Showing posts with label Gündem. Show all posts
Showing posts with label Gündem. Show all posts

Sunday, November 3, 2013

ODTÜ’de Neler Oluyor?


1956 yılında kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesi 4500 hektar büyüklüğünde bir araziye sahipti. Bu dev alanın bataklıklardan oluştuğu ve neredeyse pudra gibi bir toprağa sahip olduğu söylenirdi. Ağaçlandırma faaliyeti 1961 yılında başladı ve bir şenlik havasıyla öğrenciler, akademisyenler, Ankaralılar ve bazen de siyasilerin katılımıyla gerçekleşti. Sonuç olarak 31 milyondan fazla ağaç dikildi, Ankara gibi ormana hasret bozkır topraklarında yemyeşil bir alan oluştu. Bu ağaçlar öğrencilere, ODTÜ emekçilerine ve akademisyenlerine emanet edildi. ODTÜ Ormanı kara çam, sarı çam, toros sediri, meşe, kavak, badem vb gibi kurak koşullara dayanıklı yaklaşık 10 milyon ibreli ve 23 milyon yapraklı ağaçtan oluşuyor. 3100 hektar genişliğindeki ODTÜ Ormanı Kültür Bakanlığı tarafından 1995 yılında Doğal ve Arkeolojik SİT Alanı olarak ilan edildi. ODTÜ Ağaçlandırma ve Çevre Müdürlüğü internet sayfasından alınan bilgiye göre bu ormanda Orta Anadolu'da yok olmaya yüz tutmuş flora ve fauna türlerinin bulunduğu önemli bir doğal çevre yaratıldı. Bu doğal çevrede  kurt, tilki, keklik, tavşan, yılan, kaplumbağa vb gibi bir dizi vahşi hayvan, 140 dan fazla kuş türü ve göl / göletlerde yaşayan çeşitli balık türleri gibi çok sayıdaki memeli ve sürüngen yaşamaktadır. Orman bu bölgede bir mikro - klima etkisi yaratmış,  kuru geçen yaz ve şiddetli geçen kışları mevsimlerini yumuşatmayı başararak kent iklimini değiştirmiş, Ankara şehrinin güney girişinde hızla gelişen çarpık kentleşmeye bir set çekmiştir. ODTÜ Ağaçlandırma Projesi, 1995 yılında Uluslararası Aga Khan Mimarlık Ödülleri'nin kategorisinde, 2003 yılında ise TEMA Vakfı tarafından ödüle layık bulunmuştur.[1]
Altta ODTÜ'nün Eski Arazisi ve Üstte Şimdiki Durumu  

ODTÜ ve Sol Siyaset

Öte yandan ODTÜ sol geleneğe sahip bir üniversite olarak biliniyor. 60’lı yılların en çarpıcı öğrenci eylemleri burada gerçekleşmiş ve ODTÜ öğrencileri birçok sol hareketin liderliğini de oluşturmuştu. 6 Ocak 1969’da ABD Büyükelçisi, Vietnam Kasabı diye bilinen Komer’in ODTÜ’de arabasını yakan öğrencilerden biri de 1972 yılında Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la birlikte idam edilen Hüseyin İnan’dı. 60’lı yıllarda ağaçları dikenlerin arasında da ODTÜ’nün bu devrimci gençleri vardı.[2] 
Komer'in yanan arabası
ODTÜ’de sol gelenek hala devam ediyor ve ODTÜ öğrencileri bu değerlere sahip çıkıyor. Üniversite bu devrimci tavrı yüzünden sağ hükümetlerin hedefinde oldu. ODTÜ’den yol geçirilmesi, arazisine el konulması gibi meseleler de solu sindirmeye çalışan sembolik önemi büyük bir seçim propagandası haline geldi.[3]

ODTÜ’nün Yol Meselesi

ODTÜ’den yol geçmesi meselesi tartışmaları ilk olarak 1992 yılında başladı.
Bu yol Anadolu Bulvarı'nı Konya Yolu'na bağlayacaktı. Plan 1994 yılında onaylandı ve elbette üniversite öğrencilerinin protestolarıyla karşılandı. Üstelik ODTÜ bir sene sonra 1995 yılında SİT arazisi ilan edildi.
2008 yılında ise Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek (19 yıldır belediye başkanı, sürekli sağ partiler arasında iktidar olana üye olmakla da bilinir) birinci yola ek olarak ikinci bir yolun yapımını gündeme getirdi. Bu yol nedeniyle ODTÜ ve Büyükşehir Belediyesi arasında sert tartışmalar yaşandı. Büyükşehir Belediyesi, "ODTÜ binalarının kaçak olduğu" iddiasıyla, 45 bina grubunun yıkılmasına ve üniversiteye 1,8 milyon TL ceza kesilmesine karar verdi.
ODTÜ Rektörlüğü ise "yol restleşmesi" olarak anımsanan bu olay sonrası kararlarını mahkemeye taşıdı. Açılan 45 ayrı davada yıkım ve ceza kararlarının yasal dayanağı olmadığı ve kamu yararına aykırı olduğu hükme bağlandı. Büyükşehir Belediyesi'nin itirazı üzerine Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden iki, İnşaat Mühendisliği Bölümü'nden de beş öğretim üyesi görevlendirerek yeni bir plan hazırlığına başladı.Yeni çalışmaya,"Koruma Amaçlı İmar Planı" adı verildi.Bu plan çalışmasında da birinci yol güzergâhı için 1994'teki planın ana hatları korundu ancak çok sayıda kavşak önerisi yapıldı. İkinci yol ise çevreye zarar verilmemesi için tünel olarak yapılmalı denildi. [4]

İşgal ve Direniş

ODTÜ’lü öğrenciler, akademisyenler ve emekçiler bu yolun bir siyasi rant aracı olduğunu düşünüyorlar. Zira Ankara trafiği gerçekten çözüme kavuşturulmak istenilseydi yaklaşık 11 yıldır devam eden metro inşaatı tamamlanırdı görüşü yaygın. ODTÜ’de yıllardır bu ranta karşı eylemler örgütleniyor, fidanlar dikiliyor. ODTÜ öğrencileri, komşu 100. Yıl ve Çiğdem Mahallesi halkıyla birlikte protestolar düzenliyor, yürüyüşler yapıyor. Yol tartışmasının alevlendiği son zamanlarda da yol geçecek alanda nöbet tutuyorlardı.  Bu protestoların çoğu polisin vahşice gaz bombası ve plastik mermi kullanmasıyla gölgelendi.

