Showing posts with label Bolivya. Show all posts
Showing posts with label Bolivya. Show all posts

Sunday, November 11, 2012

Bolivya'da toprak ve toprak reformu: Ne durumdayız?



Bu metin, Bolivia Information Forum Bulletin'in 22. sayısında (pdf) yayınlanan “Land and land reform in Bolivia: where are we now?” başlıklı yazıdan kısaltılarak çevrilmiştir. Makale, Bolivia Information Forum'un toprak ve siyaset üzerine 2008'de Santa Cruz'da düzenlemiş olduğu uluslararası seminerdeki tartışmaları derinleştirerek hükümet politikalarını değerlendirmeyi amaçlıyor.


Süreçler – INRA ile toprak mülkiyeti, TIOC'ların oluşturulması

1990'larda toplumsal hareketler, özellikle de ovalarda yaşayan yerli gruplar, toprak mülkiyetindeki muazzam eşitsizliğe; birçok köylü ve yerli topluluğun topraksız oluşuna karşılık yeni bir toprak reformu süreci için baskıda bulundular. Bu baskılar 1996'da “INRA yasasına” ön ayak oldu. Bu yasayla Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü (Instituto Nacional de Reforma Agraria – INRA) kuruldu. Fikir, tüm ülkeyi bir tapulandırma sürecinden geçirerek daha adil bir toprak paylaşımı oluşturmaktı.

INRA yasası ayrıca atalarından kalma topraklar üzerinde hak talep eden yerli gruplar için Komünal Yerli Toprakları (Tierras Comunitarias de Origen - TCO'lar) sağladı. 2009'daki anayasa değişikliğinden sonra TCO'lara arazi denmeye başlandı (Territorio Indigena Originaria Campesina - TIOCs). Bu ayrıca TCO'ları yeni anayasanın yasal çerçevesiyle uyumlu hale getirerek bu arazilerdeki yenilenebilir kaynakların kullanımı üzerinde münhasır haklar tanıdı.

TIOC'lar Bolivya'nın batı ovalarında, Andlar arasındaki vadilerde ve doğu ovalarında, toplam 20.7 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor. Bu, Bolivya'daki ekilebilir arazilerin beşte biri. Kimileri birkaç milyon hektardan oluşuyor ve birçok küçük topluluk barındırıyor – örneğin Nor Lipez 1.99 milyon hektardan oluşuyor ve nüfusu sadece 10.460. Kimi TIOC'lar yerli toplulukları yerine campesino (çiftçi) örgütleriyle ilişkili – örneğin Cochabamba vadisindeki Ayopaya.

Her ne kadar şirketler ve büyük toprak sahipleri önceki toprak reformu süreçlerinde başarı elde etmiş olsalar da durum şimdi yerli halklar ve çiftçiler lehine değişmiş halde. INRA yasasından 1996'dan beri yaklaşık 800 bin kişi yararlandı.


Öne çıkan meseleler:

Çiftçiler için batı dağlık arazilerinden toprak

1953'te özellikle batıdaki dağlık arazileri ve vadileri etkileyen zirai reform, çiftçilerin yararına oldu. Aileler nesilden nesile ufalan küçük toprak alanları edindiler. Kırsal nüfusun büyük çoğunluğu yaylalarda yaşıyor ve bu nüfus artıyor. Dağlık arazilerde toprak kalmadığı için birçok insan göçe mecbur kalıyor.

Önceden, bir güvenlik valfi olarak planlı bir “kolonileştirme” süreci oluşturulmuştu ve Ulusal Kolonileştirme Enstitüsü aracılığıyla kırsal aileler vadi ve ovalardaki verimli arazilere yerleştiriliyordu. Ancak bu ofis 1992'de hükümetin yolsuzluk skandalları eşliğinde kapandı. Ardından gelen kolonileştirme düzgün bir planlamadan yoksundu ve kendiliğinden gelişti. Birçok dağlık arazi köylüsü şimdi kent merkezlerine göç ediyor ve hali hazırda kalabalık olan çevre yerleşkeler daha da kalabalıklaşıyor. Ayrıca Arjantin'e ve Avrupa'ya da göç edenler var ki orada ayrımcılıkla ve güçlüklerle karşı karşıya kalıyorlar.

Küçük toprak sahipleriyle ilgili bu ciddi sorun ele alınmadı.


TIOC'lar bireysel toprak mülkiyetine karşı

Toprak sahipliğindeki başat sorunlardan biri, yerli topluluklara, yani çoğunlukla az sayıda insana, büyük arazilerin mülkiyetinin kolektif tapu olarak verilmesiyle çözüldü. Ancak, daha çok sayıda olan çiftçi nüfusun karşı karşıya olduğu durum bundan farklı. Çiftçiler, bireysel veya aile olarak küçük alanlara sahipler. Dolayısıyla toprak sahipliğinin mantığı farklı.

Kimi çiftçi örgütleri, yerli topluluklara büyük toprak arazileri verilmesini kendilerine verilene kıyasla adaletsiz bir uygulama olarak görüyorlar. Ayrışma özellikle köylüler TIOC'ların çeperinde yerleşmişlerse göze görünür hale geliyor.

Yerlilerin toprak mülkiyetinin genişlemesi ayrıca yönetimsel meseleler de ortaya çıkarıyor. TIOC'lar, içlerinde yaşayan topluluklarca yönetiliyorlar. Yerli topluluklar ve onların yetkilileri toprağın ve yenilenebilir doğal kaynakların kullanımıyla ilgili kararlardan sorumlular. Bu, çıkarların çelişmesi, devletle çatışkıya yol açabilir. TIPNIS ihtilafı buna bir örnek (bkz BIF Bulletin No.20) Toprak politikasını yeniden düşünmek böyle ihtilafları önlemek için bir yol olacaktır.


Yeniden paylaşım: kimi başarılar / simgesel vakalar

Bir başka yol, doğu ovalarındaki büyük toprak sahiplerinin arazilerini mevcut yasal sınırların ötesinde yeniden paylaştırmak olabilir. İktidardaki ilk döneminde hükümet büyük toprak sahiplerine rağmen tatmin edici bir paylaştırma yapacağına söz verdi.

