikisi birbirini dışlayan şeyler olmak zorunda değil.

Birkaç hafta önce Ateist Filmleri Festivalindeydim. Ondi Timoner’in çektiği “Join Us” (Katıl bize) isimli belgesel, sömürücü Hristiyan bir tarikatı ve bir ailenin bu tarikattan ayrılmasına yardımcı olan bir destek merkezini konu alıyor.

Filmi izledikçe hırsımdan köpürdüm. Gerçek fiziksel bir hırs. Hızla atan bir kalp, sıkılan yumruklar, dökülen terler..Bu insanların dinleri tarafından maruz bırakıldıkları –hem fiziksel hem duygusal- sömürünün ve tacizin detaylı ve etkileyici hikayesini izledikçe; tarikatı geride bıraktıktan sonra bile kafalarındakileri silerken yaşadıkları acıyı ve zorluğu gördükçe; özellikle de çocuklarda geçmek bilmeyen travma izlerini ve yaşama nasıl küstürüldüklerini izledikçe... Salonu derhal terkedip, dinin neden zehirli bir fikir olduğuna dair düzinelerce öfkeli blog yazısı yazmak istedim. Kahretsin, hemen o an salonu terkedip düzeni sağlayacak bir ordu kurmak istedim.

Diğer bir yandan, bu insanların ihtiyaç duydukları şeyin böylesi bir ordu ya da yıkıcı bir blog yazısı olmadığını farkediyordum. Bu insanların ihtiyaç duydukları şey bir cemiyet. Zihin kontrolüne, körü körüne bağlılığa ve itaat etmediklerinde ciddi fiziksel cezalandırmalara maruz kalmayacakları bir topluluk. Kendilerine eşlik edebilecek, sevinçlerini ve üzüntülerin paylaşabilecek, işler kötü gittiğinde üstesinden gelmelerine yardımcı olacak, gerçekten önemli olduklarını hissettirecek bir camiaydı ihtiyaç duydukları.

Sığınabilecekleri güvenli bir yerdi aradıkları.

Derken belli belirsiz sahip olduğum düşünceler kristalize olmaya başladı. Öfkeli –dinin hem teorisine hem de pratiğine karşı ateşli, hırslı, kudurmuş- bir ateist olup bu öfkeyi bir ateist bowling turnuvası organize etmek için kullanabilirsiniz. Ateist pikniğinizi. Ateist grubunuzu. Ateist akşam yemeği davetinizi. Ateist kan bağışı etkinliğinizi. Ateist kitap klübünüzü.

Bu öfkenizi en iyi ve en uygun, bu şekilde kullanabileceğinizi düşünüyorum.

Çoğumuz şunu söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz: İnsanların dine katılma nedenlerinin genellikle teolojiyle ilgisi yok. İnsanların dine katılmalarının nedenleri genellikle bir cemaate sahip olmakla ilgilidir. İnsanlar arkadaş canlısı mı? Hizmetler davetkar mı? Sosyalleşmek için hoş mekanlar ve iyi fırsatlar var mı? Katılmak istediğim aktivitelerde bulunuyorlar mı? İhtiyacım olduğunda yardım öneriyorlar mı? Pasta börek var mı? Çocuk bakımı var mı?

Benzer şekilde, insanların dini terketmesi ve ateizmle kucaklaşması da teolojiyle çok alakalı değil. Kimisi alakalı elbette –dini, nasıl diyelim, doğru olmadığına karar verdiklerinde terkeden pek çok insan da var. Ancak birçok insan için, dini terketme süreçlerinin en önemli parçalarından biri başka ateistlerin varlığını, anlamlı hayatlara sahip iyi insanlardan oluşan başka insanları bulmaları, ateist olarak ortaya çıkacak olurlarsa yalnız olmayacaklarını anlamalarıdır. Birçok insan için böylesi bir ortamın varlığı, dinlerinin saçma olduğu olasılığını düşünmeden önce göz önünde bulundurulması gereken bir nokta teşkil eder.

Bunu kolaylaştırmak –ateizmi insanların bir seçenek olarak değerlendirebileceği kadar  görünür hale getirmek ve insanların açılabilecekleri bir ateist topluluk oluşturmak- dine karşı duyduğunuz öfkenin kullanılabileceği en iyi ve en uygun yollardan biri.