ODTÜ her türlü yasal yolu denediği halde hukuki kazanımları dahi siyasi rant çabasından hayata geçirilmedi. 18 Ekim 2013 gecesi Kurban Bayramı tatilinin son günü, okulda öğrenci sayısı tatil dolayısıyla az iken yıkım ekipleri polisle birlikte üniversiteye girdiler. Ertesi gün ODTÜ öğrencileri, mezunları, emekçileri bu durumu protesto etmek için birleştiler. 100. Yıl ve Çiğdem halkı da onlara destek oldu, polis okulda ormanın içinden pusu kururak protestoculara gaz bombaları atmaya ve plastik mermi kullanmaya başladı. Olaylar barikatların kurulması ve polis şiddetiyle sürerken bir öğrencinin polis tarafından dövüldüğü ve barikat civarında yanan ateşe polis tarafından sürüklendiği, 2. dereceden yanıkları olduğu haberi geldi.
Yaklaşık 3000 ağacın sökülmesinin ardından ODTÜ Rektörlüğü bir açıklama yayınladı:

 11 Ekim 2013 Cuma günü Bakanlık, Belediye ve Devlet yetkilileri ile görüşülerek plan kararlarına itirazlarımızın olacağı, itiraz süresi içinde geriye dönüşü mümkün olmayan herhangi bir işlemin yapılmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Fen İşleri Daire Başkan Vekili ile İmar ve Şehircilik Daire Başkanı da Üniversite ile görüşme yapılmadan bir işlem başlatmayacaklarını ifade etmişlerdir. Yasal askı ve itiraz süreçleri tamamlanmadan herhangi bir işleme onayımızın olmadığı ABB’ye aynı gün yazı ile de bildirilmiştir.
Bu görüşme ve yazışmalara rağmen, askı ve itiraz sürelerinin dolması beklenmeksizin, 18 Ekim 2013 Cuma günü ani bir gece operasyonu yapılmıştır. ABB’ye ait inşaat makinaları, inşaat ekipleri ile çok sayıda Belediye personeli, 18 Ekim 2013 Cuma gecesi saat 21.15 civarında izin almadan ve yerleşke çitlerini yıkarak 100. Yıl Semti Öğretmenler Bulvarı bölgesinden Üniversite arazisine girmiştir. Üniversitede görev yapan özel güvenlik yetkilileri Üniversite arazisine izinsiz olarak giriş yapılamayacağı yönünde ekipleri uyarmışlar ve engellemeye çalışmışlardır.  Ancak çok sayıda kamyon, inşaat makinası ve Belediye personelinin izinsiz olarak yerleşkeye girmesi engellenememiştir.
19 Ekim 2013 sabahı yapılan incelemede ODTÜ arazisi içinde kalan güzergahın tamamıyla açıldığı ve güzergah üzerindeki tüm ağaçların kaldırıldığı tespit edilmiştir. Nakledilmesi gereken 600’den fazla çam ağacının da içinde bulunduğu yaklaşık 3.000 ağacın ne şekilde kaldırıldığı konusunda tarafımıza bilgi verilmemiştir. Ancak, bir gecede 600 ağacın nakledilmesi mümkün değildir.

Melih Gökçek’in yapmaya çalıştığı şey provokasyon ve yerel seçim öncesi tabanını konsolide etme olarak da okunabilir. Tayyip Erdoğan’ın Gezi’de yaptığı şeyi ODTÜ özelinde uygulamaya çalışmaktadır. Aynı zamanda ODTÜ ve ODTÜ’nün temsil ettiği değerlere de büyük bir saldırı söz konusudur. ODTÜ’lüler hala sokakta bu değerlerin ve üniversitenin yeşil alanlarının mücadelesini veriyorlar. (Örneğin öğrenciler, ağaçların söküldüğü alana 3000 fidan dikilen bir eylem düzenlediler.)
ODTÜ Fidan Dikme Eylemi
Öte yandan dünyanın dört bir yanından yüzlerce akademisyen de yayınladıkları bir bildiri ile ODTÜ'ye desteklerini sundu.

ODTÜ’lülerin deyimiyle: “ODTÜ’den geçecek tek yol devrimdir.”




[1] http://acdm.metu.edu.tr/tarihce
[2] http://vagus.tv/2013/08/26/bozkirdan-ormana-odtu-ormaninin-dogusu/
[3] Tayyip Erdoğan da 2012 yılında ODTÜ’yü 2000 kişilik bir polis ordusuyla ziyaret etmiş ve yüzlerce öğrenci tarafından protesto edilmişti. Protestocu öğrencilere havadan bile görülebilecek kadar yoğun biber gazıyla müdahale edildi.
[4] Bu bilgiler BBC Türkçe’nin şu haberinden derlenmiştir: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130829_odtu_ormani_gecmis.shtml

Saturday, June 29, 2013

Hiç Kimsenin Yanıtıdır...



Biliyorum ki ben hep arka safları tercih ettim. Asla önde gaz fişeğini geri atan insan olamadım.” Günlerdir tam olarak bunun üzerine düşündüğüm için, Bianet'te Elvan Salman imzasıyla yayınlanan “Hiç Kimsenin Çağrısıdır...” yazıda bu satırları okuyunca, yorum yapma hakkım varmış gibi hissettim. Elvan, yazısında, “şiddete başvurmadan eylem yapan kişilerin zarar görmeyeceği bir evreye geçmek istiyorum” demiş. Şiddetle ilgili teorik ve politik tartışmaları bir kenara bırakalım, acaba Elvan'ın bu önerdiğini gerçekleştirmek mümkün mü, mümkünse de doğru mu, bunları konuşalım.


