Bu
metin, Bolivia Information
Forum Bulletin'in 22.
sayısında
(pdf) yayınlanan “Land
and land reform in Bolivia: where are we now?”
başlıklı yazıdan kısaltılarak çevrilmiştir. Makale, Bolivia
Information Forum'un toprak
ve siyaset üzerine 2008'de Santa Cruz'da düzenlemiş olduğu
uluslararası seminerdeki tartışmaları derinleştirerek hükümet
politikalarını değerlendirmeyi amaçlıyor.
Süreçler
– INRA ile toprak mülkiyeti, TIOC'ların oluşturulması
1990'larda
toplumsal hareketler, özellikle de ovalarda yaşayan yerli gruplar,
toprak mülkiyetindeki muazzam eşitsizliğe; birçok köylü ve
yerli topluluğun topraksız oluşuna karşılık yeni bir toprak
reformu süreci için baskıda bulundular. Bu
baskılar 1996'da “INRA yasasına” ön ayak oldu. Bu yasayla
Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü (Instituto Nacional de Reforma
Agraria – INRA) kuruldu. Fikir, tüm ülkeyi bir tapulandırma
sürecinden geçirerek daha adil bir toprak paylaşımı
oluşturmaktı.
INRA
yasası ayrıca atalarından kalma topraklar üzerinde hak talep eden
yerli gruplar için Komünal Yerli Toprakları (Tierras
Comunitarias de Origen - TCO'lar) sağladı. 2009'daki
anayasa değişikliğinden sonra TCO'lara arazi denmeye başlandı
(Territorio Indigena Originaria Campesina - TIOCs). Bu
ayrıca TCO'ları yeni anayasanın yasal çerçevesiyle uyumlu hale
getirerek bu arazilerdeki yenilenebilir kaynakların kullanımı
üzerinde münhasır haklar tanıdı.
TIOC'lar
Bolivya'nın batı ovalarında, Andlar arasındaki vadilerde ve doğu
ovalarında, toplam 20.7 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor. Bu,
Bolivya'daki ekilebilir arazilerin beşte biri. Kimileri birkaç
milyon hektardan oluşuyor ve birçok küçük topluluk barındırıyor
– örneğin Nor Lipez 1.99 milyon hektardan oluşuyor ve nüfusu
sadece 10.460. Kimi TIOC'lar yerli toplulukları yerine campesino
(çiftçi) örgütleriyle ilişkili – örneğin Cochabamba
vadisindeki Ayopaya.
Her
ne kadar şirketler ve büyük toprak sahipleri önceki toprak
reformu süreçlerinde başarı elde etmiş olsalar da durum şimdi
yerli halklar ve çiftçiler lehine değişmiş halde. INRA
yasasından 1996'dan beri yaklaşık 800 bin kişi yararlandı.
Öne
çıkan meseleler:
Çiftçiler
için batı dağlık arazilerinden toprak
1953'te
özellikle batıdaki dağlık arazileri ve vadileri etkileyen zirai
reform, çiftçilerin yararına oldu. Aileler nesilden nesile ufalan
küçük toprak alanları edindiler. Kırsal nüfusun büyük
çoğunluğu yaylalarda yaşıyor ve bu nüfus artıyor. Dağlık
arazilerde toprak kalmadığı için birçok insan göçe mecbur
kalıyor.
Önceden,
bir güvenlik valfi olarak planlı bir “kolonileştirme” süreci
oluşturulmuştu ve Ulusal Kolonileştirme Enstitüsü aracılığıyla
kırsal aileler vadi ve ovalardaki verimli arazilere
yerleştiriliyordu. Ancak bu ofis 1992'de hükümetin yolsuzluk
skandalları eşliğinde kapandı. Ardından gelen kolonileştirme
düzgün bir planlamadan yoksundu ve kendiliğinden gelişti. Birçok
dağlık arazi köylüsü şimdi kent merkezlerine göç ediyor ve
hali hazırda kalabalık olan çevre yerleşkeler daha da
kalabalıklaşıyor. Ayrıca Arjantin'e ve Avrupa'ya da göç edenler
var ki orada ayrımcılıkla ve güçlüklerle karşı karşıya
kalıyorlar.
Küçük
toprak sahipleriyle ilgili bu ciddi sorun ele alınmadı.
TIOC'lar
bireysel toprak mülkiyetine karşı
Toprak
sahipliğindeki başat sorunlardan biri, yerli topluluklara, yani
çoğunlukla az sayıda insana, büyük arazilerin mülkiyetinin
kolektif tapu olarak verilmesiyle çözüldü. Ancak, daha çok
sayıda olan çiftçi nüfusun karşı karşıya olduğu durum bundan
farklı. Çiftçiler, bireysel veya aile olarak küçük alanlara
sahipler. Dolayısıyla toprak sahipliğinin mantığı farklı.
Kimi
çiftçi örgütleri, yerli topluluklara büyük toprak arazileri
verilmesini kendilerine verilene kıyasla adaletsiz bir uygulama
olarak görüyorlar. Ayrışma özellikle köylüler TIOC'ların
çeperinde yerleşmişlerse göze görünür hale geliyor.
Yerlilerin
toprak mülkiyetinin genişlemesi ayrıca yönetimsel meseleler de
ortaya çıkarıyor. TIOC'lar, içlerinde yaşayan topluluklarca
yönetiliyorlar. Yerli topluluklar ve onların yetkilileri toprağın
ve yenilenebilir doğal kaynakların kullanımıyla ilgili
kararlardan sorumlular. Bu, çıkarların çelişmesi,
devletle
çatışkıya yol açabilir. TIPNIS ihtilafı buna bir örnek (bkz
BIF
Bulletin No.20)
Toprak politikasını yeniden düşünmek böyle ihtilafları önlemek
için bir yol olacaktır.
