Showing posts with label Özgür düşünce. Show all posts
Showing posts with label Özgür düşünce. Show all posts

Friday, August 9, 2013

Taksim Ayaklanması - Taksim Uprising


Gezi Parkı direnişiyle başlayıp tüm Türkiye çapında bir ayaklanmaya dönüşen eylemlerle ilgili Out for Beyond'da yayınladığımız makaleleri toplu halde aşağıda bulabilirsiniz.

This is a compilation of all the articles we published on the protests that were initiated by the Gezi Park resistance and then spread to a countrywide uprising.


Halkından taraf olmayanı halk bertaraf edecek. - Özgür Düşünce Hareketi (1 Haziran 2013)
Tüm özgür düşünce savunucularını halkını dinlemeyi bertaraf etmeye çağırıyoruz ! Diren Gezi Parkı, biz geliyoruz.


Like a Tree, Like a Forest in Taksim Square - Kıvanç Eliaçık (3 June 2013)
Thousands of women and men entered a new demonstration without even having breakfast. With their home-made gas masks, they revolted against the police, sometimes by singing, sometimes by swearing.


Gezi Parkı: Burası Buluştuğumuz Yer (4 Haziran 2013)
"Kalabalıklaşmasınlar!" Oysa ters tepti, kalabalıkları oraya toplayan şey tam da bu baskı ve yoğun şiddet ortamı oldu, insanlar polis şiddeti nereye yöneliyor, gaz bombası nereye atılıyorsa bilerek ve inatla oraya yöneldiler. Şimdi elimizde bu kalabalık ve bu inat var.


Hatırlayalım: Aşk örgütlenmektir. (7 Haziran 2013)
Bu direniş ve ayaklanma dalgasının hepimize birden öğretebileceği bir şey olduğunu düşünüyoruz.


Hiç Kimsenin Yanıtıdır... (29 Haziran 2013)
... "Bir can bile kurtulacaksa, bir genç kadının gözünü kaybete ihtimalini azaltmak için farklı bir yol düşünelim." sözlerinde, Gezi Parkı'nda görmüş olduğum kadın cinayetleri, tersane ve madenlerdeki iş cinayetleri, Suriye'ye dönük saldırgan ve emperyalist politikalar, trans bireylerin linç edilmeleri, Reyhanlı ve Roboski pankartları vb. vurguları geçiştiren bir ima olduğunu hissediyorum. Evet, bir can bile kurtulacaksa, bu sistemi değiştirmek (devirmek değil, çünkü öyle yazarsak suç olur, terör olur) için elimizden geleni ardımıza koymayalım.


The Mayonnaise Phenomenon - Sinan Eden (18 July 2013)
But if there is only one thing our international comrades would learn from the uprising in Turkey, it is the mayonnaise phenomenon. If there is only one thing our international comrades would learn from the uprising in Turkey, it is the importance of political determination.


Özgür Düşünce Hareketi'nden tüm direnişçilere kısa bir mektup - Özgür Düşünce Hareketi (25 Temmuz 2013)
Bizler de Gezi Direnişi ile başlayan eylemliliğe bu açıdan, yani otoriterleşme ve tek tipleşmeye karşı bir ses yükseltme olması açısından birkaç hatırlatma yapmak istedik.


Labor unions in Turkey and in Gezi protests - F.Serkan Öngel (26 August 2013)
By the Gezi Park protests, a public demand for general strike came out. Suddenly, everyone focused on labor unions. "Where are the labor unions?"



Thursday, July 25, 2013

Özgür Düşünce Hareketi'nden tüm direnişçilere kısa bir mektup



Gezi'de ve her yerde özgür düşünceliler

Ateistler, agnostikler, kendilerini hiçbir dine mensup hissetmeyenler, hem Gezi Parkı eylemlerinde hem de park forumlarında hükümet politikalarına olan öfkelerini dile getirmekteler. Bu direnişçiler kendilerini tanımlarken bir dine mensup olmayışlarını vurguluyorlar ve öfkelerinin sebepleri arasında yaşam alanlarının daralmasına değiniyorlar.