Yazısında şu soruları yöneltmiş Elvan: “Eğer evindeysen neden evindesin? Sığındıysan neden sığındın? Senin sığındığın eve sığınamamış ve senin kadar şanslı olmayan biri olabilir mi? Sen önde durma cesaretini gösteremiyorken, birilerini bunu yapmak zorunda bıraktığının farkında mısın?” Tam da bu soruları soruyorum kendime günlerdir, ama yanıtım daha farklı.


İlk paragrafta ortasından kestiğim cümlenin devamında Elvan şöyle diyor: “Asla önde gaz fişeğini geri atan insan olamadım, olamayacağımı da. Bu gerçek önümde dururken benden daha cesaretli olanları o tehlikenin içine atmayı vicdanıma sığdıramıyorum.” Oysa tüm bu sürecin, yüzbinlerce insanın hep bir ağızdan “Biber gazı oley !” sloganını attığı bir hareketin devrimci ahlakla ilgili bana ve bize öğretmesi gereken bir şeyler yok mu? “Cesaret” kişilerle ilgili sabit bir veri midir? Yoksa konfor bölgemizle tanımladığımız bir değer midir? Benim konuştuğum dostlarımdan duyduğum kadarıyla, onların motivasyonu korkusuz olmaları değil, o anda orada bulunmaları gerektiğinin bilincidir. Şimdi Elvan bu bilincin kendisinde ve bende olmayışına “önümde duran gerçek” diyor. Burjuva konformizmine gerçek adını takmayı, gaz bulutunun içinde “Talcid isteyen var mı? Talcid'e ihtiyacı olan?” diye dolaşan, atılan gaz bombasının peşinden koşan dostlarıma hakaret olarak algılıyorum. Ve bizzat kendimin günlerce bu hakareti etmiş olduğumu hissediyorum. Hele ki elimde tüm bu ahlakı sorgulamamı sağlayacak araçlar hazırken.


Buraya kadar, Elvan'ın önerisinin doğruluğuyla ilgiliydi söylediklerim. Ama ortada daha temel bir sorun var. Zarar görmediğimiz bir evreye geçip geçmemek, malesef bizim kontrolümüzde değil. Bu zarar görmeme perspektifi, bir an olsun devletin saldırısının durduğunu veya duracağını varsayıyor. Bununla ilgili herhangi bir kanıt göremiyorum.


Elvan “Üzülüyorum, kafasına isabet eden gaz fişeği ile çocuğundan daha çocuk olmuş Beşiktaşlıyı düşününce üzülüyorum. Korkuyorum, gözüne gelen fişek kanına nüfuz edince art arda kalp krizi geçiren gencin yaşadığı acıyı düşününce korkuyorum. Endişeleniyorum, gözü çıkan gençlerin geleceğini düşünerek endişeleniyorum.” demiş. Görüyorum ve arttırıyorum: Üzülüyorum, Etkin Haber Ajansı'nın polis işgali altında kalıp neredeyse bir tam gün boyunca yayın yapamamasına üzülüyorum. Endişeleniyorum; İzmir'de, Ankara'da, İstanbul'da, Adana'da, Kocaeli'de yapılan ev baskınlarını, hala gözaltında tutulan yüzlerce dostumuzu, sayıları her geçen gün artan tutuklu yoldaşları düşünerek endişeleniyorum. Haydi bunların çoğu devrimci dostlarımız, nelerle karşılaşacaklarını bilen yoldaşlarımız. Ama: Korkuyorum, Hüseyin Çelik'in “Serbest kalanlar fazla sevinmesin – Deliller yolda.” sözlerinin gerçek anlamını fark ederek, Adana ve İzmir'de sosyal medya paylaşımları sebebiyle yapılan gözaltıları hatırlayarak, hepimiz adına korkuyorum.


Devletin polis şeklini alarak bize saldırmasının sebebi, eylemlilik biçimimizin alternatif olmayışı falan değil, bizzat bizim varlığımız. Faşizmin çalışma ilkelerini doğru anlayalım. “Muktedir gücün bir noktada hatasını kabul edeceğine inanacak kadar naif dimağlar” olmaktan çıkalım, faşizme karşı omuz omuza verelim.


Hadi faşist versiyonunu anlamadıysak, bari kapitalizmin genel ruhunu anlayalım. Keza, bunu kast etmediğine emin olmakla beraber, Elvan'ın “Bir can bile kurtulacaksa, bir genç kadının gözünü kaybetme ihtimalini azaltmak için farklı bir yol düşünelim.” sözlerinde, Gezi Parkı'nda görmüş olduğum kadın cinayetleri, tersane ve madenlerdeki iş (kaza süsü verilmiş) cinayetleri, Suriye'ye dönük saldırgan ve emperyalist politikalar, trans bireylerin linç edilmeleri, Reyhanlı ve Roboski pankartları vb. vurguları geçiştiren bir ima olduğunu hissediyorum. Evet, bir can bile kurtulacaksa, bu sistemi değiştirmek (devirmek değil, çünkü öyle yazarsak suç olur, terör olur) için elimizden geleni ardımıza koymayalım. Zira benim de, “Zarar görenleri izlediğimde kanım donuyor.”


Ben bu satırları yazarken, mahkeme, Ethem'in katilini tutuklama talebini reddediyor ve “Tutuklanmasının ilerde telafi edilmeyecek zararlara yol açacağı anlaşılmıştır.” diyordu.


Katil polis sokakta, emri veren Tayyip sokakta, emri ileten yetkililer sokakta. Haydi şimdi sen de #sokağadön .