Tapulandırma sürecinde hükümet şimdiye kadar 10 milyon hektardan fazla araziyi mülkleri için yasal hak beyan edemeyen veya araziyi verimli bir biçimde kullandığını gösteremeyen toprak sahiplerinden veya işletmelerden aldı. Bazı durumlarda toprak sahiplerinin kalmasına izin verildi ama toprak alanları azaldı.

Büyük toprak sahiplerine yönelik simgesel vakalardan biri, ABD vatandaşı Ronald Larssen'in hayvan çiftliğinin ele geçirilip yeniden paylaştırılmasıydı. Hükümet, yerli halkların borç esareti altında çalıştırıldığına hükmetmişti. Toprak, orada yaşayan ve çalışan Guarani halkına verildi.

Pando bölgesi de önemli bir dönüşüme tanık oldu. Yerli köylülerin borç bağımlılığı şartlarında Brezilya cevizi toplayıcısı olarak çalışmakta oldukları 2.3 milyon hektarlık alan, INRA tarafından birkaç yüz toprak sahibinden alınıp kendilerine verildi.


Bitmemiş iş – Santa Cruz'daki büyük toprak sahipleri

2011'den beri tapulandırma ve yeniden paylaştırma yavaşladı. Ocak 2009'da (anayasa referandumuyla beraber) yapılan bir referandum, bireysel toprak sahipliğini 5000 hektarla sınırladı, ancak bu uygulama geriye dönük olarak uygulanmadı. Böylece zaten biriktirilmiş büyük toprak alanları meşrulaşmış oldu. Üstelik toprak sahipleri tapularını aile üyeleri ve iş ortakları arasında bölüştürerek 5000 hektar limitini aşabiliyorlar.

Santa Cruz'da en iyi tarımsal toprağın yaklaşık 5 milyon hektarlık bir alanı, büyük toprak sahiplerinin elinde. Birçok durumda bu topraklar, 1970 ve 1980'lerdeki diktatörlük zamanında siyasal kayırmalar yoluyla biriktirildi. Ayrıca Santa Cruz'dan ucuza toprak satın alan yabancı toprak sahipleri de artışta – özellikle Brezilyalılar, Arjantinliler ve Mennonitler. Kimi tahminlere göre yaklaşık 1.5 milyon hektar toprak hiçbir ekonomik ve toplumsal işlev görmüyor.

Juan Carlos Rojas'ın savunduğu gibi, MAS hükümeti son yıllarda büyük toprak sahiplerine karşı yaklaşımını yumuşatmışa benziyor. Nitekim geçen Aralık ayında Cochabamba'daki Toplumsal Zirve'de, doğudaki toprakların ekonomik ve toplumsal işlevlerinin tasdiklenmesinin (iki yerine) beş yılda bir yapılması önerilmişti. Kimileri bunu MAS hükümetiyle tarım işletmelerinin çıkarları arasında bir anlaşmanın sonucu olarak görüyor – keza bu işletmeler ülkenin gıda ihtiyacını karşılıyorlar. Santa Cruz'daki ekonomik elitlerin, 2008'deki gibi çatışkılardansa hükümetle işbirliği yapmayı daha elverişli bir yaklaşım olarak görüyor olmaları da mümkün. Ama bunun zararını, toprak reformundan yarar sağlaması gerekenler görecek, yani çiftçiler ve küçük aile işletmeleri (minifundios).


Tuesday, June 12, 2012

Doğayla dengenin yeniden inşası için “Yeşil Ekonomi” neden yanlış yoldur? Seçeneklerimiz neler? - Pablo Solón Romero




* Bu yazı, Bolivya Birleşmiş Milletler Temsilcisi Pablo Solón Romero'nun yazdığı ve Focus on the Global South sitesinde yayınlanan “Why the Green Economy is a wrong path to restore the equilibrium with nature and what alternatives do we have?” başlıklı makaleden kısaltılarak serbestçe çevrilmiştir.




1992 yılında Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferası'ndan yirmi yıl sonra, ekolojik kriz derinleşmeye devam ediyor. Dünyada hakimiyetini kuran sürdürülemez kalkınma modeli; biyoçeşitlilikte vahim kayıplara, kutuplardaki buz örtüsünün ve dağlardaki kalıcı buzulların erimesine, ormansızlaştırma ve çölleşmede ürkütücü bir artışa ve sıcaklıklarda – bildiğimiz anlamıyla yaşamı tehdit edecek – en az 4ºC'lik bir artışa sebep oldu. Bilim, gezegenimizin 650 000 yıldır içinde bulunduğu durumu değiştirecek bir noktaya geri dönüşü olmayacak şekilde yaklaştığımızı söylüyor.


Birçok kişi, Haziran ayında Rio de Janeiro'da gerçekleşecek Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'nın (Rio +20) Dünya ekosistemleriyle dengenin yeniden kurulması meselesi açısısından bir dönüm noktası fırsatı olduğunu düşünüyor. Ancak Haziran'da kabul edilmek üzere müzakere edilen belge, dünyayı daha adil ve sürdürülebilir bir güzergaha taşımak yerine; “Yeşil Ekonomi” ilüzyonu aracılığıyla doğayı, yaşamı ve ekosistem hizmetlerini metalaştırmak ve finansallaştırmak için yeni pazar mekanizmaları teşvik ediyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (BMÇP) “Yeşil Ekonomi” kavramını; tekrarlanan enerji, iklim, çevre, gıda ve finans krizlerinin sebebinin “sermayenin aşırı ölçüde yanlış tahsis edilmesi” olduğu argümanına dayanarak geliştirmişti. BMÇP analizi böylece doğanın bir sermaye olarak görülmesinde içkin olan sorunları es geçmiş oldu ki asıl bu yaklaşım Dünya'nın kaynaklarının aşırı sömürüsüne yol açmış ve hali hazırda uluslar, toplumlar ve halklar arasındaki şiddetli eşitsizlikleri genişletmektedir.