Özgür Düşünce Hareketi olarak bizler de direnişin ilk günlerinden beri çapulluyoruz, çünkü “Halkından taraf olmayanı, halk bertaraf edecek.” Bu yazıyla, forumlarda inançsızların inançsızlar olarak varlığı üzerine, tartışmalara bir katkımız olabileceğini düşündük.



Oh! Mis gibi özgürlük koktu.

Direnişin içinde, bariz bir biçimde, kamusal alanın dinselleşmesine karşı talepleri olan bir damar var. Bu damar, Türkiye toplumundaki ilerici birikimin ve seküler geçmişin mirasını, AKP hükümeti tarafından hafife alındıkça militanlaşan bir grubu ifade ediyor. Bizler de Gezi Direnişi ile başlayan eylemliliğe bu açıdan, yani otoriterleşme ve tek tipleşmeye karşı bir ses yükseltme olması açısından birkaç hatırlatma yapmak istedik.

Bizler, özgür düşünceyi savunuyoruz. Yani görüşlerin otorite, gelenek veya başka dogmalar tarafından değil, mantık, akıl ve deney temelinde oluşturulduğu bir toplum hayal ediyoruz.

Özgür Düşünce Hareketi olarak, direniş ruhuyla uyumlu olduğunu düşündüğümüz taleplerimizi ve hedeflerimizi tüm çapulcularla paylaşmak istedik.

  • Muhafazakarlaşma sürecinde kadınlar üzerinde kurulan baskının son derece tehlikeli bir noktaya vardığını görüyoruz. Kaç çocuk doğuracağımızdan saçımızın kaç telinin görünebileceğine, kürtaj yasağı dayatmasından tecavüz davalarındaki arsız ve yüzsüz kararlara kadar, kadınların sıkıştırılmaya çalışıldığı bu köşeli, dar ve karanlık kutuları reddediyoruz.
  • Eğitim sisteminin dinselleşmesinin hem öğrenciler hem de toplum adına zararlı olduğunu düşünüyoruz.
  • LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) bireyler hakkındaki toplumsal dogma ve tabularla mücadele edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Eşcinsel bireylerin hasta ve/veya günahkar damgası yedikleri, trans cinayetlerinin bir an olsun hız kesmediği bir dönemde, daima yanında olduğumuz LGBT mücadelesini selamlıyoruz.
  • Fikirlerin demokratik bir platformda ifade edilişine yönelik uygulanan faşistçe yaklaşımı; orantısız şiddeti, halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasını, tehdit ve şiddetle susturma yöntemlerini özgür düşüneceye karşı bir saldırı olarak görüyoruz.
  • Direnişte dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz'ın ardından Ali'nin ateist olduğu gerekçesiyle yapılan insanlığa yakışmayan çirkin tartışmaları kınıyoruz. Dinin, daha doğrusu İslam'ın, daha da doğrusu Sünnilik'in toplumsal hayatın normu kabul edilmesini reddediyoruz.
  • Bir önceki maddeyle bağlantılı olarak; dini görüşlerin ve dini pratiklerin kamusal alanı her anlamda işgal edişinin, özgür düşünce açısından problemli olduğunu düşünüyoruz. Hele ki bu yazının kaleme alındığı (ay takvimine göre) Ramazan ayında İslami pratiklerin televizyon programlarından gündelik pratiklere, gecenin bir yarısında inanan inanmayan ayrımı yapmaksızın herkesi uyandıran davul seslerine kadar tüm hayatımızı şekillendiriyor ve işgal ediyor oluşuna karşı çıkıyoruz.


Uzun lafın kısası, tüm çapulcuları, kamusal alanın dinselleşmesinin, o belirli dine mensup olmayan (veya hiçbir dine mensup olmayan) çapulculara etkileri üzerine düşünmeye davet ediyoruz.

Thursday, May 30, 2013

Tinerciler bitti, sıra ayyaşlara geldi


Geçtiğimiz yıl “Dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar” çıkışıyla laik bir devletin başbakanı olarak sarfettiği “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” sözlerini savunan Erdoğan, bu yıl da şaşırtmıyor. Bu kez kafası kıyak bir nesil istemediklerini belirten Başbakan, 28 Mayıs 2013 tarihinde partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada “Milyonlarca Fatih yetiştirmek istiyoruz” diyerek nasıl bir dindarlık istediğini de netleştirmiş oldu.