Gezi Parkı'ndaki kampımızdan başka, Gündoğdu Meydanı'ndaki kampımızdan başka, Kuğulu Park'taki kampımızdan başka, Türkiye'nin park ve meydanlarından başka huzurlu bir yer yok bize.

Friday, June 7, 2013

Hatırlayalım: Aşk Örgütlenmektir.


Taksim'le başlayan büyük ayaklanmanın birinci haftası biterken, hepimizin sürecin kendisi ve geleceğiyle ilgili düşüncemiz, umutlarımız ve planlarımız var.

Out for Beyond olarak bu tartışmaya küçük ama önemli bulduğumuz bir katkıda bulunmak istiyoruz.

Bu direniş ve ayaklanma dalgasının hepimize birden öğretebileceği bir şey olduğunu düşünüyoruz.

Öncelikle:
  • Taksim Dayanışma Platformu'nun aylardır sabırla sürdürdüğü kampanyayı aklımızda tutalım.
  • Ağaçlar sökülmek üzereyken Gezi Parkı'nda nöbet kampı kuran yürekli aktivistleri aklımızda tutalım.
  • Sürecin bu ölçüde kitleselleşmesinden önce, muhteşem bir dirayet gösteren ve ilk iki gün boyunca polise direnen militanları ve eylemcileri aklımızda tutalım.

Gezi Parkı direnişi kendiliğinden kitleselleşti, evet. Ama kendiliğinden başlamadı. Sabrımızı taşıran o son damla, bizi sokağa döken o çığlık, tüm bu kampanyacıların, aktivistlerin, militanların ve örgütlerin çabalarının sonucuydu.

Out for Beyond olarak, bize dayatılan gerçekliğin “ötesine” geçmek için sokağa ve kolektif siyasi alana “çıkmayı” öneriyoruz.

Eyleme katılan herkese örgütlenmeyi düşünmeye başlamayı, siyasal örgütleri ciddiye almayı ve onlarla samimi bir şekilde tanışmalarını öneriyoruz.

El pueblo unido, jamas sera vencido !

Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez !



Tuesday, April 16, 2013

Polis mi Hizbullah'tan çıkar, Hizbullah mı polisten?




Kimin aklına gelirdi bir örtülü af yasası çıkacak ve hani o televizyonlardan sık sık “domuz bağı” cinayetleriyle hatırladığımız Hizbullah üniversitelerin yola getirilmesinde bir zamanlar ülkücülerin yaptıklarını yapacaklar. Ellerinde sopalar, yanlarında polisler, önlerinde bu orantısızların karşısında ne yapacağını şaşırmış genç üniversite öğrencileri...


Hizbullah, yukarıdaki makale bağlantısında da görülebileceği gibi, hiçbir zaman devletten bağımsız bir örgüt değildi, şimdi de öyle. Görünen o ki, Dicle Üniversitesi’nde yaptıkları, İstanbul Üniversitesi’nde olanlar, Mimar Sinan ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilere savrulan tehditler devletten habersiz değil.  Her eylemlerinde polis onları kolluyor, sosyalist öğrencilere ise gaz bombasıyla girişiyor, kollarını kırarak gözaltına alıyor.

Saldırıların özellikle Kürt-sosyalist öğrencilere karşı başlamasından anladığımız bu olayların “barış süreci”yle oldukça yakında bir ilişkisi var. Devlet Hizbullah’ı PKK’ye karşı yıllarca kullandı, şimdi üniversitelerde –her neyin pazarlığı sonucu ise- sosyalist Kürt öğrenci hareketi gözden çıkarılmış görünüyor. Anlaşılan “barış” sadece İslam kardeşi Kürtler’le yapılacak.

İkinci dinamik ise, Tayyip Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelmesiyle başlayan devlet terörü ve bunun sonucu olarak üniversitelerde yaşanan “kamplaştırma” hikâyesi. Kimse durduk yere “biz ODTÜ’yü kınıyoruz” demedi, o rektörlerle masaya oturup –ne konuştuklarını bilmesek de iddia edebiliriz- üniversite muhalefetinin yolu nasıl kesilir onu konuştular. Öyle ki Kürt meselesinde “süreç” başlamadan önceki gündem üniversiteydi, bu durum müzakereleri tam iki hafta erteledi.

Şimdi gericiler iş başında! Dediklerine göre “Allah yolunda mücahede ve mücadele” ediyorlar, bizim bildiğimize göre devlet yolunda ne iş verilirse onu yapıyorlar. Bu vahşet karşısında sessiz kalmamak üniversitenin bir bilim yuvası olduğunu düşünen herkesin görevidir, üniversite aydınlığı “domuz bağı”yla yok edilemez.



Wednesday, November 28, 2012

Hepimiz Osman Özgüven'iz.



Dikili'de güzel şeyler oluyordu.

Belediye otobüsleri ücretsiz olmuştu. Fahiş ekmek fiyatlarıyla mücadele etmek için belediye ekmek fırını açmış, ekmeği en ucuza satıyordu.

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve ekibi, sosyal belediyeciliği tanımlıyordu.

Belediyeye ait sağlık merkezinde 1 TL'ye muayene, 6 TL'ye röntgen çektiriliyordu; parası olmayandan bu ücretler de alınmıyordu.

Gerçekleri hayal etmeye zorlanan bir toplumda, hayaller gerçekleştirilir olmuştu. İyi ama, ya bütün bir halk hayaller kurmaya ve hatta bu hayallerini gerçekleştirmeye kalkarsa ne olacaktı?

Ayda 10 metreküpe kadar suyun ücretsiz sağlanması*, bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu gidişata dur denilmezse yarın öbür gün adalet, eşitlik ve özgürlük iktidara gelebilirdi.

