Showing posts with label Komünizm. Show all posts
Showing posts with label Komünizm. Show all posts

Thursday, August 23, 2012

Dinlerin Kökeni Sorusu




0) Açılış

Bu yazıyla, iki hususu amaçlıyoruz. Öncelikle; ateistlerin komünistleri neden ciddiye alması gerektiğine dair başlamış olduğumuz tartışmayı geliştirmeyi amaçlıyoruz. Ateist çevrelerde yer yer kafa karışıklığına yol açan "insanın doğası", "ahlak", "etik" vb. kavramlarla ilgili marksizmin sunduğu açıklamanın ilham verici olduğunu düşünüyoruz. Bu, birinci amacımız.

Hazırlıksız okuyucu için, Joel Kovel'in Doğanın Düşmanı kitabına Marx ve Darwin'i karşılaştırarak başlaması şaşırtıcı olacaktır. Ekolojik krizle ilgili sınıfsal bir çerçeve sunan bir kitabın giriş bölümlerini Darwin'e ayırması, zarif bir yaklaşımın sonucudur. Bu da bizi ikinci amacımıza getiriyor: Dinlerin özü ve gelişimiyle ilgili bir tartışmanın, materyalist dünya görüşünü örneklemek için uygun olacağı kanısındayız.

Bu metin, amaçlarına uygun olarak, görece soyut bir metin olacak. Öte yandan, nihayetinde, bugüne kadar söylenmemiş bir fikir sunmayacağımızın bilinciyle, teorik bir sunuş yerine örneklerden soyutlama yolunu tercih edeceğiz.


1) Marx neden Türlerin Kökeni'ni okuduğunda çok etkilendi ve neden Darwin'e Kapital'in bir kopyasını gönderdi?


Marx, kapitalizmin üretici güçleri devrimcileştirdiğini ve dünyadaki diğer tüm üretim biçimlerini ortadan kaldıracağını söylediğinde, nesnel bir olguya işaret eder. Darwin de, doğal seçilim tezini ortaya atarken, kendi hoşuna giden ve tercih ettiği bir durumu değil, yaptığı araştırmaların sonucunu açıklar. Bu kişilerin bilimsel analizleri, vardıkları sonuçlardan memnun olduklarını göstermez: Darwin'in sarıca arıların larvalarını onları canlı canlı yemek üzere tırtılların bedenlerine bırakmalarını gözlemlemesi bundan keyif aldığı anlamına gelmez. Keza Marx'ın da her şeyin metalaşmasını sevinçle karşıladığını söylemek saçma olacaktır.

Marx'ın da Darwin'in de ortaya koydukları bilimsel savlar, geleceğin nasıl olacağıyla ilgili değil, geçmişten bugüne nasıl gelindiğiyle ilgilidir. Medyum değil bilim insanı oldukları için, geleceği anlatmak yerine, geleceğin bilgisinin dayandığı onlarca parametrenin ancak bir kısmını analiz etmişlerdir. Ne Darwin bir milyon yıl sonra hangi türün evrileceğini söyler, ne de Marx kaçıncı yüzyılda nasıl bir yönetim biçimi olacağını.

Burada bir parantez açalım. Bir bilimsel iddia müneccimlik etmez ancak tanım gereği gelecekle ilgili öngörüde bulunur. Bu gelecek; fizikte olduğu gibi, gelecekte deneyimlenecek bir olay olabilirken, tarihte olduğu gibi, gelecekte bulunacak bir belge olabilir. Marx da Darwin de, bu anlamıyla, gelecek öngörüsünde bulunmuşlardır. Yukarıda bunu kast etmediğimizin açık olduğunu umuyoruz.

Dahası, geçmişi bugüne taşıyan kanunları anlamak, varsayımsal senaryolar yazabilmeyi de sağlar. Verili iklim ve coğrafya koşullarında hangi türde hangi genetik özelliklerin ortadan kalkacağını tahmin etmek (hassas bir ölçüm yapamasak da) makul bir tefekkürdür. Benzer şekilde, kapitalizmin Asya tipi üretimi istila edeceğini anlamak için illa ki 20. yüzyılı bekleyip gözle görmeye gerek yoktur. Parantezi kapatalım.