Başbakan, alkol düzenlemesiyle ilgili olarak “Bunu birçok yere çekenler olabilir. Bunu inancı nedeniyle yapıyor, İslam böyle emrettiği için yapıyor diye. Hangi din olursa olsun, bir din yanlışı değil doğruyu emrediyor.” şeklindeki açıklamasında din ne söylerse doğrudur kabulüyle, hayatlarımıza dair meseleler üzerine tartışmaları akıl ve mantık çerçevesinde yürütmenin önünü tıkamakta, tüm dinlerin de alkole eşit mesafede durmadığını unutarak bu tartışmaları dini referanslarla sürdürmenin imkansızlığını en başta kendi cümlelerindeki tutarsızlıkla göstermektedir.

Başbakan “Din doğruyu emrediyor diye karşısında mı duracaksınız. İki tane ayyaşın yaptığı yasa sizin için muteber oluyor da inancın emrettiği bir gerçek niçin sizler için reddedilmesi gerek bir olay haline geliyor?” diye soruyor. Evet, laik bir devlette yürürlüğe sokulmak istenen bir uygulamanın dini gerekçelere dayandırılması kabul edilemez. Başbakanın bu beyanatları açıkça, bu ülkenin yasalarının dini emirlere dayandırılmasının karşısında hiçbir engel tanımadığının bir ifadesidir. AKP kurmayları olsun, kimi basın kuruluşları olsun, bu düzenlemeleri Avrupa’daki örneklerine atıfta bulunarak savunup kamuoyunu sağlık gerekçelerini öne sürerek iknaya çalışırlarken, Başbakanın çok rahat bir şekilde, son derece kendine güvenerek ‘velev ki dini sebeplerle’ deyivermesi Türkiye’deki şeriatçı eğilim ve uygulamaların geldiği vahim noktayı göstermektedir.

Bizler Özgür Düşünce Hareketi olarak toplumsal yaşamın dinselleştirilmesine; dinsel yaşam biçiminin zorla ya da bu yaşam biçimini zorunlu kılacak düzenlemelerle insanlara dayatılmasına karşıyız. Avrupa benzeri medeni, eşitlikçi ve demokratik yaşam standartlarını getirme iddiasındaki AKP hükümetinin politikalarındaki amaç, konu özgür düşünce, eşcinsel hakları, kadın hakları, seçim barajı ve çevre sorunlarına geldiğinde daha görünür bir hal almaktadır. Genç nesillerine iyi bir eğitim, sağlık, iş, barınma imkanı, onurlu bir yaşam ve güvenli bir gelecek sunamayan bu devletin ayrımcı söylemlerinin de baskıcı yasalarının da karşısındayız!

Özgür Düşünce Hareketi, Mayıs 2013

Saturday, July 21, 2012

Şüphecilik ve sosyal adalet


Bu yazı Greta Christina'nın “So-called Litmus Test: Skepticism and Social Justice” başlıklı yazısından serbest olarak çevrilmiştir. Yazıya geçmeden önce elbette Türkiyeli okuyucular için sosyal adalet kavramının buradakinden daha geniş olduğunu (olması gerektiğini) bildiğimizi belirtmek istiyoruz. Fakat şüpheciliğin sosyal bir yönü olabileceğine dair Greta Christina'nın yaptığı vurgunun önemli bir katkı olduğunu düşünüyoruz.


Son günlerde önümüze çıkıp duran bir argümandan bahsetmek istiyorum. Bazı şüpheciler, şüpheciliğin (şüpheci organizasyonların, konferansların, yayınların, toplantıların vb.) biz şüphecilerin genellikle ilişkilendirildikleri astroloji, UFO'lar ve Koca Ayak gibi geleneksel konularının dışına çıkması, şüpheciliği sosyal adalet meselelerine uygulamak üzerine daha çok zaman harcaması gerektiğini öne sürüyorlar. Uyuşturucu savaşları, kaçınma-temelli cinsellik eğitimi1, doğum kontrolü üzerine kanunlar, eşcinsellik üzerine ve eşcinsel evlilik üzerine kanunlar, polis politikaları . . . ve bu tarz konular gibi.