Yeşil Ekonomi'yi savunanlar; biyoçeşitliliğin korunması, suyun temizlenmesi, bitkilerin tozlaşması, mercan kayalıklarının korunması ve iklim düzenlenmesi için bitkilerin, hayvanların ve ekosistemlerin sağlamakta olduğu ücretsiz hizmetlere birer fiyat biçilmesini vazgeçilmez (ve normal) buluyorlar. Yeşil Ekonomi'nin çalışması için; ekosistemlerin ve biyoçeşitliliğin spesifik işlevlerinin tanımlanması, onlara parasal değer atfedilmesi, mevcut durumlarının değerlendirilmesi, hizmet sunmayı kesecekleri sınırların tespit edilmesi ve her bir çevresel hizmet için bir pazar oluşturmak üzere bu ekosistemlerin korunum masrafına bir fiyat biçilmesi gerekiyor. Yeşil Ekonomi'nin mimarları, pazar mekanizmalarının, “doğanın ekonomik görünmezliğini” yönetmek için güçlü araçlar olduğuna inanıyorlar.

BM Brundtland Raporu'nun (“Ortak Geleceğimiz”) 1987'de yayınlanmasından beri politikacılar, sağlıklı bir çevrenin ve ekonomik büyümenin birbirini desteklemesi fikriyle hareket ettiler. Pratikte ise hükümetler, son 20 yıldır, ekonomik büyümeyi çevreden daha öncelikli görmeye ve sürdürülebilir kalkınma çalışmalarında şirket çıkarlarını ve pazar mekanizmalarını vurgulamaya eğilim gösterdiler.

Farklı ve daha iyi bir gelecek için yeni bir yol

İlk Rio konferansındaki fikirler ve onu takip eden yirmi yılda uygulamaya konan ve güçlendirilen hatalı çözümler, insanlığı ve doğayı bezdirmeye devam eden sosyo-ekonomik ve çevresel sorunları hafifletmekte başarısız oldular. Doğanın metalaştırılması ve özelleştirilmesi için yapılan yeni saldırıyı durdurmak için yapılması gereken, ortak malların savunusu için kendi bölgemizde ve tüm dünyada yapılmakta olan mücadeleyi güçlendirmek ve birbirine bağlamaktır.

Doğa'ya fiyat biçmek yerine, Doğa'nın bir eşya ya da basit bir kaynak sağlayıcı olmadığını ve insanların Doğa'nın bir parçası olduğunu fark etmeliyiz. Dünya yaşayan bir sistemdir, bizim yuvamızdır, birbirine bağımlı varlıkların ve bölümlerin bütününü oluşturduğu bir topluluktur. Doğa kendi bütünlüğünü, karşılıklı ilişkilerini, yeniden üretimini ve dönüşümünü yöneten kurallara sahiptir. Rio+20'de hükümetler bu kuralları tanımalı, onlara itibar etmeli ve onların hüküm sürmesini güvence altına almalıdır.

Pazar kurallarını Doğa'ya uygulamak yerine yapmamız gereken, şu ilkeler ışığında yeni bir sistem oluşturmaktır:
  • her şeyin her şeyle barış, uyum ve denge içinde olması,
  • tamamlayıcılık, dayanışma, eşitlik, sosyal ve çevresel adalet,
  • kolektif refah ve herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması,
  • insanların neye sahip oldukları değil ne oldukları üzerinden tanınmaları,
  • her türlü sömürgecilik, emperyalizm ve müdahaleciliğin ortadan kaldırılması.
Ekonomik büyümenin gezegensel sınırlarını görmezden gelen yıkıcı kalkınma modelini savunmaya devam edemeyiz.

Yeni teknolojiler, sadece kapitalist güdülerle yürütülen sınırsız ve umarsız ekonomik büyüme anlamına gelmemelidir. Bilimsel gelişmeler bazı durumlarda belirli kalkınma sorunlarına yanıt verilmesine katkıda bulunabilirler ancak Dünya sisteminin doğal sınırlarını göz ardı edemezler.

Her ülke, kendi toplumunun temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken ürün ve hizmetleri üretmek durumundadır; ancak, hiçbir şekilde, en zengin ülkeleri gezegenin taşıyabileceğinden beş kat daha fazla ekolojik ayakizi sahip olmaya sürükleyen kalkınma güzergahını izleyemezler. Hali hazırda gezegenin kendini yenileme kapasitesi zaten yüzde kırktan fazla oranda aşılmış durumda. Doğa Ana'nın aşırı sömürüsü bu raddede devam ederse 2030 yılında iki gezegene ihtiyacımız olacak.

İnsanların bütünün sadece bir parçasını oluşturduğu karşılıklı bağımlılıklar içeren bir sistemde, sadece insan kısmın haklarını tanıyarak sistemin dengesini korumak mümkün değildir. İnsan haklarını garanti altına almak ve doğayla uyumu yeniden inşa etmek için, Doğa'nın haklarının efektif bir biçimde tanınması ve yürürlüğe konması gerekir.

Seçkinlere ayrıcalık sağlayan bu müsrif ve lüks meraklısı tüketim sistemine son vermeliyiz. Kalkınmış ülkeler, sürdürülemez üretim ve tüketim tarzlarını, kamusal siyaset ve yasalarla olduğu kadar bilinçli aktif toplumsal katılımla (ve özellikle marjinal kesimlerin katılımıyla) hakkaniyetsizlikleri ve eşitsizlikleri hedef alarak değiştirmek zorundadırlar.




Devletler su, eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım, enerji ve sanitasyon haklarını garanti altına almalıdırlar. Bu hizmetlerin işletimi kamuya ait olmalı ve verimli sosyal yönetime dayanmalıdır, özel şirketlere değil. Bu hizmetlerin toplumun en fakir ve marjinal kesimlerine adil bir biçimde ulaşmasını güvence altına almak üzere; asli amaç özel kar değil ortak refah olmalıdır. Düzgün beslenme hakkını garanti altına almak için gıda egemenliği siyaseti güçlendirilmelidir, ziraat firmaları değil.