Marx ve Darwin, süreçleri yönlendiren kanunları arıyorlardı. Öte yandan Marx, bu iki bilimsel analiz süreci arasındaki paralelliği görebilmişti. Bundan duyduğu heyecanla Darwin'e Kapital'in bir kopyasını gönderirken, Darwin kitabı okumadan bir kenara koymuştu.1

Oysa Marx haklıydı: Darwin türlerin oluşumunu incelerken, Marx toplumları inceliyordu.2 Evrim teorisi, verili koşullara daha uygun genetik kodun doğal seçilim yoluyla hayatta kalışını açıklarken; tarihsel materyalizm, diğer toplumlara kıyasla daha ileri üretim ilişkilerini benimseyen bir toplumun diğerlerine üstünlük kuruşunu açıklıyordu.


2) Dinlerin kökeni sorusu

Dinlerin nasıl ortaya çıktığı sorusunun din meselesine açıklık getireceğini düşünmek, bir mutasyonun neden gerçekleştiğini bilince hangi türün oluşacağını tahmin edebileceğini sanmak kadar saçmadır.

Dünyada her gün yüzbinlerce yeni fikir ortaya çıkıyor. Hali hazırda binlerce mesih ve peygamber adayı var. Yeni moda dinleri saymıyoruz bile.

Mesele, bir fikrin ilk ortaya çıkışı değil, ortaya çıktıktan sonra tarih içerisinde kendini var edebilmesi meselesidir. Ortaya çıkan fikir, tarihin verili anında, gerçek dünyada o görüşe inanmayanları devre dışı bırakacak bir yapı sunduğu ölçüde hayatta kalabilir.

Hem Musa'nın hem de Katolik imparatorluğunun, nüfusu arttıracak bir ideolojiyle gelmiş olmaları tesadüf değildir.3

Musa peygamber aileyi norm tarif edip her türlü eşcinsel deneyimi baskıladığında ve Roma İmparatorluğu her spermi kutsal ilan ettiğinde, bu ideolojiyi benimseyen toplumlar çevrelerindeki toplumlara üstünlük sağlamışlardır. İnsan üretmenin bu derece bir çılgınlığa dönüşmesi, cinsellikle üreme arasında sanki hiçbir fark yokmuş gibi algılanması, bu tarihsel sürecin sonucudur.4


3) Intermezzo: Ahlak meselesi

Burada, ateistleri en çok zorlayacağı düşünülen sorulardan birine değinme fırsatını kaçırmayalım. Estetikten dile kadar tüm toplumsal olgular gibi ahlak ve etik de tarihseldir. Etik felsefesi dahilinde etik ve ahlak arasında ayrım yapılmış olması anlaşılır bir durumdur; ancak bu durum, kimi ateistlerde, toplumun ve tarihin dışında bir ahlak belirleyebileceğimiz gibi bir yanılsama yaratmıştır. Tabii ki genel kabul gören ve iktidarın kurguladığı ahlakın dışına çıkabiliriz, ancak insan tarihselliğin dışına çıkamaz. Tüm insani üretim (muhalif görüşler de dahil olmak üzere), tarihin içindedir. Mesele, tarih içerisinde hangi görüşün nasıl geçerlilik kazandığını anlamaktır.

Tabağındaki yemeği bitirmekten insan öldürmemeye kadar tüm ahlaki önermeler, ilk iki bölümde değindiğimiz tarihsel seçilimin sonucudurlar. Yeni ahlaki önermeler de, bu tarihsel sürecin sonunda hayatta kalabildikleri ölçüde geçerli olacaklar.

Özellikle hassas bir konu olduğu için, heteroseksizm örneğine odaklanalım. Bizim keyfimizden bağımsız olarak, makineleşme, üretimin insanın somut varlığından bağımsız olmasının imkanlarını yaratmıştır. Bu imkanın gerçek anlamda hayata geçirilmesi ise kapitalizm (daha genel olarak, sınıflı toplum) içerisinde mümkün değildir: Makineler artı değer üretemezler. Sömürüye dayalı bir sistemde insan, üretimin birincil unsuru olmak zorundadır.