Ateist gruplara sık sık yaptığım, “Neden Siz Ateistler bu kadar öfkelisiniz” başlıklı bir konuşmam var. Yazılarımı okuyanların bildiği üzere, bu retorik soruya verdiğim hırslı ve coşkulu yanıt şöyle: Ateistler öfkeli ve öfkeli olmak için geçerli nedenlerimiz var. Üstelik sadece, ya da genellikle, dinin ateistleri nasıl rencide ettiği konusunda da öfkeli değiliz. Öfkeliyiz çünkü dinin inananlara nasıl zarar verdiğini de görüyoruz.

Bu konuşma sonunda aldığım sorulardan biri de “Bu öfkeyle ne yapmalıyız? Şimdi hepimizi gaza getirdin – bundan sonra ne yapmamızı bekliyorsun?”

Bu soruya genellikle şaka yollu cevaplar veriyorum ama ciddi cevabım şu:

Aklınıza ne geliyorsa yapın.

Din konusunda öfkeliyseniz ve gidip bir vaaz sırasında imama neden allaha inandığını sormak istiyorsanız veya kampüsünüzün duvarlarına çöpadamdan Muhammed çizmek istiyorsanız ya da bir kuran kursu çıkışında evrimle ilgili kitaplar dağıtmak istiyorsanız, yapın.

Din konusunda öfkeliyseniz ve bilbordlara ateistlerin iyi insanlar olduğunu ilan eden afişler asmak istiyorsanız ya da mahallenizdeki ateist grubunuzla eğlenceli bir sosyal organizasyon gerçekleştirilmesine yardımcı olmak veya basitçe ailenize ve arkadaşlarınıza ateist olduğunuzu söylemek istiyorsanız..bunu da yapın.

Hepsine ihtiyacımız var.

Ve tüm bunlar dinin çözülmesine katkıda bulunacaktır.

Çıkıp coşkuyla din ve kötülükleri karşıtı konuşmak dinin çözünmesine katkıda bulunacaktır. Dinin hatalı olduğu konusunda insanları ikna etmek katkıda bulunacaktır. Dinin, toplumumuzda ve sosyal sistemimizde sahip olduğu haksız ayrıcalıklı konuma karşı kavga vermek katkıda bulunacaktır.

Ateizmi daha görünür hale getirmek, olumlu bir kamusal imaj oluşturmak ve eğlenceli ve yardımcı bir ateist topluluk yaratmak...bunlar da dinin çözülmesine büyük katkıda bulunacaktır. Bunlar, dinin kendini ebedileştirmek için dayandığı toplumsal rızayı reddetmektir. Bunlar insanların, ateizmin bir seçenek –sadece bir seçenek değil, çok da geçerli, tatmin edici, anlam ve huzurla dolu bir seçenek- olduğunu bilmesini sağlayacaktır. Bunlar insanlara, dinlerini terkettiklerinde, eğer terkederlerse sığınabilecekleri güvenli bir yer sağlayacaktır.

Şimdi, eğer din konusunda öfkeliyseniz ne mi yapmalısınız?

Ne biliyorsanız, nasıl biliyorsanız onu.

Ne tür bir aktivizmi eğlenceli ve ilham verici buluyorsanız onu yapmalısınız. Havaalanına giderken bir ateist t-shirt giyin. Askılı bluzunuzla cuma namazı çıkışına gidin. Ateist arkadaşlarınızla bir kareoke gecesi düzenleyin. Ateizm karşıtı yazılar yazıp duran köşe yazarına mektup döşenin. Kurban bayramında sokağın ortasında brokoli ya da karpuz kurban edin. Okulunuzdaki ateist grup toplantılarına katılın. Yoksa kurun! Ateist bir sanatçının gösterisine veya sergisine gidin. Facebook sayfanızda ateizmle ilgili eğlenceli ilham verici bağlantılar paylaşın. Şeker bayramında kapınıza gelen çocuklara ateizmle ilgili broşür dağıtın (şekerle birlikte tabii :P). Milli eğitim toplantılarına gidip evrimin müfredatta yer alması gerektiğini söyleyin. Bir ateizm konferansına gidin. Bir ateizm konferansı düzenleyin. Bir ateist film festivali organize edin. Evinizde dostlarınızla ateist film gecesi yapın. Hapishanelere ateist kitaplar bağışlayın. Ateist blogları, vakıfları ve oluşumları destekleyin. Yeni bir blog başlatın. Ateist yarışmaya katılın! Arabanıza ateist etiket yapıştırın. İnternette din ile ilgili kavgalara girin. Tanıdığınız birine ateist olduğunuzu söyleyin.

Ne yaptığınızla çok ilgilenmiyorum açıkçası.

Yeter ki bir şey yapın.