Böylece, saldırı başladı. 2008'de, ücretsiz su hizmeti sebebiyle soruşturma açıldı. Olmadı, ihaleye fesat karıştırmak iddiasıyla dava açıldı. Sonunda, Osman Özgüven'e 8 yıl 4 ay hapis cezası verildi, başkan görevden alındı.


“Fiziklerimize zarar verebilirler, kimi acılar yaşatabilirler ama beyinlerimizi yüreklerimizi hiçbir zaman teslim alamayacaklar. Bizle ya da bizsiz her koşulda emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesi, tüm haksızlıklara karşı mücadele devam edecektir.”

dedi. Destek mitinginde bu sözler ispatlandı bile.

Öfkemiz büyüyor. Muktedirlere duyurulur.


Thursday, June 21, 2012

İllegal slogan atıyoruz.




Puşi takmak örgüt propagandasıysa biz de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nden Eduard Khil'in (1934-2012) bir şarkısını paylaşıyoruz, bakalım başımıza ne gelecek?








Bu nedir? Bu budur.

Friday, May 4, 2012

Feodalizm, antikapitalizm değildir.


Amerika'yı iki kez keşfedemezsiniz.

Sol (en azından Marx ve Engels'in “Kutsal Aile” kitabından beri) materyalisttir. Materyalist olmayan sol diye bir şey yoktur, sol düşünce, bu dünyayı bu dünyanın araçlarıyla anlamakla başlar.

Dini teolojik bir husus olarak görenler için tüm tarih tutarsızlıklar ve tuhaf şahsi kararlar silsilesidir.
Roma İmparatorluğu'nun 3. yüzyılda İsa diye bir miti kurumsallaştırmasından, bugünkü dindar nesil projesine kadar;
eşcinsellerin “üstüne balçıkla sıvanmış taş yağdır”an tanrılardan, kadınlara araba kullanma yasağına kadar;
ABD Başkanı'nın “Tanrı dün gece benimle konuştu.” deyip Irak'ı işgal etmesinden, Türkiye'nin ılımlı şeriatçı hükümetinin bu işgale ortak olmasına kadar;
tüm dertlerimiz, birkaç kötü kalpli kişinin kararından veya iki-üç kitabı yanlış yorumlamış olmasından ibarettir.

Bizler için ise din, dünyevi bir meseledir. Tarihin bir döneminde belirli gerek koşullar altında ortaya çıkmış ve güçlenmeyi başarmış bir toplumsal-siyasal kurumdur.

Mesele, dini metinleri yorumlama meselesi değildir. Dini metinleri yorumlama eyleminin kendisi de dünyevidir, tarihseldir. Irkçılığın sosyalizmle uyumlu yorumu ya da homofobik anti-kapitalizm gibi icatlara kapımız kapalıdır.

1 Mayıs 2012

Yeni bir “genç siviller” vakasıyla karşı karşıyayız. Şimdi bizden, yılların mücadelesiyle kazandığımız 300 bin kişilik 1 Mayıs eyleminde, 100 küsür kişilik “antikapitalist müslüman gençler”i önemsememiz bekleniyor.

Tüm burjuva medyası (oturup anlaşsalar bu kadarını yapamazlar) söz birliği etmişçesine bir yandan “En barışçıl 1 Mayıs kutlamaları” vurgusu yaparken bir yandan da bu korteji ön plana çıkarıyor. Demek ki burjuvazi de – ki Türkiye burjuvazisinin sınıf bilinci çok yüksektir – bizim yukarıda söylediklerimizim farkına varıyor ve ona göre davranıyor.

Paranın tanrıların tanrısı olduğu bu dünyada, her proleter doğuştan ateisttir. Yeni tanrıları beğenmeyenler eski tanrılara dönmemizi de beklemesinler. Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık.



Sunday, March 11, 2012

1993-2012 Türkiye: Yangın yeri*


2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için şehirde bulunan 35 aydın ve sanatçı yakılarak katledildi.

Madımak Oteli durup dururken çıkan bir yangınla kül olmadı. Madımak Oteli’ndekiler, saatlerce süren “Müslüman Türkiye”, “Sivas allahsızlara mezar olacak” haykırışlarıyla beraber yakıldı. Ölenler farklı inanç, mezhep ve etnik kökenden olsalar da; o gün orada Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılarak özgür düşüncenin sesini yükselttikleri için öldürüldüler. Göstericilere “Allahım bu senin ateşin” nidalarıyla benzin bidonu uzatılmasını televizyonlar canlı yayınladı.

Sivas’ta katliam da, hukuksuzluk da, zaman aşımı da göz göre göre ve devlet eliyle geldi. Sekiz saat boyunca süren olaylar sırasında jandarma ve polis oradaydı, müdahalede bulunmadı. Dönemin gazete ve köşe yazarlarının, öncesinde hedef gösterip sonrasında katliamın sorumluluğunu yakılanlara yıktığı manşetleri/başlıkları da, Başbakan Tansu Çiller’in “Halktan kimseye zarar gelmedi” sözü de, Refah Partili Adalet Bakanı’nın katliam sanıklarını hapishanede ziyaret edişi de unutulmadı. Dava başından sonuna uzun bir skandaldan ibaretti. Polis kayıtlarında linç güruhunun 15 bin kişiyi bulduğu tespit edilmişken, onca kamera kaydına rağmen 124 kişi yargılandı, yalnızca 47 kişi ceza aldı. 19 yıl boyunca yakalanamayan davanın baş sanığı Sivas’ta öldü; diğerleri sigortalı memur olarak çalıştı, askerlik yaptı, evlendi, çocuğunu nüfus müdürlüğüne kaydettirdi, sınır dışına çıktı ancak bir türlü “yakalanamadılar”.