Yeniden
paylaşım: kimi başarılar / simgesel vakalar
Bir
başka yol, doğu ovalarındaki büyük toprak sahiplerinin
arazilerini mevcut yasal sınırların ötesinde yeniden paylaştırmak
olabilir. İktidardaki ilk döneminde hükümet büyük toprak
sahiplerine rağmen tatmin edici bir paylaştırma yapacağına söz
verdi.
Tapulandırma
sürecinde hükümet şimdiye kadar 10 milyon hektardan fazla araziyi
mülkleri için yasal hak beyan edemeyen veya araziyi verimli bir
biçimde kullandığını gösteremeyen toprak sahiplerinden veya
işletmelerden aldı. Bazı durumlarda toprak sahiplerinin kalmasına
izin verildi ama toprak alanları azaldı.
Büyük
toprak sahiplerine yönelik simgesel vakalardan biri, ABD vatandaşı
Ronald Larssen'in hayvan çiftliğinin ele geçirilip yeniden
paylaştırılmasıydı. Hükümet, yerli halkların borç esareti
altında çalıştırıldığına hükmetmişti. Toprak, orada
yaşayan ve çalışan Guarani halkına verildi.
Pando
bölgesi de önemli bir dönüşüme tanık oldu. Yerli köylülerin
borç bağımlılığı şartlarında Brezilya cevizi toplayıcısı
olarak çalışmakta oldukları 2.3 milyon hektarlık alan, INRA
tarafından birkaç yüz toprak sahibinden alınıp kendilerine
verildi.
Bitmemiş
iş – Santa Cruz'daki büyük toprak sahipleri
2011'den
beri tapulandırma ve yeniden paylaştırma yavaşladı. Ocak 2009'da
(anayasa referandumuyla beraber) yapılan bir referandum, bireysel
toprak sahipliğini 5000 hektarla sınırladı, ancak bu uygulama
geriye dönük olarak uygulanmadı. Böylece zaten biriktirilmiş
büyük toprak alanları meşrulaşmış oldu. Üstelik toprak
sahipleri tapularını aile üyeleri ve iş ortakları arasında
bölüştürerek 5000 hektar limitini aşabiliyorlar.
Santa
Cruz'da en iyi tarımsal toprağın yaklaşık 5 milyon hektarlık
bir alanı, büyük toprak sahiplerinin elinde. Birçok durumda bu
topraklar, 1970 ve 1980'lerdeki diktatörlük zamanında siyasal
kayırmalar yoluyla biriktirildi. Ayrıca Santa Cruz'dan ucuza toprak
satın alan yabancı toprak sahipleri de artışta – özellikle
Brezilyalılar, Arjantinliler ve Mennonitler. Kimi tahminlere göre
yaklaşık 1.5 milyon hektar toprak hiçbir ekonomik ve toplumsal
işlev görmüyor.
Juan
Carlos Rojas'ın savunduğu
gibi, MAS hükümeti son yıllarda büyük toprak sahiplerine karşı
yaklaşımını yumuşatmışa benziyor. Nitekim geçen Aralık
ayında Cochabamba'daki Toplumsal Zirve'de, doğudaki toprakların
ekonomik ve toplumsal işlevlerinin tasdiklenmesinin (iki yerine) beş
yılda bir yapılması önerilmişti. Kimileri bunu MAS hükümetiyle
tarım işletmelerinin çıkarları arasında bir anlaşmanın sonucu
olarak görüyor – keza bu işletmeler ülkenin gıda ihtiyacını
karşılıyorlar. Santa Cruz'daki ekonomik elitlerin, 2008'deki gibi
çatışkılardansa hükümetle işbirliği yapmayı daha elverişli
bir yaklaşım olarak görüyor olmaları da mümkün. Ama bunun
zararını, toprak reformundan yarar sağlaması gerekenler görecek,
yani çiftçiler ve küçük aile işletmeleri (minifundios).
1992 yılında
Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde yapılan Birleşmiş Milletler
Çevre ve Kalkınma Konferası'ndan yirmi yıl sonra, ekolojik kriz
derinleşmeye devam ediyor. Dünyada hakimiyetini kuran sürdürülemez
kalkınma modeli; biyoçeşitlilikte vahim kayıplara, kutuplardaki
buz örtüsünün ve dağlardaki kalıcı buzulların erimesine,
ormansızlaştırma ve çölleşmede ürkütücü bir artışa ve
sıcaklıklarda – bildiğimiz anlamıyla yaşamı tehdit edecek –
en az 4ºC'lik bir artışa sebep oldu. Bilim, gezegenimizin 650 000
yıldır içinde bulunduğu durumu değiştirecek bir noktaya geri
dönüşü olmayacak şekilde yaklaştığımızı söylüyor.
Birçok kişi,
Haziran ayında Rio de Janeiro'da gerçekleşecek Birleşmiş
Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'nın (Rio +20)
Dünya ekosistemleriyle dengenin yeniden kurulması meselesi
açısısından bir dönüm noktası fırsatı olduğunu düşünüyor.
Ancak Haziran'da kabul edilmek üzere müzakere edilen belge, dünyayı
daha adil ve sürdürülebilir bir güzergaha taşımak yerine;
“Yeşil Ekonomi” ilüzyonu aracılığıyla doğayı, yaşamı ve
ekosistem hizmetlerini metalaştırmak ve finansallaştırmak için
yeni pazar mekanizmaları teşvik ediyor.
Birleşmiş
Milletler Çevre Programı (BMÇP) “Yeşil Ekonomi” kavramını;
tekrarlanan enerji, iklim, çevre, gıda ve finans krizlerinin
sebebinin “sermayenin aşırı ölçüde yanlış tahsis edilmesi”
olduğu argümanına dayanarak geliştirmişti. BMÇP analizi böylece
doğanın bir sermaye olarak görülmesinde içkin olan sorunları es
geçmiş oldu ki asıl bu yaklaşım Dünya'nın kaynaklarının
aşırı sömürüsüne yol açmış ve hali hazırda uluslar,
toplumlar ve halklar arasındaki şiddetli eşitsizlikleri
genişletmektedir.