1992 Rio Deklarasyonu'nda inşa edilmiş olan ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklar çerçevesi altında; sözde kalkınmış ülkeler, Dünya sisteminin bozulmasına en büyük katkıyı yapmaları sebebiyle sahip oldukları tarihsel ekolojik borçlarını kabul etmeli ve ödemelidirler. Bu ekolojik borcu ödeyerek kalkınmış ülkeler kamusal kaynaklardan finans yaratmalı ve ayrıca egemen kalkınmakta olan ülkeler tarafından ihtiyaç duyulan toplumsal ve ekolojik olarak uygun teknolojileri aktarmalıdırlar.

Zengin ve kalkınmış ülkeler, fakir ve kalkınmakta ülkelerde doğanın sömürüsüne ve bozulmasına katkıda bulunacak ticaret anlaşmaları dayatmamalıdırlar.

Kalkınmış ülkelerce savunma, güvenlik ve savaş bütçelerine ayrılan devasa kaynaklar azaltılmalıdır. Aksine, bu kaynaklar iklim değişiminin ve doğayla dengesizliklerin düzeltilmesi için kullanılmalıdır. Kamu kaynaklarından 1.5 trilyon dolar bu faaliyetlere ayrılırken, kalkınmakta olan ülkelerde iklim değişiminin etkilerine yönelik olarak kamu ve özel kaynaklardan epi topu 100 milyar dolar ayrılmış olması bahane kabul etmez.

Bir finansal etkileşim vergisi yaratılarak Sürdürülebilir Kalkınma Fonu oluşturulmalı ve bu fonla kalkınmakta olan ülkelerdeki sürdürülebilir kalkınma zorlukları hedef alınmalıdır. Bu finansman mekanizması kalkınmakta olan ülkeler için yeni, sabit ve ilave kaynaklar yaratmalıdır. Bu mekanizma, olanca saydamlıkla ve yurttaş katılımına dayalı olarak yönetilmeli, kendi kalkınma çerçevelerini ve yöntemlerini değiştirmeyi reddeden uluslararası finans kurumlarına bırakılmamalıdır.

Genler, mikroorganizmalar ve diğer yaşam formları üzerindeki fikri mülkiyet hakları, düşük gelirli kitleler açısından elzem olan gıda egemenliği, biyoçeşitlilik, ilaçlara erişim vb. haklar üzerine bir tehdit oluşturur. Yaşam üzerindeki her türlü fikri mülkiyet ilga edilmelidir.

Krizi karşılamak için gereken küresel yanıt, yapısal değişiklikler gerektiriyor. Kapitalist sistemi değiştirmeliyiz, Dünya sistemini değil.

Saturday, October 22, 2011

Ekolojide kim önderlik ediyor? Evo Morales “Hareket”e Karşı


* Bu makale, Bolivia Rising blogunda 30 Eylül 2011 tarihinde Cory Morningstar imzasıyla yayınlanan “Who Really Leads on the Environment? Evo Morales Versus the “Movement”” başlıklı makaleden kısaltılarak çevrilmiştir. Yıldız işaretleriyle ayrılan son kısımda, Evo Morales'in Eylül 2010'da konuyla ilgili açıklamasını bulabilirsiniz.



 
Evo Morales, Bolivya'nın yerli halktan gelen ilk başkanı. Ocak 2006'daki meclis açılış konuşmasında Morales'in odağında Kızılderililer'in yıllardır uğradığı ayrımcılık vardı ve Bolivya'yı Güney Afrika'daki apartheid1 dönemiyle kıyasladı. Morales seçim sonucunu Sömürgeci ve Neo-Liberal Çağ'ın sonu olarak selamladı.

Ekim 2009'da Morales, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından “Dünya Toprak Ana Kahramanı” olarak adlandırıldı.

Aralık 2009'da Kopenhag'daki COP15 iklim zirvesinde, Morales hükümeti ALBA ve G77 ülkeleriyle bağlaşıklık halinde tüm devletlerden daha ilerici olduğunu ispat etti. Bolivya'nın önderlik ettiği bu ittifak, dünyanın topyekün ekolojik çöküşünü ve kıyas kabul etmeyecek ölçüde bir küresel soykırımı önlemek için gerekli bilimsel hedeflerde ısrar etti. İronik bir biçimde, bu ısrarları, mevzu bahis ilerici devletleri çevreci “hareket”in çok daha ötesine sıçratıyordu.

Kurumsallaşmış çevreci “hareket” 2006'da TckTckTck adında bir şemsiye örgüt/kampanya altında birleşmişti – dünyanın en güçlü bazı şirketleri ve pazarlama sorumluları tarafından uydurulmuş bir sosyal medya devi. Böyle bir TckTckTck ortağı olarak (ki bunlardan kamuya açıklanan 280 tane var) Corporate Leaders Group on Climate Change'i sayabiliriz, ki bu oluşum Shell, RBF ve Coca-Cola gibi şirketlerden oluşuyor. Bu bilgi açığa çıkarılıp kamuyla paylaşıldığında, TckTckTck onları internet sitesinden çıkardı ve bu Halkla İlişkiler kabusundan kurtulmak için çırpındı.

Yeşil şirketlerin tam olarak kimi temsil ettiklerine dair bir hissiyat edinmek için (ipucu verelim: siz değilsiniz), şunu düşünelim: Bolivya, ALBA ve G77, ülkelerin 1°C sıcaklık artışını aşmamalarını talep ettiler. Katı bir karşıtlıkla STKlar sıcaklık artışının 2°C'yi aşmamasını ve dünya salımlarının 2019'da tavan yapmasını “talep ettiler”! Bunun anlamı şuydu: Salımlar 2019'a kadar eski tas eski hamam artmaya devam edebilir, bu noktadan sonra salım azaltmak için çaba sarf etmeye zahmet edebiliriz. TckTckTck; Avaaz, Conservation International, Greenpeace International, World Wildlife Fund (ve daha birçok REDD2 destekçisi savunucu ya da rantçısı) ve 700'den fazla STK'yı temsil eden (ve onlar adına konuşan) Climate Action Network International'ın da içinde bulunduğu 200'den fazla uluslar arası ortaktan oluşuyor.