Sivas Katliamı’nın yaşanması da, yirmi yıla yakın zamandır örtbas edilip davanın zamanaşımına uğratılması da bir kaza ya da tesadüf değildir. Sivas’ı ortaya çıkartan zihniyet, bugün sadece temsilen değil, bizzat iktidardadır. Öyle ki, dava sırasında sanıkların avukatlığını yapanlar bugün iktidar partisi milletvekilleri olmuş, Sivas Katliamı davasında zamanaşımını engelleyecek düzenleme ise Meclis’te iktidar partisinin oyları sayesinde reddedilmiştir. Sivas Katliamı, radikal bir grubun bir anlık öfke histerisinin değil; her türlü muhalif ve özgür düşüncenin karşısına sistematik biçimde Türk-İslam sentezci söylemiyle dikilen ayrımcı ve dışlayıcı devlet politikalarının sonucudur. Yanık bedeni Sivas 93’ün simgelerinden olmuş Metin Altıok’tan lanetli bir kehanet gibi bize kalan “tekinsizim size göre / ibret için yakılması gereken” dizeleri, bu düşmanlıkla yüzleşmek zorunda kalmış hemen herkesin haykırışıdır.


Sivas Katliamı, doğrudan özgür düşünceyi hedef alan bir saldırıdır. Hiç gizlemediği inançsızlığı yaşananların sonrasında dahi katliama gerekçeymiş gibi gösterilen Aziz Nesin’in ve orada hayatını kaybeden tüm aydınların fikri miraslarını Sivas cehenneminden ayrı anamayacağımız gibi, Sivas Katliamını da bu aydınlardan ayrı anamayız.



Nice Sivas'ların yaşandığı bir ülkede Başbakan halen “Ateist nesiller mi yetiştirelim?” sözleriyle ateistleri, siyaseten işine geldiği her fırsatta da sünni müslümanlık dışındaki inançları hedef gösterebiliyorsa; Sivas Katliamı davasının zamanaşımına uğratılması, yeni Sivas'lara davetiyedir. Bu hedef gösterme karşısında yapılacak en anlamlı şey, dincilerin yaktığını dindar nesillerin unutturmasını engellemektir.

Sivas Katliamı Davasının zamanaşımına uğratılması, devlet eliyle gelen katliamın yine devlet eliyle ört bas edilmesi demektir. Sivas Katliamı sorumlularının cezalandırılmaması; siyasi görüşleri, inançları ya da inançsızlıklarını sebep göstererek insanları yakan bir zihniyetin devlet tarafından korunması ve böylelikle cesaretlendirilmesi demektir. Ateist/ agnostik/özgür düşünceliler olarak bizler; yeni Sivas’ların bir daha yaşanmaması için, özgürce söz söyleme güvencemizin olması gerektiğini savunuyoruz. Bu güvencenin sağlanması adına; açık bir nefret suçu olan Sivas Katliamı’nın “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında tutularak, sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz.

*Bu metin; 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakarak, bugünse davayı zamanaşımına uğratarak bizi susturmaya çalışanlara karşı; “Özgür düşünce engellenemez” demek ve Sivas Katliamı Davası’nın takipçisi olan herkesle dayanışmak için aşağıda ismi geçen blog, web sitesi ve sayfaları tarafından kaleme alınmıştır.

Wednesday, February 8, 2012

Vurun Ateiste! Yaşasın Kitlelerin Tineri!

İyi ve kötü… Düşünün iki seçenek var önünüzde, biri dindar ve çağdaş diğeri tinerci ve ateist! Meseleyi buradan kurunca tabi ki dindar ve çağdaşı seçersiniz. Baktığınızda zaten burada seçenek yok. Tinerci olmak kimsenin önünde bir seçenek değildir. Tinerci çocuklar da (uzaydan gelmediklerine göre) bu devletin politikalarının bir sonucudur, onların hali de bu düzenin ayıbıdır.

Şimdi haberler başlayacak, tinerci gençlerin icraatları sayıp dökülecek, “inançsızlık” sorunu olarak yansıtılacak. Nefret söylemlerinin en kanlısı ateistlere yöneltilecek, manşetlerde “dinsizlikle mücadele” olacak. Olacak tabi, bir yerinden iktidara tutunmaya çalışanların ayyuka çıktığı şu zamanlarda başka ne olabilir? Fakat unutulmasın, bu açıkça suç işlemektir. Dökülen her ateistin kanından devlet sorumludur, ateistlerin başına gelecek her şeyden de… Çünkü milyonların önünde bir başbakan ateistleri hedef göstermiştir, ilk taşı atmıştır.

Başbakan o meşhur konuşmasında “Bu ülkede dindarlara ikinci sınıf muamelesi yapıldı” diyor. Biliyor musunuz tarihimiz katledilen Turan Dursun’ların tarihidir, ikinci sınıf vatandaş ne kelime, ucuz cinayetlerle yandı ömrümüz. Dindar nesil yetişti, o dindar nesil Türklük ve İslam’la sentezlendi. O dindar nesil sabah körü aydın kovalama avlarına çıktı. Erdoğan belli ki korkuyor; isyandan, itaatsizlikten korkuyor. Çünkü bu sömürü sistemine isyan edecek milyonlar var. Bu milyonların sorunları da aracı imamlarla çözülemeyecek kadar derin. Biz sizin seçeneklerinizi toptan reddediyoruz ve insanların iyiliğini ve kötülüğünü Allah inancıyla ölçen düşünceye başkaldırıyoruz.

Laik bir devletten beklenen bütün vatandaşlarına eşit mesafede olmasıdır. Başbakan son konuşmasında açıkça bu eşitliği çiğnemiş, ateist vatandaşlarını hedef göstermiş –kimbilir belki ateizmi münferit bir vaka olarak görüyordur- dindar olmayan gençliği “milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil” olarak niteleyerek ufkunu herkese göstermiştir.

Bizim çok meselemiz var, sizin görmezden gelip bütün o koruyamadıklarınızı biz düşünüyoruz. Biz “Özgürlüğü araba reklamlarından öğrenmeyi reddediyoruz. Eşitliği dini otoritelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Birlik ve beraberliği milliyetçi gazetelerden öğrenmeyi reddediyoruz. Bu devasa hapishanenin ötesinde, çok güzel bir dünya olduğunu biliyoruz. Bize yaşam diye kakalanan bu zaman israfının ötesinde, kendimizi gerçekleştirmek için büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu” biliyoruz.