Yeşil
Ekonomi'yi savunanlar; biyoçeşitliliğin korunması, suyun
temizlenmesi, bitkilerin tozlaşması, mercan kayalıklarının
korunması ve iklim düzenlenmesi için bitkilerin, hayvanların ve
ekosistemlerin sağlamakta olduğu ücretsiz hizmetlere birer fiyat
biçilmesini vazgeçilmez (ve normal) buluyorlar. Yeşil Ekonomi'nin
çalışması için; ekosistemlerin ve biyoçeşitliliğin spesifik
işlevlerinin tanımlanması, onlara parasal değer atfedilmesi,
mevcut durumlarının değerlendirilmesi, hizmet sunmayı kesecekleri
sınırların tespit edilmesi ve her bir çevresel hizmet için bir
pazar oluşturmak üzere bu ekosistemlerin korunum masrafına bir
fiyat biçilmesi gerekiyor. Yeşil Ekonomi'nin mimarları, pazar
mekanizmalarının, “doğanın ekonomik görünmezliğini”
yönetmek için güçlü araçlar olduğuna inanıyorlar.
BM Brundtland
Raporu'nun (“Ortak Geleceğimiz”) 1987'de yayınlanmasından beri
politikacılar, sağlıklı bir çevrenin ve ekonomik büyümenin
birbirini desteklemesi fikriyle hareket ettiler. Pratikte ise
hükümetler, son 20 yıldır, ekonomik büyümeyi çevreden daha
öncelikli görmeye ve sürdürülebilir kalkınma çalışmalarında
şirket çıkarlarını ve pazar mekanizmalarını vurgulamaya eğilim
gösterdiler.
Farklı
ve daha iyi bir gelecek için yeni bir yol
İlk Rio
konferansındaki fikirler ve onu takip eden yirmi yılda uygulamaya
konan ve güçlendirilen hatalı çözümler, insanlığı ve doğayı
bezdirmeye devam eden sosyo-ekonomik ve çevresel sorunları
hafifletmekte başarısız oldular. Doğanın metalaştırılması ve
özelleştirilmesi için yapılan yeni saldırıyı durdurmak için
yapılması gereken, ortak malların savunusu için kendi bölgemizde
ve tüm dünyada yapılmakta olan mücadeleyi güçlendirmek ve
birbirine bağlamaktır.
Doğa'ya fiyat
biçmek yerine, Doğa'nın bir eşya ya da basit bir kaynak sağlayıcı
olmadığını ve insanların Doğa'nın bir parçası olduğunu fark
etmeliyiz. Dünya yaşayan bir sistemdir, bizim yuvamızdır,
birbirine bağımlı varlıkların ve bölümlerin bütününü
oluşturduğu bir topluluktur. Doğa kendi bütünlüğünü,
karşılıklı ilişkilerini, yeniden üretimini ve dönüşümünü
yöneten kurallara sahiptir. Rio+20'de hükümetler bu kuralları
tanımalı, onlara itibar etmeli ve onların hüküm sürmesini
güvence altına almalıdır.
Pazar
kurallarını Doğa'ya uygulamak yerine yapmamız gereken, şu
ilkeler ışığında yeni bir sistem oluşturmaktır:
her şeyin
her şeyle barış, uyum ve denge içinde olması,
tamamlayıcılık,
dayanışma, eşitlik, sosyal ve çevresel adalet,
kolektif
refah ve herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması,
insanların
neye sahip oldukları değil ne oldukları üzerinden tanınmaları,
her türlü
sömürgecilik, emperyalizm ve müdahaleciliğin ortadan
kaldırılması.
Ekonomik
büyümenin gezegensel sınırlarını görmezden gelen yıkıcı
kalkınma modelini savunmaya devam edemeyiz.
Yeni
teknolojiler, sadece kapitalist güdülerle yürütülen sınırsız
ve umarsız ekonomik büyüme anlamına gelmemelidir. Bilimsel
gelişmeler bazı durumlarda belirli kalkınma sorunlarına yanıt
verilmesine katkıda bulunabilirler ancak Dünya sisteminin doğal
sınırlarını göz ardı edemezler.
Her ülke,
kendi toplumunun temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken
ürün ve hizmetleri üretmek durumundadır; ancak, hiçbir şekilde,
en zengin ülkeleri gezegenin taşıyabileceğinden beş kat daha
fazla ekolojik ayakizi sahip olmaya sürükleyen kalkınma
güzergahını izleyemezler. Hali hazırda gezegenin kendini yenileme
kapasitesi zaten yüzde kırktan fazla oranda aşılmış durumda.
Doğa Ana'nın aşırı sömürüsü bu raddede devam ederse 2030
yılında iki gezegene ihtiyacımız olacak.
İnsanların
bütünün sadece bir parçasını oluşturduğu karşılıklı
bağımlılıklar içeren bir sistemde, sadece insan kısmın
haklarını tanıyarak sistemin dengesini korumak mümkün değildir.
İnsan haklarını garanti altına almak ve doğayla uyumu yeniden
inşa etmek için, Doğa'nın haklarının efektif bir biçimde
tanınması ve yürürlüğe konması gerekir.
Seçkinlere
ayrıcalık sağlayan bu müsrif ve lüks meraklısı tüketim
sistemine son vermeliyiz. Kalkınmış ülkeler, sürdürülemez
üretim ve tüketim tarzlarını, kamusal siyaset ve yasalarla olduğu
kadar bilinçli aktif toplumsal katılımla (ve özellikle marjinal
kesimlerin katılımıyla) hakkaniyetsizlikleri ve eşitsizlikleri
hedef alarak değiştirmek zorundadırlar.