İnsan haklarına gelince; yüzlerce şirket STK'sı – halkı küresel ortalama sıcaklıklarda 2°C fazladan bir artışa ikna etmek için kampanyalar yaparak – sadece birkaç onyıl içerisinde gezegendeki hemen hemen bütün türlerin tarihte görülmemiş bir imhasına onay verdiler. [Not: Akılda tutalım; +1°C'nin altında dahi, geri besleme mekanizmaları dahil edilmese bile uzun vadede en az +2.4°C'lik bir artışı üstlenmiş oluyoruz: Ramanathan ve Feng'in 2008 makalesi. Ayrıca iklim bilimci James Hansen'ın artık 1°C'nin dahi kabul edilemez derecede yüksek bir risk olarak görüldüğüne dair uyarısını hatırlayın.]

Şirket STK'larının bizleri kesin bir türler imhasına götürmekte olduğunu hesaba katınca, cezai ihmalin ne anlama geldiğini baştan düşünmek gerekiyor. ABD'de, cezai ihmalin tanımı, oldukça çetin: “İhmal Sebebiyle İşlenen Suçlar (Madde 33.1) Eğer kişi eyleminin (ya da eylemsizliğinin) toplumsal tehlikesinin bilincindeyse, toplumsal olarak tehlikeli sonuçların oluşacağının kaçınılmaz ya da olası olduğunu öngördüyse, istemeksizin de olsa bilinçli olarak bu sonuçlara göz yumduysa veya kayıtsız kaldıysa; bu suç açık maksatlı yapılmış addedilir.” “Kayıtsızlık Yoluyla İşlenen Suçlar (Madde 33.1): Düşüncesizlikle ya da kayıtsızlık sebebiyle işlenen suçlar kayıtsızlık yoluyla işlenen suç addedilir.” “Bir suç; eğer kişi eylemlerinin (ya da eylemsizliğinin) toplumsal olarak tehlikeli sonuçlarını öngörmüş ancak geçerli sebeplere dayanmaksızın bu sonuçların önlenebileceğini beklemişse, düşüncesizlikle işlenmiş suç addedilir.”



2009'daki COP15'in görkemli yenilgisi ve yozlaşmasının ardından 2010'da Bolivya “Dünya Halklarının İklim Değişimi ve Toprak Ana Hakları Konferansı”na ev sahipliği yaptı ve burada Cochabamba Anlaşması üretildi (Nisan 2010). Anlaşma REDD'i özellikle reddediyor: “REDD ve türevleri +, ++ gibi; halkın egemenliğini ve önsel özgür ve bilgilendirilmiş rıza hakkını ve ayrıca ulusal devletlerin egemenliğini, halkların geleneklerini ve doğanın haklarını çiğneyen pazar mekanizmalarını kınıyoruz.”

Morales Önderliğini, Morales'e Karşı Uluslararası Bir Kampanya Yürüten STK Avaaz'la Karşılaştırın

Avaaz, The Climate Group'un üyesi.

The Climate Group, REDD için bastırıyor.

Rockefeller Brothers Fonu da, zamanla kendi başına ayakta duracak kurumlara evrilecek ev-içi projeler için ticari kuluçka merkezi rolünü oynuyor – Londra'da 2004'te başlatılan The Climate Group da bunların tipik bir örneği. The Climate Group koalisyonu, dünyanın en büyük şirketlerinden 50'den fazlasını ve yerel hükümetleri de içeriyor (enerji devleri BP ve Duke Energy gibi büyük kirleticiler de dahil), Avaaz gibi birçok ortak organizasyonu da. The Climate Group ispatlanmamış karbon yakalama ve depolama (CSS) teknolojisinin, nükleer enerjinin ve biyokütle enerjisinin; düşük karbon bir ekonomi için elzem teknolojiler olduğunu savunuyor. The Climate Group, iklim hareketini sabote etmek için tutarlı bir biçimde çalışan International Emissions Trading Association (IETA) gibi başka şirket lobi gruplarıyla da yakın temas halinde. The Climate Group ayrıca başka inisiyatifler üzerine de çalışıyor; örneğin gönüllü dengeleme projeleri için yeni küresel standartlar tarif eden Voluntary Carbon Standard. Bir pazarlama stratejisi firması, Climate Group'un “Hep birlikte” kampanyasını “yeşil zihin yıkamaya karşı en iyi önlem” olarak seçti. The Climate Group'un Avusturalya, Çin, Avrupa, Hindistan ve Kuzey Amerika'da çalışmaları var. Kopenhag İklim Konseyi'nin de üyesiydi.

ABD tarafından desteklenen Avaaz STK'sı (Soros fonluyor) Halkların Cochabamba Anlaşması'nı asla onaylamadı. Nasıl başka hiçbir yeşil şirket grubu onaylamadıysa..





Çevreci “hareket”? Bu bir hareket, kabul ediyoruz. Vergiden muaf vakıflar aracılığıyla hareketi fonlayan dünyanın en zengin ailelerini ve şirketlerini koruyan bir hareket.



*** *** *** *** *** ***



Morales'in REDD ile ilgili duruşu3


DOĞA, ORMANLAR VE YERLİ HALKLAR SATILIK DEĞİLDİR
Dünyanın her yerindeki yerli kardeşlerim:

REDD mekanizması ve onun yeni versiyonları olan REDD+ ve REDD++ inşası aracılığıyla doğanın ve daha özel olarak ormanların metalaştırılmasına önayak olmak için kimilerinin liderleri ve yerel grupları kullanıyor olmasından dolayı çok endişeliyim.

Her gün dünyada 36000 futbol sahası kadar yağmur ormanı ya da orman uzantısı yok oluyor. Her yıl, 13 milyon hektar orman ve yağmur ormanı kaybediliyor. Bu hızla gidersek, tüm ormanlar bu asrın sonuna kadar yok olmuş olacaklar.