Buradaki fikir (ki buna ben de katılıyorum) şu ki; eğer şüpheciliği sadece genellikle ilgisini çektiğimiz beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın dışında daha geniş bir topluluk için cazip hale getirme meselesinde ciddiysek, konferanslarımızda sadece daha fazla kadın ya da farklı etnik kökenden konuşmacı bulundurmaktan fazlasını yapmalıyız. İlgi alanımızı genellikle beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli adamın ilgisini çeken konulardan, kadınları, farklı etnik kökenden insanları, yoksul insanları, mavi yakalıları, üniversite diploması olmayanları ilgilendiren konulara genişletmeliyiz. Eğer bu insanlar şüpheciliğin onları ilgilendiren mevzulara el attığını görmezlerse, şüpheciliği benimsemeleri daha az olasıdır ve hatta şüpheciliği onları alakadar etmeyen bir şey olarak bile görebilirler.

Ayrıca bu mevzular önemli. İnsanların hayatlarını etkiliyor. Bu konularda verilen kararlar genellikle ya çok az kanıta ve kritik düşünceye başvurularak ya da hiç başvurulmaksızın veriliyor. Sonuç olarak kötü kararlar veriliyor ve bu kararlar insanların hayatlarını gayet somut ve ciddi bir şekilde mahvediyor.



Bu fikir hatrı sayılır miktarda tepki topluyor. En yaygın karşı argümanlardan biri, eğer şüphecilik sosyal adalet sorunlarını ele alacak olursa, bir politik turnusol kağıdı halini alacaktır şeklinde. Tüm şüpheciler politik olarak aktif değiller ve olmaları için ısrar da edemeyiz (diye argüman devam ediyor). Şüphecilerin ortak paydası sahip oldukları politik görüşleri değil; şüphecilikleri, kritik düşünceyi ve kanıt sorgulamayı gerçeğe dair sorulara uygulama felsefeleri. Sosyal adalet konuları gerçeklere dair sorular değil, öznel değerlere dair sorular; dolayısıyla şüphecilik bunları ele alamaz ve şüpheciliği bunları ele almaya zorlamak onu bir misyon temayülüne dönüştürecektir. Eğer şüpheciler sosyal adalet işleriyle ilgilenmek istiyorlarsa, buna her türlü hakları var ancak her ne yapıyorlarsa şüpheciliğin dışında yapmalılar (diye argüman bitiyor).

Bu düşünüş biçiminin bir örneği Barbara Drescher'den geliyor:

Eğer, örneğin, seküler konferanslarda eşcinsel evliliği konuşacak olsak, neden çokeşliliği de konuşmayalım? Tüm şüpheciler, sekülerler ve ateistler çokeşliliğin yasallaşması konusunda benimle hemfikir mi? Peki ya evlilik kurumunu toptan kaldırmaya yönelik bir çaba konusunda ne düşünürler? Ya hükümetin sağlık politikası? Ya eğitim? Cevap özelleştirmede mi? “Charter” okulların durumu ne olacak? Sonuçta eğitim sosyal adalet konusunu umursayanlar için olmazsa olmaz bir konu. Şüpheciler ve seküleristler bunun üzerine neden konuşsun ki?

Ben söyleyeyim: ne çözümler üzerinde uzlaşabiliyoruz ne de bu alanlarda neyin “haklı” neyin “ahlaklı” olduğu konusunda. Bunlar değerlerle ilgili mevzular. Şüpheciler kimi sorular karşısında kanıtlar üzerine tartışabilirler (örneğin hangi eğitim tekniğinin etkili olabileceği konusunda) ancak şüphecilik bize çocukların eğitiminin devletin sorumluluğu olup olmaması gerektiğini söyleyemez. Birtakım gruplar deneysel olarak desteklenemeyen birtakım değerleri ve çıkarımları aktarırlarsa, aktardıkları şey ideolojilerdir. Ve sözkonusu şüphecilik, yaygınlaştırmak istediklerini söyledikleri yöntemlerin ta kendisini reddeder.

TAM 9 sırasında ben çeşitlilik panelindeyken, D.J. Grothe de aynı argümanları sıraladı; şüpheciliğin tarihsel olarak sosyal adaletle ilgili olagelmediğini, şüpheciliğin insanlara bu gibi sorular hakkında ne gibi çıkarımlar yapmaları gerektiğini söylememesi gerektiğini belirtti.