Öte yandan, toplumlar, makineleşmenin getirdiği bu özgürleşme imkanını insanca kullanmak üzere harekete geçtiler. Geniş halk kitleleri, ortaya çıkan refahın dağıtımında eşitlik talep ettiler. Bu mücadele ile kazanılan haklar sayesinde, üretim ve iktidar, nüfustan kısmen bağımsızlaştı; yani fazla nüfusa sahip olmak doğrudan doğruya daha güçlü olmak anlamına gelmemeye başladı. Bu bağımsızlaşma oranında da, nüfus artışını temin eden aile vb. üstyapı kurumları çözüldü.5

İnsanın cinsiyetçilik, heteroseksizm vb. yabancılaşma öğelerinden kurtulmasının nesnel imkanları böylece ortaya çıktı. Militan aktivistlerin yıllar süren mücadeleleri sonucunda kazandıkları tüm haklar bu çerçeve içerisinde görülmelidir; yoksa, cinsiyetçiliğin dogmatik bir biçimde "kötü" olup aktivistlerin de insanları sonunda ikna edebilmiş olmalarında değil. Bizler şu anda, üretim araçlarının gelişiminin bir evresinde keşfettiğimiz bir yabancılaşma unsurunu ortadan kaldırmak üzere mücadele etmekteyiz.

Şimdi ilk bölümde Marx ve Darwin arasında kurmuş olduğumuz paralelliği hatırlamakta yarar var. Bir fikrin belirişi ile toplumsal olarak kabul görmesi arasındaki ilişkiyi anlamak, bir genin ilk ortaya çıkışıyla türün gen havuzunda yer edinmesi arasındaki ilişkiyi anlamaya benzer. Fikrin haklılığı dogmatik ve soyut olarak değil, gerçek dünyadaki etkisi ile ölçülür. Eşcinsellik anormal olduğu için "Eşcinsellik anormaldir." denmez; "Eşcinsellik anormaldir." diyenler iktidarı aldıkları için eşcinsellik anormal olur.


4) İnsanın doğası

Tarihsellik, insanı anlamanın anahtarıdır. İnsanı bir tür olarak ayırt ettiren, tarihe sahip olmasıdır; geçmiş nesillerin faaliyetinin, gelecek nesillerin doğasını şekillendirmesidir. İnsan bireyleri, onlara dışkın olup kendisini onlara dayatan bir toplumsal olguyla karşılaşırlar. İnsan, önceki nesillerin üretiminin üzerinde üretim yapar. İnsanın tarihi vardır. Hayvanın tarihi yoktur.6 İnsan türünün tanımlayıcı özelliği budur.7


Demek ki insanın "doğasında" nelerin var olduğu sorusu, biyolojinin sınırlarının ötesindedir. Hatta, Richard Dawkins'in memetik adıyla baştan keşfetmiş olduğu üzere, yer yer biyolojinin dışındadır. Dawkins, özellikle, doğumdan itibaren kapsamlı bakım gerektiren hastalıkları örnek veriyor: Safi biyolojik ve genetik dinamiklere kalsa bu gibi hastalıkların insan türünde ortadan kalkması gerekirdi, zira bu hastalıklara sahip kişiler doğal yollarla ölürlerdi. Ancak toplumlar bu durumla başetmenin binbir çeşit yolunu bulmuş, hastaların sadece hayatta kalmalarını değil, sağlıklı bir biçimde çocuk sahibi olabilmelerini ve dolayısıyla ilgili genetik kodu sonraki nesillere taşımalarını sağlamıştır. Dawkins bu örnekte memetik kodun genetik koda üstün geldiğini söylüyor. Bizim bu yazıda özetlediğimiz çerçeve, bu açıklamalara tam olarak oturmakla birlikte, "memetik kod"un tabi olduğu seçilim yasalarını da (üretim araçlarının gelişimi) açıklıyor.