Ormanlar ve yağmur ormanları, biyoçeşitliliğin en büyük kaynağıdırlar. Eğer ormansızlaştırma devam ederse, binlerce hayvan ve bitki türü sonsuza kadar kaybedilecek. Erişilebilir temiz su alanlarının üç çeyreğinden fazlası, ormanlardaki bölgelerden geliyor; böylece ormanın koşulları kötüleştikçe su kalitesi düşecek. Ormanlar su baskınlarından, erozyondan ve doğal afetlerden koruma sağlarlar. Kereste ürünler dışında da birçok ürün temin ederler. Ormanlar, hala keşfedilmeyi bekleyen doğal ilaçlar ve tedavi öğelerinin kaynağıdırlar. Ormanlar ve yağmur ormanları, atmosferin akciğeridirler. Dünyadaki toplam sera gazı salımlarının %18'i, ormansızlaştırma sebebiyle gerçekleşiyor.

Toprak Ana'mızın yok edilmesini durdurmak, birinci önceliğimizdir.

Şimdilerde, iklim değişimi müzakerelerinde herkes ormansızlaştırmanın ve ormanların kalitesizleştirilmesinin önlenmesi konusunda hemfikir. Ancak, bunu sağlamak için, bazıları, sadece fiyatı ve sahibi olan şeylerin kaale alınmaya değer olduğuna dayanan yanlış bir argümanla, ormanları metalaştırmayı öneriyorlar.

Önerileri, ormanların sadece bir işlevini, karbondioksit emme yeteneğini dikkate almak, karbon pazarında ticarileştirilecek “sertifikalar”, “krediler” ve “Karbon hakları” tedavüle sürmek. Bu yolla, Kuzey'in firmaları, ekonomik elverişliliğine göre, salımlarını düşürmekle Güney'den “REDD sertifikaları” satın almak arasında tercih yapacaklar. Örneğin; eğer bir firma, salımlarını 1 ton CO2 indirmek için “kalkınmış bir ülkede” 40 ya da 50 dolar yatırım yapmak zorundaysa, bunun yerine “kalkınmakta olan bir ülkeden” 10 ya da 20 dolarlık bir “REDD sertifikası” satın almayı yeğleyecek ve ardından bahsedilen CO2 salımı azaltımlarını başarıyla gerçekleştirdiklerini söylecekler.

Bu mekanizma üzerinden, kalkınmış ülkeler, kalkınmakta olan ülkelere salım azaltma yükümlülüklerini devretmiş olacaklar ve bir kez daha Güney Kuzey'i fonlamış olacak ve yine aynı kuzeyli firma, Güney ormanlarından “sertifikalı” karbon satın alarak gırla parayı tasarruf edecek. Ancak, salım azaltım yükümlülükleriyle ilgili hile yapmakla kalmıyorlar, aynı zamanda doğanın metalaştırılmasına da ormanlarla başlamış oluyorlar.

Ormanlar emebildikleri CO2 tonajına göre fiyatlandırılmaya başlanacak. Emilim kapasitesini belgeleyen “kredi” ya da “karbon hakkı” dünyadaki diğer tüm metalar gibi alınıp satılır hale gelecek. “REDD sertifikası” sahiplerinin zarar görmemesi için, bir sürü kısıtlama getirilecek ve nihayetinde ülkelerin ve yerli halkların ormanları ve yağmur ormanları üzerindeki egemenlik hakları etkilenecek. Su, biyoçeşitlilik ve “çevresel hizmetler” adını koydukları şeylere kadar erişen, doğanın bugüne kadar görülmemiş derecede özelleştirilmesi evresi böyle başlıyor.

Biz ormanların, yağmur ormanlarının ve Toprak Ana'nın yıkımının ve küresel ısınmanın sebebinin kapitalizm olduğunu belirtirken; onlar, “yeşil ekonomi” lafıyla kapitalizmi doğanın metalaştırılmasına genişletmeye çabalıyorlar.

Doğanın metalaştırılması tekliflerine destek bulmak için kimi finansal kurumlar, hükümetler, STK'lar, vakıflar, “uzmanlar” ve ticaret firmaları; doğanın bu metalaştırmasının “faydalarından”, ormanlarda ve yağmur ormanlarında yaşayan topluluklar ve yerli halklara bir gıdım koklatmayı öneriyorlar.

Doğa, ormanlar ve yerli halklar satılık değildir.

Asırlardır, yerli halklar doğal ormanları ve yağmur ormanlarını koruyarak yaşayageldiler. Bizler için orman ve yağmur ormanları nesnelerden ibaret değildir, öylece fiyatlandırıp özelleştirebileceğiniz şeyler değildir. Yerli ormanların ve yağmur ormanlarının karbon diye basitçe ölçülebilen bir niceliğe indirgenmesini kabul etmiyoruz. Yerli ormanların birkaç tür ağacın ekilivermesiyle yaratılan fidanlıklarla karıştırılmasını da kabul etmiyoruz. Orman bizim yuvamızdır, bu büyük yuvada bitkiler, hayvanlar, su, toprak, hava ve insanlar birlikte yaşarlar.

Dünyanın tüm ülkelerinin ormanların ve yağmur ormanlarının yok edilmesine veya kötüleştirilmesine karşı birlikte hareket etmesi elzemdir. Kalkınmış ülkeler için bu bir yükümlülüktür; ormanların korunması için finansal katkı sağlamak onların iklimsel ve çevresel borçlarının bir parçasıdırancak metalaştırma aracılığıyla değil. Ormanların korunumuna katkı veren kalkınmakta olan ülkeleri, yerli halkları ve yerel toplulukları desteklemenin ve finanse etmenin birçok yolu vardır.