Bu argümanlar üzerine çokça düşündüm ve sanırım sorunun nerede olduğunu görüyorum.

Şüpheciliğin sosyal adalet mevzularını ele alması gerektiğini söyleyen bizler..

“Tüm şüphecilerin hepsi sosyal adalet konularında mutabık kalmalılar” demiyoruz.

“Şüphecilik sosyal adalet konularını ele almalı” diyoruz.

Şüpheciliğin kapsamını genişletmesi gerektiğine dair pek çok argüman gördüm. Bazılarını ben kendim öne sürdüm. Ama bir tane bile “Tüm şüpheciler kaçınma-temelli cinsellik eğitimine karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler uyuşturucu savaşına karşı olmalı.” “Tüm şüpheciler ‘durdurma ve üstünü arama’2 polis politikasına karşı olmalı.” diye bir şey duymadım.

Bizler “Haydi bu konuları bir inceleyelim” diyoruz. Haydi şüpheci, kanıta-dayalı, kritik düşünceyi bu konulara da uygulayalım. Konferanslarımız ve yerel toplantılarımız olduğunda, dergiler ya da haber bültenleri bastığımızda, radyoya ya da TV'ye çıktığımızda..haydi uyuşturucu savaşı hakkında konuşalım. Haydi şırınga paylaşımı konusundan bahsedelim. Okullardaki cinsellik eğitiminden bahsedelim. Haydi kozmetik şirketleri tarafından ortaya atılan sahte iddialardan konuşalım. Haydi doğum kontrol politikalarından konuşalım. Haydi polis politikaları hakkında konuşalım. Haydi kritik düşünme, dikkatlice kanıt toplama ve yanlı görüşleri mümkün olduğunca taramak için bilimsel metodu kullanma, kanıtları önyargı ve varolan inançlardan üstün tutma gibi şüpheciliğin prensiplerini alalım ve bu konulara uygulayıp, hangi politikaların gerçekten etkili olduğuna bakalım. Astroloji ve UFO'lar ve Koca Ayak hakkında konuşmaya da devam edebiliriz ama aynı zamanda kapsamımızı da genişletmiş oluruz.

Mesele şu ki, politik görüşler sadece öznel değerlere dair sorulardan ibaret değiller. Politik görüşler test edilebilir iddialarda bulunurlar. En azından genellikle bu böyledir. Uyuşturucu savaşı meselesinin avukatları sıfır-tolerans politikalarının uyuşturucu satışını, tüketimini ve bunların neden olduğu zararı azaltacağı iddiasında bulunur. Kaçınma temelli cinsellik eğitimi savunucuları, bu yöntemin ergenlerdeki cinsel aktiviteyi azaltacağı iddiasında bulunur. “Durdurma ve üstünü arama” savunucuları bu pratiklerin silah kaçakçılığını azaltacağını iddia eder vs.

Dolayısıyla bu başlıklar şüpheciliğin kesinlikle el atabileceği konulardır. Şüpheciliğin yaptığı tam olarak budur. Test edilebilir iddiaları almak ve onları test etmek. Eğer şüphecilik telepati, astroloji, şifacılık konularındaki iddiaları değerlendirebiliyor, bu iddiaların kanıtlarla desteklenip desteklenmediğini test edebiliyorsa, neden uyuşturucu savaşı, cinsellik eğitimi ve güvenlik politikaları hakkındaki iddiaları da değerlendiremesin?

Şüpheciliğin, sosyal adalet ile ilgili sorulara bulunabileceği katkı çok büyük.

Sosyal adalet ile ilgili muhabbetler genellikle, kibarca söylemek gerekirse, pek kanıta dayalı olmuyor. Sıklıkla yerleşmiş fikirlere ve önyargılara, güçlü duygusal bağlarla bağlı olunan derin inançlara dayandırılıyorlar. İnsanların ırk, cinsiyet, uyuşturucu, yoksulluk, cinsellik gibi konulardaki hissiyatları ve fikirleri sıklıkla çok güçlü, mantığa dayanmayan, değişime kapalı bir durumdadır. (Özellikle de sözkonusu sorundaki yanlılık bizim çıkarımızaysa.)