Devletler su,
eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım, enerji ve sanitasyon
haklarını garanti altına almalıdırlar. Bu hizmetlerin işletimi
kamuya ait olmalı ve verimli sosyal yönetime dayanmalıdır, özel
şirketlere değil. Bu hizmetlerin toplumun en fakir ve marjinal
kesimlerine adil bir biçimde ulaşmasını güvence altına almak
üzere; asli amaç özel kar değil ortak refah olmalıdır. Düzgün
beslenme hakkını garanti altına almak için gıda egemenliği
siyaseti güçlendirilmelidir, ziraat firmaları değil.
1992 Rio
Deklarasyonu'nda inşa edilmiş olan ortak ancak farklılaştırılmış
sorumluluklar çerçevesi altında; sözde kalkınmış ülkeler,
Dünya sisteminin bozulmasına en büyük katkıyı yapmaları
sebebiyle sahip oldukları tarihsel ekolojik borçlarını kabul
etmeli ve ödemelidirler. Bu ekolojik borcu ödeyerek kalkınmış
ülkeler kamusal kaynaklardan finans yaratmalı ve ayrıca egemen
kalkınmakta olan ülkeler tarafından ihtiyaç duyulan toplumsal ve
ekolojik olarak uygun teknolojileri aktarmalıdırlar.
Zengin ve
kalkınmış ülkeler, fakir ve kalkınmakta ülkelerde doğanın
sömürüsüne ve bozulmasına katkıda bulunacak ticaret anlaşmaları
dayatmamalıdırlar.
Kalkınmış
ülkelerce savunma, güvenlik ve savaş bütçelerine ayrılan devasa
kaynaklar azaltılmalıdır. Aksine, bu kaynaklar iklim değişiminin
ve doğayla dengesizliklerin düzeltilmesi için kullanılmalıdır.
Kamu kaynaklarından 1.5 trilyon dolar bu faaliyetlere ayrılırken,
kalkınmakta olan ülkelerde iklim değişiminin etkilerine yönelik
olarak kamu ve özel kaynaklardan epi topu 100 milyar dolar ayrılmış
olması bahane kabul etmez.
Bir finansal
etkileşim vergisi yaratılarak Sürdürülebilir Kalkınma Fonu
oluşturulmalı ve bu fonla kalkınmakta olan ülkelerdeki
sürdürülebilir kalkınma zorlukları hedef alınmalıdır. Bu
finansman mekanizması kalkınmakta olan ülkeler için yeni, sabit
ve ilave kaynaklar yaratmalıdır. Bu mekanizma, olanca saydamlıkla
ve yurttaş katılımına dayalı olarak yönetilmeli, kendi kalkınma
çerçevelerini ve yöntemlerini değiştirmeyi reddeden uluslararası
finans kurumlarına bırakılmamalıdır.
Genler,
mikroorganizmalar ve diğer yaşam formları üzerindeki fikri
mülkiyet hakları, düşük gelirli kitleler açısından elzem olan
gıda egemenliği, biyoçeşitlilik, ilaçlara erişim vb. haklar
üzerine bir tehdit oluşturur. Yaşam üzerindeki her türlü fikri
mülkiyet ilga edilmelidir.
Krizi
karşılamak için gereken küresel yanıt, yapısal değişiklikler
gerektiriyor. Kapitalist sistemi değiştirmeliyiz, Dünya sistemini
değil.
Evo Morales, Bolivya'nın yerli halktan gelen ilk başkanı. Ocak 2006'daki meclis açılış konuşmasında Morales'in odağında Kızılderililer'in yıllardır uğradığı ayrımcılık vardı ve Bolivya'yı Güney Afrika'daki apartheid1 dönemiyle kıyasladı. Morales seçim sonucunu Sömürgeci ve Neo-Liberal Çağ'ın sonu olarak selamladı.
Ekim 2009'da Morales, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından “Dünya Toprak Ana Kahramanı” olarak adlandırıldı.
Aralık 2009'da Kopenhag'daki COP15 iklim zirvesinde, Morales hükümeti ALBA ve G77 ülkeleriyle bağlaşıklık halinde tüm devletlerden daha ilerici olduğunu ispat etti. Bolivya'nın önderlik ettiği bu ittifak, dünyanın topyekün ekolojik çöküşünü ve kıyas kabul etmeyecek ölçüde bir küresel soykırımı önlemek için gerekli bilimsel hedeflerde ısrar etti. İronik bir biçimde, bu ısrarları, mevzu bahis ilerici devletleri çevreci “hareket”in çok daha ötesine sıçratıyordu.
Kurumsallaşmış çevreci “hareket” 2006'da TckTckTck adında bir şemsiye örgüt/kampanya altında birleşmişti – dünyanın en güçlü bazı şirketleri ve pazarlama sorumluları tarafından uydurulmuş bir sosyal medya devi. Böyle bir TckTckTck ortağı olarak (ki bunlardan kamuya açıklanan 280 tane var) Corporate Leaders Group on Climate Change'i sayabiliriz, ki bu oluşum Shell, RBF ve Coca-Cola gibi şirketlerden oluşuyor. Bu bilgi açığa çıkarılıp kamuyla paylaşıldığında, TckTckTck onları internet sitesinden çıkardı ve bu Halkla İlişkiler kabusundan kurtulmak için çırpındı.