Kalkınmış ülkeler; iklim değişimi için harcadıkları kamu kaynaklarının 10 katından fazlasını savunma, güvenlik ve savaşa harcıyorlar. Finansal kriz süresince bile, askeri harcamalarını korudular ve arttırdılar. Toplulukların ihtiyaçları ve kimi liderlerin ve yerli “uzmanların” hırslarını bahane ederek yerli halkların doğanın metalaştırılmasına dahil olmasını beklemek kabul edilemez.

Ormanları ve yağmur ormanlarını koruma amacıyla geliştirilen her mekanizma, yerli halkların haklarını ve katılımını garantiye almalıdır. Ancak sırf REDD'de yerlilerin katılımı sağlandı diye de ormanlar ve yağmur ormanları için fiyat biçilmesini ve küresel karbon pazarında müzakereye açılmasını kabul edemeyiz.

Yerli kardeşlerim, kafamızın karışmasına müsaade etmeyelim. Kimileri bize REDD'deki karbon pazarı mekanizmalarının gönüllü olacağını anlatıyor. Bunun manası, alıp satmak isteyen herkesin buna imkanı olması, istemeyenlerin ise bir kenarda uslu uslu oturmasıdır. Birisi Toprak Ana'yı gönüllü olarak satarken diğerlerinin eli kolu bağlı oturacağı bir mekanizma yaratılmasını – hele ki bizim rızamızla – kabul edemeyiz.

Ormanların ve yağmur ormanlarının metalaştırılmasının indirgemeci görüşüyle yüzleştiğimizde, yerli halklar olarak dünyanın tüm çiftçileri ve toplumsal hareketleriyle beraber, Dünya Halklarının İklim Değişimi ve Toprak Ana Hakları Konferansı'ndan çıkan tasarı için savaşmalıyız:

  1. Yerli ormanların ve yağmur ormanlarının, sadece CO2 gömülümü açısından değil, basit fidanlıklarla karıştırmadan, tüm işlevleri ve potansiyelleriyle birlikte entegre bir biçimde yönetimi.
  2. Ormanların entegre yönetiminde kalkınmakta olan ülkelerin egemenliklerine saygı.
  3. Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Deklarasyonu, ILO'nun 169 nolu konanvsiyonu ve diğer uluslararası araçlarla sabitlenen Yerli Halkların Hakları'na tam uyum; kendi bölgelerinin tanınması ve bölgelerine saygı duyulması; ormanların korunumu için yerlilerin bilgisinin yeniden değerlendirilmesi ve uygulamaya konması; yerli halkların katılımı ve ormanların ve yağmur ormanlarının yerli yöntemleriyle yönetimi.
  4. İklim borçları ve çevresel borçlar dahilinde, kalkınmış ülkelerin kalkınmakta olan ülkeleri ve yerli halkları ormanların entegre yönetimi için fonlaması. Ormanların ve yağmur ormanlarının metalaşmasına yol açacak hiçbir türlü karbon pazarı mekanizması ya da “girişiminin” tesis edilmemesi.
  5. Ormanları, yağmur ormanlarını ve onların tüm bileşenlerini de içeren Toprak Ana haklarının tanınması. Toprak Ana ile uyumun yeniden sağlanması için, doğaya fiyat biçmek doğru yol değildir. Tam aksine, sadece insanların yaşama ve çoğalma hakkı olmadığını, aynı zamanda doğanın da yaşam ve yeniden üretme hakkı olduğunun tanınması. Ve ayrıca Toprak Ana olmaksızın insanların yaşayamayacağının tanınması.

Yerli kardeşlerim, çiftçi kardeşlerim ve dünyanın tüm toplumsal hareketleri; Cochabamba'dan çıkan sonuçların Cancun'da kabul edilmeleri ve ormanları ilgilendiren bir eylemliliği tetikleyecek, bu beş ilkeye dayanan mekanizmaların üretilmeleri için harekete geçmek zorundayız. Bunu yaparken, daima, yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan, yerli halklarla Toprak Ana'ya saygının yüksek birliğini muhafaza etmeliyiz.

EVO MORALES AYMA
Bolivya Çokuluslu Devleti Başkanı


1 Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1948 – 1994 yılları arasında Ulusal Parti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemi. Nelson Mandela önderliğindeki Anti-Apartheid Hareketi ile bu uygulamalar son bulmuştur.
2 REDD (Reducing Emissions from Deforestation and Forest Degradation): Ormansızlaştırma ve Ormanların Kötüleştirmesine Dayalı Salımların Azaltılması (Çevirenin notu)
3 Morales Eylül 2010'da REDD ile ilgili bir açıklama yaptı ve REDD'e muhalefetini detaylı bir şekilde açıkladı. İspanyolca metni burada bulabilirsiniz.



Friday, September 16, 2011

Bolivya, doğaya insanlarla eşit haklar tanıyacak tarihi “Toprak Ana Yasası”nı çıkartmaya hazırlanıyor.


* Bu haber, PV Pulse'ta 18 Nisan 2011 tarihinde Keph Senett imzasıyla yayımlanan “Bolivia Set to Pass Historic 'Law of Mother Earth' Which Will Grant Nature Equal Rights to Humans” haberinden; konunun Türkçe yayınlarda hak ettiği ilgiyi görememiş olduğu düşüncesiyle çevrilmiştir.


Bolivya, politikacıların ve taban örgütlenmelerinin işbirliğiyle, doğayla insana eşit haklar ve korumalar tanıyacak tarihi bir “Toprak Ana Yasası” çıkartmaya koyuluyor. La Ley de Derechos de la Madre Tierra adındaki mevzuat, doğa korumacı yaklaşımlarda ve eylemlerde radikal bir değişimi, sanayi üzerinde yeni kontrol tedbirlerini ve çevresel yıkımın azaltılmasını amaçlıyor.

Yasa, doğal kaynakları bereket olarak yeniden tanımlarken, doğaya insanla aynı hakları tevcih ediyor; ki bunların içinde yaşama ve varolma hakkı, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tahrifatından özgürce sürdürme hakkı, saf su ve temiz hava hakkı, denge hakkı, kirletilmeme hakkı ve hücresel yapıların modifiye edilmemesi ve genetik olarak değiştirilmemesi hakkı var. Belki de en tartışmalı nokta, doğaya “ekosistemlerin dengesini ve bölge halkını etkileyen mega altyapı ve kalkınma projeleriyle bozulmama” hakkı tanınması.