Bu muhabbetler şüpheciliğe sadece uygun değil. Ona aşırı derecede muhtaçlar.

Elbette bu politik tartışmalarda gerçekten daha öznel olan temel değerler de işin içine girecektir. Örneğin şırınga değiş-tokuşu sözkonusu olduğunda sıfır-toleransı savunan ve zarar-azaltma yaklaşımına karşı çıkanlar var. Bu kişiler görüşlerini doğrudan yasadışı uyuşturucuların kötü olduğu ve diğer yaklaşım uyuşturucu kullanımından kaynaklanan zararı kayda değer miktarda azaltacak bile olsa devletin bunların kullanımına hiçbir şekilde olanak sağlamaması gerektiğine dayandırıyorlar.

Ancak durum her zaman böyle değil. Sıklıkla politik karşıtlar benzer değerlere ve amaçlara sahip olsalar da, basitçe bu amaçlara giden en etkili yolun ne olduğunda anlaşamayabilirler. Ve durum bu olduğunda şüpheci bir yaklaşım tamamen yerinde bir yaklaşım olur.
Hatta ana hedefler ve değerler farklı olsa bile, şüpheci bir yaklaşım hala çok yerinde olabilir çünkü bir politikayı savunan insanların gerçek amaç ve değerlerini ortaya çıkarmakta yardımcı olabilir.
Biliyorum bu hepiniz için büyük bir şok olacak ama bazen politikacılar tamamen dürüst olmayabiliyorlar. Bazen politikacılar kamuya açık etmedikleri gizli ajandalara sahip olabiliyorlar. Bazen, politikacılar bir amaca ya da değere sahip olduklarını iddia edip gerçekte başkalarına sahip olabiliyorlar. (Biliyorum. Şok edici değil mi? Derhal medyayı alarma geçirin!) Örneğin bir politikacı kaçınma-temelli cinsellik eğitimini destekliyor ve ergen hamileliklerin oranlarından endişe duydukları için bu duruşu benimsediklerini iddia ediyorsa ve şüpheciler onları kaçınm-temelli cinsellik eğitiminin aslında ergen hamileliklerini arttırdığını kabul etmeye zorlarlarsa, bu onları gerçek ajandalarını ortaya çıkarmaya da zorlar. (Bu gizli ajanda büyük ihtimalle dini değerlerin icraya konulmak istemesidir.) Ve bu kamuoyunun bilmeyi hakettiği ve bilmesinin gerektiği bir şeydir. Özellikle eğer kamuoyu sahiden ergen hamilelikleri konusunu umursuyor ve seçtiği yetkililerin durumu ciddiye almalarını istiyorsa.
Dahası, bir politik mevzu büyük ölçüde bir öznel değerler meselesi olduğunda bile şüphecilik, tartışmada ağızdan ağıza dolaşan olguların doğruluğunda ısrarcı olarak hiçbir misyon kayması yaşamadan konuya müdahil olabilir.