Yeşil şirketlerin tam olarak kimi temsil ettiklerine dair bir hissiyat edinmek için (ipucu verelim: siz değilsiniz), şunu düşünelim: Bolivya, ALBA ve G77, ülkelerin 1°C sıcaklık artışını aşmamalarını talep ettiler. Katı bir karşıtlıkla STKlar sıcaklık artışının 2°C'yi aşmamasını ve dünya salımlarının 2019'da tavan yapmasını “talep ettiler”! Bunun anlamı şuydu: Salımlar 2019'a kadar eski tas eski hamam artmaya devam edebilir, bu noktadan sonra salım azaltmak için çaba sarf etmeye zahmet edebiliriz. TckTckTck; Avaaz, Conservation International, Greenpeace International, World Wildlife Fund (ve daha birçok REDD2 destekçisi savunucu ya da rantçısı) ve 700'den fazla STK'yı temsil eden (ve onlar adına konuşan) Climate Action Network International'ın da içinde bulunduğu 200'den fazla uluslar arası ortaktan oluşuyor.
İnsan haklarına gelince; yüzlerce şirket STK'sı – halkı küresel ortalama sıcaklıklarda 2°C fazladan bir artışa ikna etmek için kampanyalar yaparak – sadece birkaç onyıl içerisinde gezegendeki hemen hemen bütün türlerin tarihte görülmemiş bir imhasına onay verdiler. [Not: Akılda tutalım; +1°C'nin altında dahi, geri besleme mekanizmaları dahil edilmese bile uzun vadede en az +2.4°C'lik bir artışı üstlenmiş oluyoruz: Ramanathan ve Feng'in 2008 makalesi. Ayrıca iklim bilimci James Hansen'ın artık 1°C'nin dahi kabul edilemez derecede yüksek bir risk olarak görüldüğüne dair uyarısını hatırlayın.]
Şirket STK'larının bizleri kesin bir türler imhasına götürmekte olduğunu hesaba katınca, cezai ihmalin ne anlama geldiğini baştan düşünmek gerekiyor. ABD'de, cezai ihmalin tanımı, oldukça çetin: “İhmal Sebebiyle İşlenen Suçlar (Madde 33.1) Eğer kişi eyleminin (ya da eylemsizliğinin) toplumsal tehlikesinin bilincindeyse, toplumsal olarak tehlikeli sonuçların oluşacağının kaçınılmaz ya da olası olduğunu öngördüyse, istemeksizin de olsa bilinçli olarak bu sonuçlara göz yumduysa veya kayıtsız kaldıysa; bu suç açık maksatlı yapılmış addedilir.” “Kayıtsızlık Yoluyla İşlenen Suçlar (Madde 33.1): Düşüncesizlikle ya da kayıtsızlık sebebiyle işlenen suçlar kayıtsızlık yoluyla işlenen suç addedilir.” “Bir suç; eğer kişi eylemlerinin (ya da eylemsizliğinin) toplumsal olarak tehlikeli sonuçlarını öngörmüş ancak geçerli sebeplere dayanmaksızın bu sonuçların önlenebileceğini beklemişse, düşüncesizlikle işlenmiş suç addedilir.”
2009'daki COP15'in görkemli yenilgisi ve yozlaşmasının ardından 2010'da Bolivya “Dünya Halklarının İklim Değişimi ve Toprak Ana Hakları Konferansı”na ev sahipliği yaptı ve burada Cochabamba Anlaşması üretildi (Nisan 2010). Anlaşma REDD'i özellikle reddediyor: “REDD ve türevleri +, ++ gibi; halkın egemenliğini ve önsel özgür ve bilgilendirilmiş rıza hakkını ve ayrıca ulusal devletlerin egemenliğini, halkların geleneklerini ve doğanın haklarını çiğneyen pazar mekanizmalarını kınıyoruz.”
Morales Önderliğini, Morales'e Karşı Uluslararası Bir Kampanya Yürüten STK Avaaz'la Karşılaştırın
Rockefeller Brothers Fonu da, zamanla kendi başına ayakta duracak kurumlara evrilecek ev-içi projeler için ticari kuluçka merkezi rolünü oynuyor – Londra'da 2004'te başlatılan The Climate Group da bunların tipik bir örneği. The Climate Group koalisyonu, dünyanın en büyük şirketlerinden 50'den fazlasını ve yerel hükümetleri de içeriyor (enerji devleri BP ve Duke Energy gibi büyük kirleticiler de dahil), Avaaz gibi birçok ortak organizasyonu da. The Climate Group ispatlanmamış karbon yakalama ve depolama (CSS) teknolojisinin, nükleer enerjinin ve biyokütle enerjisinin; düşük karbon bir ekonomi için elzem teknolojiler olduğunu savunuyor. The Climate Group, iklim hareketini sabote etmek için tutarlı bir biçimde çalışan International Emissions Trading Association (IETA) gibi başka şirket lobi gruplarıyla da yakın temas halinde. The Climate Group ayrıca başka inisiyatifler üzerine de çalışıyor; örneğin gönüllü dengeleme projeleri için yeni küresel standartlar tarif eden Voluntary Carbon Standard. Bir pazarlama stratejisi firması, Climate Group'un “Hep birlikte” kampanyasını “yeşil zihin yıkamaya karşı en iyi önlem” olarak seçti. The Climate Group'un Avusturalya, Çin, Avrupa, Hindistan ve Kuzey Amerika'da çalışmaları var. Kopenhag İklim Konseyi'nin de üyesiydi.
ABD tarafından desteklenen Avaaz STK'sı (Soros fonluyor) Halkların Cochabamba Anlaşması'nı asla onaylamadı. Nasıl başka hiçbir yeşil şirket grubu onaylamadıysa..
Çevreci “hareket”? Bu bir hareket, kabul ediyoruz. Vergiden muaf vakıflar aracılığıyla hareketi fonlayan dünyanın en zengin ailelerini ve şirketlerini koruyan bir hareket.
REDD mekanizması ve onun yeni versiyonları olan REDD+ ve REDD++ inşası aracılığıyla doğanın ve daha özel olarak ormanların metalaştırılmasına önayak olmak için kimilerinin liderleri ve yerel grupları kullanıyor olmasından dolayı çok endişeliyim.