Bu açık hedef gösterme ve laiklik esasının çiğnenmesi, toplumda ateistlere yönelik nefretin bir kıvılcımı olabilir. Bu sebeple, ateistlerin başına gelecek, can güvenliğini tehdit eden bütün oluşumlardan ve olaylardan T.C. Başbakanı sorumludur. Başbakanın bu ayrımcı söylemlerine maruz kalan bütün tinerci kardeşlerimize ve kitlelerin tineri olan bütün dinleri reddedenlere selam olsun!



Sunday, February 5, 2012

Mini buzul çağı safsatası, “Sıcaklıklar Yükselirken İnkarcılar Alçalmaya Devam Ediyor”

Bu yazı, büyük ölçüde, Phil Plait'in Discover Magazine'deki Bad Astronomy blogunda yayınlanan “While Temperatures Rise, Denialists Reach Lower” başlıklı makalesine dayanmaktadır. Plait'in makalesini kendi yorumumuzdan yıldız işaretleriyle ayırdık.






İstanbul geçtiğimiz hafta son 33 yılın en soğuk günlerini yaşadı; hayat felç oldu, uçak ve vapur seferleri iptal edildi, karayollarında trafik kazaları gerçekleşti. Buraya kadar, belediyecilik ve kriz yönetimi konusundaki zaafiyetler dışında ilginç bir şey yok – hatta onlar bile pek ilginç gelmiyor Van depremi skandalından sonra. Yıllardır ciddi bir kar fırtınası yaşamamış bir şehrin üç gün süren bir fırtınayla karşılaşması, (eğer normal karşılanmayacaksa – ki doğrusu budur) aşırı hava olaylarında bir artış olarak yorumlanırdı.




Oysa Hürriyet gazetesi, 31 Ocak günü internet sitesinde “Mini buzul çağı geliyor” başlıklı bir haber yayınladı ve ardından bunu manşetten yayınladı. Sansasyon haberciliğinde rekordan rekora koşan gazete, “bir grup İngiliz bilim insanına göre” küresel ısınmanın bittiğini ilan etti. Tahmin edilebileceği üzere yazı, bir paragraf dağınık bilgiyi takip eden 10 paragraflık “Tedbirsiz sürücüler zor anlar yaşadı”, “İstanbul'dan kar manzaraları” vb yerel hava durumu haberinden oluşuyor.




Düşünün ki bir gün gazete alıyorsunuz ve manşette “Yer çekimi yokmuş!” diye bir haberle karşılaşıyorsunuz. Bu yaklaşımın tirajları nasıl etkileyeceğini bilemiyoruz, ama okuyucuyu aptal yerine koymak diye de bir şey var.




Yeterince dikkatli bakarsanız ve uslu birer çocuk olursanız, yazının referans verdiği kaynağın Daily Mail'de David Rose imzasıyla yayınlanan “Küresel ısınmayı unutun – asıl dert 25 Döngüsü (ve eğer NASA bilim insanları haklıysa Thames nehri yeniden donacak).” başlıklı (İngilizce) haber olduğunu keşfedebilirsiniz. Hürriyet'ten konunun ana kaynağını araştırmasını, karşıt görüşleri incelemesini vb. bekleyecek kadar naif değiliz; ancak başka bir gazeteyi hızlı okuma teknikleriyle okuyup manşetten haber vermek de biraz sınırları zorluyor.




İlkeli ve nitelikli habercilik yapma iddiasındaki gazeteciler tutuklanır veya işten atılırlarsa, kamunun doğru habere ulaşma hakkı da böylece gasp edilmiş oluyor. Konuyla ilgili yayınlanan üç aklıselim yazıya ilave olarak Phil Plait'in Daily Mail makalesine yanıtını çevirmeye karar verdik:





***




“25 Döngüsü” ile güneş faaliyetlerinin döngüsüne referans veriliyor – bu konuya birazdan döneceğim. Ama öncelikle, Mail makalesinin göze batacak derecede berbat kısmı, Birleşik Krallık'ın Ulusal Hava Durumu Hizmeti kurumu Meteoroloji Ofisi'nin yayınladığı yeni sonuçlara bakış açısı. Mail makalesinin alt başlığı “Met Ofisi, son 15 yılda ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar yayınladı” şeklinde. Tuhaf, çünkü Met'in basın açıklamasının ilk iki paragrafı şöyle:
Met Ofisi küresel sıcaklık öngörülerine göre; 2012 yılının, uzun vadeli (1961-1990) küresel ortalama olan 14.0 °C'den 0.48 °C daha sıcak olması bekleniyor. Kuvvetli muhtemel aralık olarak 0.34 °C ile 0.62 °C arası öngörülüyor.
Bu aralığın ortası, 1850 yılından beri tutulan kayıtlarda 2012 yılını en sıcak 10 yıl arasına sokacaktır.
[Vurgu bana ait, ama bariz sebeplerle yaptım.]


Eğer bunu “ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar”la bağdaştırabilirseniz bravo: Siz de Mail'e muhabir olabilirsiniz!


Makale o kadar hatalı ki, Met ofisleri ayrı bir basın açıklaması daha yayınlayıp net bir şekilde Mail makalesinin “bol miktarda hata içerdiğini”, “yanlış yönlendirici” olduğunu ve yazarın “verdiğimiz yanıtları bütünüyle içermemeyi” seçtiğini ifade ettiler.


Daha bitmedi. Rose'un Mail makalesinin büyük kısmı Güneş'in iklim üzerine etkilerinden bahsediyor. Oysa, iklimle ilişkisinin çok çok az olduğu defalarca gösterilen güneş faaliyetlerinin iklim değişiminin ana kaynağı olmanın mahallesine dahi uğramadıkları kesin.