Kürtaj buna mükemmel bir örnek. Evet, kürtajın tercih meselesi olduğunu savunanlarla savunmayanların temel değerlerinde genellikle büyük farklılıklar sözkonusudur. Ancak kürtaj tartışmalarında inanılmaz bir bilgi kirliliği bulunur: kürtaj yaptıran kadınlar hakkında bilgi kirliliği, aile planlaması çalışmaları hakkında bilgi kirliliği, on iki haftalık embriyonun bilinçliliği konusunda bilgi kirliliği... ve bu bilgi kirliliğini çürütmek ve yayılmasını önlemek şüphecilik için tam bir biçilmiş kaftandır. Kürtaj tartışmalarının iyi ve sağlam kanıtlar üzerinde yürümesinde ısrarcı olmak ve insanlar gerçekleri çarpıttığı, sakladığı veya alenen yalan söylediğinde foyalarını ortaya çıkarmak tamamen şüpheciliğe uygundur.
Bu bir turnusol testi değil. Bu, tüm şüphecilere şüpheci denilebilmesi için tercihten-yana olmaları gerektiği anlamına gelmez. Şüpheci hareket kürtaj tartışmasında herhangi bir taraftan yana olmak zorunda değil. Sadece doğrudan yana olmak zorunda.
Aslına bakarsanız şüphecilik, boğazına kadar politikaya batmış konularda gayet de insiyatif alıyor. Akla hemen iklim değişikliği, aşı, devlet okullarında yaratılışçılığın okutulması gibi örnekler geliyor. Bunlar ateşli politik mevzular ve bu konuları ele almamamız gerektiğini söyleyen bir şüpheci duyduyğumu hiç hatırlamıyorum. Uyuşturucu savaşları neden farklı olsun? Aşı, küresel ısınma ve bilim eğitimi geleneksel olarak şüpheci hareketi başlatan (beyaz, orta-sınıf, orta-yaşlı, üniversiteli) insanlar üzerinde doğrudan etkili de diğerleri değil mi? Yoksa çoğu şüpheci zaten aşı, küresel ısınma ve yaratılışçılık konusunda hemfikir de, diğer konularda hemfikir değil diye mi? İnsanlar gerçekten sırf hepimiz onlarda hemfikir değiliz diye şüpheciliğin diğer politik mevzulara el atmaması gerektiğine dair bu absürd argümanı mı öne sürüyorlar?
Eğer aynı konular üzerine tekrar tekrar konuşmayı sürdürecek olursak benzer insanların dikkatini çekebileceğiz. Eğer samimi olarak daha çeşitli bir topluluğu şüpheciliğe çekmek istiyorsak, farklı insanların umursadığı konuları da ele almalıyız. Herhangi bir konunun bugüne kadar şüphecilik tarafından ele alınmamış olması alınamayacağı ya da alınmaması gerektiği anlamına gelmez. Dünyadaki tüm disiplinler arasında şüphecilik, “bunu her zaman böyle yaptık” diye lafa başlanabilecek en son düşünce akımıdır.
Bizler bir turnusol testi istemiyoruz. Bizler tüm şüphecilerin politik olarak aktif olmasını; tüm şüphecilerin uyuşturucu savaşları, polis politikaları, doğum kontrol politikaları, eşcinsel evlilik veya herhangi başka bir sosyal adalet konusunda tek bir duruş benimsemelerini de talep etmiyoruz. En azından tanrı, ruh, ölümden sonraki yaşam üzerine mutabık kaldıklarından daha fazla değil. Bazı bireyler, belirli konularla ilgili belirli duruşlara dair bireysel argümanlar geliştirebilirler ama bu tüm şüphecilerin şüpheci sayılabilmeleri için uygun politik adım yürümeleri gerektiğini söylemekten çok farklıdır. Biz tüm şüphecilerden bu konular üzerinde mutabık kalmalarını istemiyoruz. Şüphecilerin bu konular üzerine düşünmelerini, konuşmalarını, dikkatlerini vermelerini ve umursamalarını istiyoruz.
Ve eğer bu istek size fazla geliyorsa, eğer sizin şüphecilikten anladığınız oturup zaten üzerinde anlaştığımız konular üzerine konuşmaksa tüm diyebileceğim şu ki; "Şüphecilik kelimesini kullanıp duruyorsunuz ama ben şüpheciliğin sizin zannettiğiniz şey olduğunu düşünmüyorum."*


1Cinsellik eğitiminin sadece cinsellikten kaçınma temelli olarak verildiği yöntem. (ing. “abstinence-only sex education”)

Sunday, March 11, 2012

1993-2012 Türkiye: Yangın yeri*


2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için şehirde bulunan 35 aydın ve sanatçı yakılarak katledildi.

Madımak Oteli durup dururken çıkan bir yangınla kül olmadı. Madımak Oteli’ndekiler, saatlerce süren “Müslüman Türkiye”, “Sivas allahsızlara mezar olacak” haykırışlarıyla beraber yakıldı. Ölenler farklı inanç, mezhep ve etnik kökenden olsalar da; o gün orada Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılarak özgür düşüncenin sesini yükselttikleri için öldürüldüler. Göstericilere “Allahım bu senin ateşin” nidalarıyla benzin bidonu uzatılmasını televizyonlar canlı yayınladı.