Her gün dünyada 36000 futbol sahası kadar yağmur ormanı ya da orman uzantısı yok oluyor. Her yıl, 13 milyon hektar orman ve yağmur ormanı kaybediliyor. Bu hızla gidersek, tüm ormanlar bu asrın sonuna kadar yok olmuş olacaklar.
Ormanlar ve yağmur ormanları, biyoçeşitliliğin en büyük kaynağıdırlar. Eğer ormansızlaştırma devam ederse, binlerce hayvan ve bitki türü sonsuza kadar kaybedilecek. Erişilebilir temiz su alanlarının üç çeyreğinden fazlası, ormanlardaki bölgelerden geliyor; böylece ormanın koşulları kötüleştikçe su kalitesi düşecek. Ormanlar su baskınlarından, erozyondan ve doğal afetlerden koruma sağlarlar. Kereste ürünler dışında da birçok ürün temin ederler. Ormanlar, hala keşfedilmeyi bekleyen doğal ilaçlar ve tedavi öğelerinin kaynağıdırlar. Ormanlar ve yağmur ormanları, atmosferin akciğeridirler. Dünyadaki toplam sera gazı salımlarının %18'i, ormansızlaştırma sebebiyle gerçekleşiyor.
Toprak Ana'mızın yok edilmesini durdurmak, birinci önceliğimizdir.
Şimdilerde, iklim değişimi müzakerelerinde herkes ormansızlaştırmanın ve ormanların kalitesizleştirilmesinin önlenmesi konusunda hemfikir. Ancak, bunu sağlamak için, bazıları, sadece fiyatı ve sahibi olan şeylerin kaale alınmaya değer olduğuna dayanan yanlış bir argümanla, ormanları metalaştırmayı öneriyorlar.
Önerileri, ormanların sadece bir işlevini, karbondioksit emme yeteneğini dikkate almak, karbon pazarında ticarileştirilecek “sertifikalar”, “krediler” ve “Karbon hakları” tedavüle sürmek. Bu yolla, Kuzey'in firmaları, ekonomik elverişliliğine göre, salımlarını düşürmekle Güney'den “REDD sertifikaları” satın almak arasında tercih yapacaklar. Örneğin; eğer bir firma, salımlarını 1 ton CO2 indirmek için “kalkınmış bir ülkede” 40 ya da 50 dolar yatırım yapmak zorundaysa, bunun yerine “kalkınmakta olan bir ülkeden” 10 ya da 20 dolarlık bir “REDD sertifikası” satın almayı yeğleyecek ve ardından bahsedilen CO2 salımı azaltımlarını başarıyla gerçekleştirdiklerini söylecekler.
Bu mekanizma üzerinden, kalkınmış ülkeler, kalkınmakta olan ülkelere salım azaltma yükümlülüklerini devretmiş olacaklar ve bir kez daha Güney Kuzey'i fonlamış olacak ve yine aynı kuzeyli firma, Güney ormanlarından “sertifikalı” karbon satın alarak gırla parayı tasarruf edecek. Ancak, salım azaltım yükümlülükleriyle ilgili hile yapmakla kalmıyorlar, aynı zamanda doğanın metalaştırılmasına da ormanlarla başlamış oluyorlar.
Ormanlar emebildikleri CO2 tonajına göre fiyatlandırılmaya başlanacak. Emilim kapasitesini belgeleyen “kredi” ya da “karbon hakkı” dünyadaki diğer tüm metalar gibi alınıp satılır hale gelecek. “REDD sertifikası” sahiplerinin zarar görmemesi için, bir sürü kısıtlama getirilecek ve nihayetinde ülkelerin ve yerli halkların ormanları ve yağmur ormanları üzerindeki egemenlik hakları etkilenecek. Su, biyoçeşitlilik ve “çevresel hizmetler” adını koydukları şeylere kadar erişen, doğanın bugüne kadar görülmemiş derecede özelleştirilmesi evresi böyle başlıyor.
Biz ormanların, yağmur ormanlarının ve Toprak Ana'nın yıkımının ve küresel ısınmanın sebebinin kapitalizm olduğunu belirtirken; onlar, “yeşil ekonomi” lafıyla kapitalizmi doğanın metalaştırılmasına genişletmeye çabalıyorlar.
Doğanın metalaştırılması tekliflerine destek bulmak için kimi finansal kurumlar, hükümetler, STK'lar, vakıflar, “uzmanlar” ve ticaret firmaları; doğanın bu metalaştırmasının “faydalarından”, ormanlarda ve yağmur ormanlarında yaşayan topluluklar ve yerli halklara bir gıdım koklatmayı öneriyorlar.
Doğa, ormanlar ve yerli halklar satılık değildir.
Asırlardır, yerli halklar doğal ormanları ve yağmur ormanlarını koruyarak yaşayageldiler. Bizler için orman ve yağmur ormanları nesnelerden ibaret değildir, öylece fiyatlandırıp özelleştirebileceğiniz şeyler değildir. Yerli ormanların ve yağmur ormanlarının karbon diye basitçe ölçülebilen bir niceliğe indirgenmesini kabul etmiyoruz. Yerli ormanların birkaç tür ağacın ekilivermesiyle yaratılan fidanlıklarla karıştırılmasını da kabul etmiyoruz. Orman bizim yuvamızdır, bu büyük yuvada bitkiler, hayvanlar, su, toprak, hava ve insanlar birlikte yaşarlar.
Dünyanın tüm ülkelerinin ormanların ve yağmur ormanlarının yok edilmesine veya kötüleştirilmesine karşı birlikte hareket etmesi elzemdir. Kalkınmış ülkeler için bu bir yükümlülüktür; ormanların korunması için finansal katkı sağlamak onların iklimsel ve çevresel borçlarının bir parçasıdır – ancak metalaştırma aracılığıyla değil. Ormanların korunumuna katkı veren kalkınmakta olan ülkeleri, yerli halkları ve yerel toplulukları desteklemenin ve finanse etmenin birçok yolu vardır.