Mail makalesindeki argüman, Güneş'in ileriki zirvenin ardından sakin bir devreye gireceğini ve böylece Dünya'yı soğutacağını işaret edebilecek bir araştırmaya dayanıyor. Öncelikle, o araştırmanın doğruluğu son derece belirsiz, ve aslında en azından bir saygın güneş fizikçisi bulgularla karşıt görüşte (ve bence de haklı; çalışma bayağı ilginç ama henüz çok çok ham). İkinci olarak, araştırma doğru bile olsa, Mail makalesinin iddia ettiği gibi buzul çağına sebep olacağını düşünmek için hiçbir sebep yok; böyle bir şey birçok faktörün aynı anda gerçekleşmesine bağlıdır. Dahası, Küçük Buzul Çağı (17. ve 18. yüzyıllar arasındaki soğuk dönem) küresel bir etki değildi; sadece Avrupa'yı etkiledi. Ve birçok volkanik faaliyetin de etkisi vardı.


Peki Rose, Güneş'in bizi serinleteceği fikrine nereden kapılıyor? Met Ofis'in başka bir yayınından. Evet bildiniz: O yayının da ilk paragrafı Rose'un iddiasının tam tersini söylüyor:
Yeni araştırmalarda, güneş çıktılarının önümüzdeki 90 yıl içerisinde azalmasının kuvvetle muhtemel olduğu; ancak bunun, küresel sıcaklıklarda sera gazları sebebiyle gerçekleşmesi beklenen artışı ciddi anlamda geciktirmeyeceği bulundu.


İnanılmaz, değil mi?


Neyse ki süvariler yetişti; gerçek dünyaya dayalı yayıncılık yapanlar hemen devreye girdiler:
- Anti climate change extremism in Utah
- Greg Laden


Bilimde bir konuda %100 emin olmak pek mümkün değildir, ama inkarcıların bu yazının yorum kısmında yine bağrışıp çağrışacaklarından şüphem yok. Ne zaman bu konuda yazsam böyle oluyor, ve neredeyse her zaman, çoktan çürütülmüş argümanlar kullanıyorlar. Ancak bu saldırılar küstahlaştıkça, bizlerin de daha tetikte olmamız gerekiyor.



Friday, November 18, 2011

İfade Özgürlüğü ve Tanrılar


Türkiye'den ...

Geçtiğimiz hafta; bir Ekşi Sözlük yazarına, “din saçmalığı” başlıklı entrideki yorumlarında “dini değerleri alenen aşağılama” suçundan 9 aydan 1,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmasıyla, tuhaf tartışmalara tanıklık ettik. Savcılığın gerekçesi, yazarın “İslam dinine inananların ibadetlerini, kâinatı Allah’ın yarattığına ilişkin inançlarını aşağıladığı” yönünde. İşin ilginci, Ekşi Sözlük'te “ekşisözlük'te dine hakarete 1.5 yıl” başlıklı entride; toplumun yüzde bilmem kaçının Müslüman olduğu argümanıyla, daha hassas olunması gerektiği yönünde yorumlar mevcut. Diğer yandan, “fikir özgürlüğü suçsa bu suça ortağız” adıyla bir dayanışma platformu oluşturuldu.

Öncelikle; eğer Türkiye toplumunun temel değerlerinden biri kölelik olsaydı, biz yine de köleliğin saçmasapan olduğunu beyan etmekten geri durmayacaktık. Hatta asıl o zaman bunu söylemeyi görevimiz addedecektik. Toplumun büyük çoğunluğunun bir şeyleri doğru bulması, maalesef hiçbir şey ispat etmiyor.

Öte yandan; Türkiye'de düşünce, ifade ve basın özgürlüğü vardır. Şu anda hapisteki 71 gazetecinin kaçı Zaman gazetesinde çalışıyor? Kaçı Yeni Şafak, ya da ne bileyim, Star gazetesinde çalışıyor? Türkiye'de ifade özgürlüğü vardır ve hatta sınırsızdır. Ama aynı zamanda, ifade özgürlüğünün özel mülkiyeti vardır.1 Tayyip Erdoğan'ın oldukça geniş bir ifade özgürlüğü var, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in görüşleri hiçbir baskıya maruz kalmıyor.

Dolayısıyla biz, ifade özgürlüğünün özel mülkiyetinin de ilga edilmesi için uğraşıyoruz. Ve ne güzel ki, ne yapsalar, ne etseler, bitmiyoruz, tükenmiyoruz, yılmıyoruz.

... ABD'ye

Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri Kongresi; devlete, “telif hakkı ihlali şüphesi duyulan” herhangi bir internet sitesini kapatma yetkisi verecek yeni bir yasayı tartışıyor. Birçok paylaşım sitesinin ana dağıtıcılarının ABD'de olduğu göz önünde bulundurulursa yasanın Youtube'dan Wikileaks'e uzanan sansür gücü daha net görülüyor.

Sırf allah/tanrı yerine parayı koydular diye, sırf bu yeni seküler tanrının varlığını ispat edebiliyorlar diye ve sırf onlar bu yeni tanrının her şeye kadir olduğunu iddia ediyorlar diye; şirketlerin bizim de paraya tapmamızı beklemelerini son derece sürrealist buluyoruz. Dört bin küsür tanrıyı reddetmiş ateistler olarak, bir adımcık öteye gidip paranın saltanatına karşı ses çıkarmaktan imtina etmeyeceğiz. Canlıların genlerini patentlediklerinde nasıl karşı duruyorsak, bu son moda sansür yöntemlerine de sesimizi yükselteceğiz.


1 Karl Marx, On Freedom of the Press. “It is not a question whether freedom of the press ought to exist, for it always exists. The question is whether freedom of the press is a privilege of particular individuals or whether it is a privilege of the human mind. ”