Sivas’ta katliam da, hukuksuzluk da, zaman aşımı da göz göre göre ve devlet eliyle geldi. Sekiz saat boyunca süren olaylar sırasında jandarma ve polis oradaydı, müdahalede bulunmadı. Dönemin gazete ve köşe yazarlarının, öncesinde hedef gösterip sonrasında katliamın sorumluluğunu yakılanlara yıktığı manşetleri/başlıkları da, Başbakan Tansu Çiller’in “Halktan kimseye zarar gelmedi” sözü de, Refah Partili Adalet Bakanı’nın katliam sanıklarını hapishanede ziyaret edişi de unutulmadı. Dava başından sonuna uzun bir skandaldan ibaretti. Polis kayıtlarında linç güruhunun 15 bin kişiyi bulduğu tespit edilmişken, onca kamera kaydına rağmen 124 kişi yargılandı, yalnızca 47 kişi ceza aldı. 19 yıl boyunca yakalanamayan davanın baş sanığı Sivas’ta öldü; diğerleri sigortalı memur olarak çalıştı, askerlik yaptı, evlendi, çocuğunu nüfus müdürlüğüne kaydettirdi, sınır dışına çıktı ancak bir türlü “yakalanamadılar”.

Sivas Katliamı’nın yaşanması da, yirmi yıla yakın zamandır örtbas edilip davanın zamanaşımına uğratılması da bir kaza ya da tesadüf değildir. Sivas’ı ortaya çıkartan zihniyet, bugün sadece temsilen değil, bizzat iktidardadır. Öyle ki, dava sırasında sanıkların avukatlığını yapanlar bugün iktidar partisi milletvekilleri olmuş, Sivas Katliamı davasında zamanaşımını engelleyecek düzenleme ise Meclis’te iktidar partisinin oyları sayesinde reddedilmiştir. Sivas Katliamı, radikal bir grubun bir anlık öfke histerisinin değil; her türlü muhalif ve özgür düşüncenin karşısına sistematik biçimde Türk-İslam sentezci söylemiyle dikilen ayrımcı ve dışlayıcı devlet politikalarının sonucudur. Yanık bedeni Sivas 93’ün simgelerinden olmuş Metin Altıok’tan lanetli bir kehanet gibi bize kalan “tekinsizim size göre / ibret için yakılması gereken” dizeleri, bu düşmanlıkla yüzleşmek zorunda kalmış hemen herkesin haykırışıdır.


Sivas Katliamı, doğrudan özgür düşünceyi hedef alan bir saldırıdır. Hiç gizlemediği inançsızlığı yaşananların sonrasında dahi katliama gerekçeymiş gibi gösterilen Aziz Nesin’in ve orada hayatını kaybeden tüm aydınların fikri miraslarını Sivas cehenneminden ayrı anamayacağımız gibi, Sivas Katliamını da bu aydınlardan ayrı anamayız.



Nice Sivas'ların yaşandığı bir ülkede Başbakan halen “Ateist nesiller mi yetiştirelim?” sözleriyle ateistleri, siyaseten işine geldiği her fırsatta da sünni müslümanlık dışındaki inançları hedef gösterebiliyorsa; Sivas Katliamı davasının zamanaşımına uğratılması, yeni Sivas'lara davetiyedir. Bu hedef gösterme karşısında yapılacak en anlamlı şey, dincilerin yaktığını dindar nesillerin unutturmasını engellemektir.

Sivas Katliamı Davasının zamanaşımına uğratılması, devlet eliyle gelen katliamın yine devlet eliyle ört bas edilmesi demektir. Sivas Katliamı sorumlularının cezalandırılmaması; siyasi görüşleri, inançları ya da inançsızlıklarını sebep göstererek insanları yakan bir zihniyetin devlet tarafından korunması ve böylelikle cesaretlendirilmesi demektir. Ateist/ agnostik/özgür düşünceliler olarak bizler; yeni Sivas’ların bir daha yaşanmaması için, özgürce söz söyleme güvencemizin olması gerektiğini savunuyoruz. Bu güvencenin sağlanması adına; açık bir nefret suçu olan Sivas Katliamı’nın “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında tutularak, sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz.

*Bu metin; 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakarak, bugünse davayı zamanaşımına uğratarak bizi susturmaya çalışanlara karşı; “Özgür düşünce engellenemez” demek ve Sivas Katliamı Davası’nın takipçisi olan herkesle dayanışmak için aşağıda ismi geçen blog, web sitesi ve sayfaları tarafından kaleme alınmıştır.