Kalkınmış ülkeler; iklim değişimi için harcadıkları kamu kaynaklarının 10 katından fazlasını savunma, güvenlik ve savaşa harcıyorlar. Finansal kriz süresince bile, askeri harcamalarını korudular ve arttırdılar. Toplulukların ihtiyaçları ve kimi liderlerin ve yerli “uzmanların” hırslarını bahane ederek yerli halkların doğanın metalaştırılmasına dahil olmasını beklemek kabul edilemez.
Ormanları ve yağmur ormanlarını koruma amacıyla geliştirilen her mekanizma, yerli halkların haklarını ve katılımını garantiye almalıdır. Ancak sırf REDD'de yerlilerin katılımı sağlandı diye de ormanlar ve yağmur ormanları için fiyat biçilmesini ve küresel karbon pazarında müzakereye açılmasını kabul edemeyiz.
Yerli kardeşlerim, kafamızın karışmasına müsaade etmeyelim. Kimileri bize REDD'deki karbon pazarı mekanizmalarının gönüllü olacağını anlatıyor. Bunun manası, alıp satmak isteyen herkesin buna imkanı olması, istemeyenlerin ise bir kenarda uslu uslu oturmasıdır. Birisi Toprak Ana'yı gönüllü olarak satarken diğerlerinin eli kolu bağlı oturacağı bir mekanizma yaratılmasını – hele ki bizim rızamızla – kabul edemeyiz.
Ormanların ve yağmur ormanlarının metalaştırılmasının indirgemeci görüşüyle yüzleştiğimizde, yerli halklar olarak dünyanın tüm çiftçileri ve toplumsal hareketleriyle beraber, Dünya Halklarının İklim Değişimi ve Toprak Ana Hakları Konferansı'ndan çıkan tasarı için savaşmalıyız:
Yerli ormanların ve yağmur ormanlarının, sadece CO2 gömülümü açısından değil, basit fidanlıklarla karıştırmadan, tüm işlevleri ve potansiyelleriyle birlikte entegre bir biçimde yönetimi.
Ormanların entegre yönetiminde kalkınmakta olan ülkelerin egemenliklerine saygı.
Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Deklarasyonu, ILO'nun 169 nolu konanvsiyonu ve diğer uluslararası araçlarla sabitlenen Yerli Halkların Hakları'na tam uyum; kendi bölgelerinin tanınması ve bölgelerine saygı duyulması; ormanların korunumu için yerlilerin bilgisinin yeniden değerlendirilmesi ve uygulamaya konması; yerli halkların katılımı ve ormanların ve yağmur ormanlarının yerli yöntemleriyle yönetimi.
İklim borçları ve çevresel borçlar dahilinde, kalkınmış ülkelerin kalkınmakta olan ülkeleri ve yerli halkları ormanların entegre yönetimi için fonlaması. Ormanların ve yağmur ormanlarının metalaşmasına yol açacak hiçbir türlü karbon pazarı mekanizması ya da “girişiminin” tesis edilmemesi.
Ormanları, yağmur ormanlarını ve onların tüm bileşenlerini de içeren Toprak Ana haklarının tanınması. Toprak Ana ile uyumun yeniden sağlanması için, doğaya fiyat biçmek doğru yol değildir. Tam aksine, sadece insanların yaşama ve çoğalma hakkı olmadığını, aynı zamanda doğanın da yaşam ve yeniden üretme hakkı olduğunun tanınması. Ve ayrıca Toprak Ana olmaksızın insanların yaşayamayacağının tanınması.
Yerli kardeşlerim, çiftçi kardeşlerim ve dünyanın tüm toplumsal hareketleri; Cochabamba'dan çıkan sonuçların Cancun'da kabul edilmeleri ve ormanları ilgilendiren bir eylemliliği tetikleyecek, bu beş ilkeye dayanan mekanizmaların üretilmeleri için harekete geçmek zorundayız. Bunu yaparken, daima, yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan, yerli halklarla Toprak Ana'ya saygının yüksek birliğini muhafaza etmeliyiz.
EVO MORALES AYMA
Bolivya Çokuluslu Devleti Başkanı
1 Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1948 – 1994 yılları arasında Ulusal Parti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemi. Nelson Mandela önderliğindeki Anti-Apartheid Hareketi ile bu uygulamalar son bulmuştur.
2 REDD (Reducing Emissions from Deforestation and Forest Degradation): Ormansızlaştırma ve Ormanların Kötüleştirmesine Dayalı Salımların Azaltılması (Çevirenin notu)
3 Morales Eylül 2010'da REDD ile ilgili bir açıklama yaptı ve REDD'e muhalefetini detaylı bir şekilde açıkladı. İspanyolca metniburada bulabilirsiniz.
Bolivya, politikacıların ve taban örgütlenmelerinin işbirliğiyle, doğayla insana eşit haklar ve korumalar tanıyacak tarihi bir “Toprak Ana Yasası” çıkartmaya koyuluyor. La Ley de Derechos de la Madre Tierra adındaki mevzuat, doğa korumacı yaklaşımlarda ve eylemlerde radikal bir değişimi, sanayi üzerinde yeni kontrol tedbirlerini ve çevresel yıkımın azaltılmasını amaçlıyor.
Yasa, doğal kaynakları bereket olarak yeniden tanımlarken, doğaya insanla aynı hakları tevcih ediyor; ki bunların içinde yaşama ve varolma hakkı, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tahrifatından özgürce sürdürme hakkı, saf su ve temiz hava hakkı, denge hakkı, kirletilmeme hakkı ve hücresel yapıların modifiye edilmemesi ve genetik olarak değiştirilmemesi hakkı var. Belki de en tartışmalı nokta, doğaya “ekosistemlerin dengesini ve bölge halkını etkileyen mega altyapı ve kalkınma projeleriyle bozulmama” hakkı tanınması.