2005'in sonlarına doğru, Bolivya ilk yerli başkanı olan Evo Morales'i seçti. Morales lafını esirgemeyen, hem ülkesi içinde hem de Birleşmiş Milletler'de esaslı değişiklikler için mücadele veren bir çevre koruma şampiyonu. Güney Amerika'nın en fakir ülkelerinden biri olan Bolivya, uzun süreler, yıkıcı endüstriyel faaliyetlerin ve iklim değişiminin sonuçlarına katlanmak zorunda kaldı; ancak Morales'in ve onun hükümet üyelerinin özverili çabalarına rağmen, kaygıları BM'de büyük ölçüde görmezden gelindi.

Daha geçen yıl, 2010'da, Bolivya Dışişleri Bakanı David Choquehuanca, “Kopenhag Uzlaşması'nda kalkınmış ülkelerin yaptığı sera gazı azaltım taahhütlerinin yetersizliği hakkındaki” üzüntülerini dile getirmişti. Beyanatında, bazı uzmanların “sanayileşme öncesi seviyelerin dört dereceye kadar üstünde” sıcaklık artışı öngördükleri iddiasına işaret etmişti. “Durum ciddi”, demişti Choquehuanca. “Sanayileşme öncesi seviyelerin bir dereceden ötesindeki bir sıcaklık artışı, Ant dağlarındaki tüm buzullarımızın yok olması ve muhtelif ada ve kıyı bölgelerimizin sular altında kalmasına sebep olacaktır.”

2009'da, meclisin 22 Nisan'ı “Uluslararası Toprak Ana Günü” ilan etmesinin hemen ardından, Morales bir basın açıklaması yaparak, “İnsan soyunu güvence altına almak istiyorsak, gezegeni güvence altına almamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler'in bir sonraki başlıca görevi budur.” dedi. Bolivya anayasasında aynı sene yapılan bir değişiklik, tüm hukuk sisteminde bir dönüşüme yol açtı – bu yeni yasayı da ortaya çıkaran bir dönüşüme.
Toprak Ana Yasası, yerli inanışındaki, insanın diğer tüm varlıklarla eşit olması gibi birçok öğretide temelini buluyor. “Atalarımız bize bitkiler ve hayvanlarla beraber bir büyük aileye mensup olduğumuzu öğrettiler. Gezegendeki her şeyin büyük bir ailenin parçası olduğuna inanıyoruz.” dedi Choquehuanca. “Biz yerli halklar olarak, kendi değerlerimizle; enerji, iklim, gıda ve finans krizlerine çare bulunmasına katkı koyabiliriz.” Mevzuat, hükümete ülkedeki sanayiyi izlemek ve denetlemek için yeni hukuki yetkiler tanıyacak.

Yasanın hazırlanmasında rol alan 3,5 milyon üyeli Confederación Sindical Única de Trabajadores Campesinos de Bolivia'nın önderi Undarico Pinto, “Mevcut yasalar yeterince güçlü değil” dedi. “Yeni yasa, sanayiyi şeffaflaştıracak. Halkın sanayiyi ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde denetlemesine imkan sağlayacak.”
Boilvya, bir Toprak Ana Bakanlığı kuracak; ama bunun ötesinde, mevzuatın yürürlüğe konmasıyla ilgili birçok pürüz var. Şu son derece açık ki Bolivya, bu çevresel mecburiyetlerle ülkenin GSYİH'sine katkı koyan – madencilik gibi – sanayiler arasında bir denge kurmak zorunda kalacak.

Bolivya'nın uygulamadaki başarıları ve başarısızlıkları, tüm dünya ülkelerindeki politika için öğretici olacaktır. “Uygulamanın tüm dünyada müthiş bir yankı bulacağını” dile getiren Kanadalı aktivist Maude Barlow. “Bu yankı, topraklarını ve halklarını sömürüden korumaya çalışan diğer güney ülkelerinde başlayacaktır; ama ben mesela Alberta'da katranlı kuma karşı mücadele eden toplulukların da sürece sıkıca sarılacağını düşünüyorum.” dedi.
Anayasasında benzer hedefleri yücelten Ekvador da Bolivya'nın girişimine çoktan destek vermiş ülkeler arasında. Diğer destekçiler arasında Nikaragua, Venezuela, Saint Vincent ve Grenadinler ile Antigua ve Barbuda var.

Morales'in partisi Sosyalizme Doğru Hareket'in iki mecliste de çoğunluğu elinde tutması sebebiyle, yasaya ulusal düzeyde bir muhalefet beklenmiyor. 20 Nisan'da, yani bu seneki “Uluslararası Toprak Ana Günü”nden sadece iki gün önce, Morales BM'ye bir taslak anlaşma sunarak uluslararası toplumda müzakereler için başlama vuruşunu yapacak.



Çevirenin notu: Bu yazının orijinalinin yayınlanmasının ardından, 20 Nisan 2011'de, Evo Morales Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bir açıklama yaparak doğaya insanlarla eşit haklar verilmesini savundu; öneri, birçok ülke temsilcisi ve birçok kanaat önderi tarafından coşkuyla karşılandı. Haziran 2011'de Almanya'nın Bonn kentinde yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) toplantısında, Bolivya büyükelçisi Pablo Solon'un ısrarlı çabalarına rağmen üye ülkeler Bolivya'nın iklim değişimine karşı önerdiği güzergahı kabul etmeye yanaşmadılar. Solon, toplantı sonunda yaptığı basın açıklamasında, “Burada geçirdiğimiz iki hafta boyunca, bilim dünyasından ziyade iş dünyasının kaale alındığını gözlemledik. Salımlarda kesinti yapılmasıyla ilgili hiçbir hamle yapılmazken, sürekli yeni pazar mekanizmalarının yaygınlaştırılmasıyla ilgili öneriler dinledik.” dedi.