2005'in sonlarına doğru, Bolivya ilk yerli başkanı olan Evo Morales'i seçti. Morales lafını esirgemeyen, hem ülkesi içinde hem de Birleşmiş Milletler'de esaslı değişiklikler için mücadele veren bir çevre koruma şampiyonu. Güney Amerika'nın en fakir ülkelerinden biri olan Bolivya, uzun süreler, yıkıcı endüstriyel faaliyetlerin ve iklim değişiminin sonuçlarına katlanmak zorunda kaldı; ancak Morales'in ve onun hükümet üyelerinin özverili çabalarına rağmen, kaygıları BM'de büyük ölçüde görmezden gelindi.
Daha geçen yıl, 2010'da, Bolivya Dışişleri Bakanı David Choquehuanca, “Kopenhag Uzlaşması'nda kalkınmış ülkelerin yaptığı sera gazı azaltım taahhütlerinin yetersizliği hakkındaki” üzüntülerini dile getirmişti. Beyanatında, bazı uzmanların “sanayileşme öncesi seviyelerin dört dereceye kadar üstünde” sıcaklık artışı öngördükleri iddiasına işaret etmişti. “Durum ciddi”, demişti Choquehuanca. “Sanayileşme öncesi seviyelerin bir dereceden ötesindeki bir sıcaklık artışı, Ant dağlarındaki tüm buzullarımızın yok olması ve muhtelif ada ve kıyı bölgelerimizin sular altında kalmasına sebep olacaktır.”
2009'da, meclisin 22 Nisan'ı “Uluslararası Toprak Ana Günü” ilan etmesinin hemen ardından, Morales bir basın açıklaması yaparak, “İnsan soyunu güvence altına almak istiyorsak, gezegeni güvence altına almamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler'in bir sonraki başlıca görevi budur.” dedi. Bolivya anayasasında aynı sene yapılan bir değişiklik, tüm hukuk sisteminde bir dönüşüme yol açtı – bu yeni yasayı da ortaya çıkaran bir dönüşüme.
Toprak Ana Yasası, yerli inanışındaki, insanın diğer tüm varlıklarla eşit olması gibi birçok öğretide temelini buluyor. “Atalarımız bize bitkiler ve hayvanlarla beraber bir büyük aileye mensup olduğumuzu öğrettiler. Gezegendeki her şeyin büyük bir ailenin parçası olduğuna inanıyoruz.” dedi Choquehuanca. “Biz yerli halklar olarak, kendi değerlerimizle; enerji, iklim, gıda ve finans krizlerine çare bulunmasına katkı koyabiliriz.” Mevzuat, hükümete ülkedeki sanayiyi izlemek ve denetlemek için yeni hukuki yetkiler tanıyacak.
Yasanın hazırlanmasında rol alan 3,5 milyon üyeli Confederación Sindical Única de Trabajadores Campesinos de Bolivia'nın önderi Undarico Pinto, “Mevcut yasalar yeterince güçlü değil” dedi. “Yeni yasa, sanayiyi şeffaflaştıracak. Halkın sanayiyi ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde denetlemesine imkan sağlayacak.”
Boilvya, bir Toprak Ana Bakanlığı kuracak; ama bunun ötesinde, mevzuatın yürürlüğe konmasıyla ilgili birçok pürüz var. Şu son derece açık ki Bolivya, bu çevresel mecburiyetlerle ülkenin GSYİH'sine katkı koyan – madencilik gibi – sanayiler arasında bir denge kurmak zorunda kalacak.
Bolivya'nın uygulamadaki başarıları ve başarısızlıkları, tüm dünya ülkelerindeki politika için öğretici olacaktır. “Uygulamanın tüm dünyada müthiş bir yankı bulacağını” dile getiren Kanadalı aktivist Maude Barlow. “Bu yankı, topraklarını ve halklarını sömürüden korumaya çalışan diğer güney ülkelerinde başlayacaktır; ama ben mesela Alberta'da katranlı kuma karşı mücadele eden toplulukların da sürece sıkıca sarılacağını düşünüyorum.” dedi.
Anayasasında benzer hedefleri yücelten Ekvador da Bolivya'nın girişimine çoktan destek vermiş ülkeler arasında. Diğer destekçiler arasında Nikaragua, Venezuela, Saint Vincent ve Grenadinler ile Antigua ve Barbuda var.
Morales'in partisi Sosyalizme Doğru Hareket'in iki mecliste de çoğunluğu elinde tutması sebebiyle, yasaya ulusal düzeyde bir muhalefet beklenmiyor. 20 Nisan'da, yani bu seneki “Uluslararası Toprak Ana Günü”nden sadece iki gün önce, Morales BM'ye bir taslak anlaşma sunarak uluslararası toplumda müzakereler için başlama vuruşunu yapacak.
Çevirenin notu: Bu yazının orijinalinin yayınlanmasının ardından, 20 Nisan 2011'de,Evo Morales Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bir açıklama yaparak doğaya insanlarla eşit haklar verilmesini savundu; öneri, birçok ülke temsilcisi ve birçok kanaat önderi tarafından coşkuyla karşılandı. Haziran 2011'de Almanya'nın Bonn kentinde yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) toplantısında, Bolivya büyükelçisi Pablo Solon'un ısrarlı çabalarına rağmen üye ülkeler Bolivya'nın iklim değişimine karşı önerdiği güzergahı kabul etmeye yanaşmadılar. Solon, toplantı sonunda yaptığı basın açıklamasında, “Burada geçirdiğimiz iki hafta boyunca, bilim dünyasından ziyade iş dünyasının kaale alındığını gözlemledik. Salımlarda kesinti yapılmasıyla ilgili hiçbir hamle yapılmazken, sürekli yeni pazar mekanizmalarının yaygınlaştırılmasıyla ilgili öneriler dinledik.” dedi.