Vurgulamak istediğimiz, "insanın doğası"nın biyolojik evrim skalasına kıyasla çok daha hızlı değiştiği ve tanım gereği zamana ve mekana bağlı olduğudur.


5) Epilog

İddiamızı kısaca özetleyelim: Dini anlamak için, din fikrinin ilk nasıl ortaya çıktığını anlamak gerekmez. Mesele, dinin nasıl olup da nesiller boyu hayatta kaldığıdır, bu da son derece materyal bir sorudur.

Doğaüstü görüşlerin ve kurumsal dinlerin hayatta kalışlarının sebebi; şekilden şekile girip her türlü esnekliği göstererek, üretim araçlarını geliştirebilmiş olmalarında gizlidir. Bunun ne şekilde olabileceğiyle ilgili önceki bölümlerde çeşitli örnekler verdik. Bu örneklerin amacı, tabii ki, dinlerin kökeniyle ilgili nihai bir açıklama getirmek değil, tarihsel bir olgu olan dinleri tarihin içerisinde ve tarihi yönlendiren yasalar çerçevesinde anlama çabasını örneklendirmekti.

Bugün (daha doğrusu, en az iki yüzyıldır) dinin hiçbir tarihsel bahanesi kalmamıştır. Din artık üretim araçlarının gelişiminin, insani yaratıcılığın önünde bir engel oluşturmaktadır. Cevapları doğaüstünde arama alışkanlığı, tam da bu bağlamda gericidir. (Bu konuya, "Neden Ateistler Komünistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş" yazımızda değinmiştik.)

Tüm dünyada güçlenen ve sıklaşan sel felaketlerinin ve kuraklıkların sebebini iklim değişiminde değil ahlaki yozlaşmada arayan bir canlı türü, (yanında yüzbinlerce türü de götürerek) yok olmaya adaydır. "Onlarda var; ergo8, bizde de olmalı." argümanıyla, dünya üzerindeki canlı yaşamını birkaç kez ortadan kaldırmaya muktedir miktarda nükleer silah üretip bunları yönetici sınıfın tesadüfi çıkar pazarlıklarının oyuncağı yapan bir canlı türü, (yanında yüzbinlerce türü de götürerek) yok olmaya adaydır.

Richard Dawkins olsa insan türünün memetik kodda köklü bir değişikliğe gereksinimi olduğunu söylerdi. Bizse kendi aramızda buna komünist devrim diyoruz.


1  Darwin'in, Marx'ın kendisine şahsen yollamış olduğu Das Kapital'i okumadığını, Darwin'in kitaplığındaki kitabın sayfalarının çok büyük çoğunluğunun kesilmemiş olmasından çıkarıyoruz. (bkz. Marx of Respect, Friends of Darwin)
2  "Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını ... buldu. (Friedrich Engels'in Karl Marx'ın mezarı başında yaptığı konuşma)
3  İçinizdeki evrimcinin hemen bir uyarıda bulunacağını umuyoruz: Musa veya Roma imparatorluğu, nüfusun iktidarı güçlendirmekte ve üretim araçlarını geliştirmekte kritik rol oynadıklarını biliyor ya da bilmiyor olabilirler. Bu önerinin bilinçli yapılıp yapılmadığından bağımsız olarak, nesnel bir biçimde bu görüşler iktidara gelmişlerdir.
4  Tarih kitaplarında milliyetçilikle ilgili yapılan kapsamlı tarihsel analizin konu dinlere geldiğinde es geçilmesini dikkate değer buluyoruz. Oysa, verilerin ve belgelerin çokluğu sayesinde detaylıca inceleyebildiğimiz milliyetçiliğin anlaşılmasının dinlerin doğası hakkında da birçok hususu açıklığa kavuşturacağını düşünüyoruz.
5  Burada bir uyarıda bulunalım. Aile çözüldü demiyoruz. Aile, nüfusun iktidarla ilişkisinin azaldığı ölçüde çözüldü diyoruz. Bu ölçüyü de kabaca insani emeğin meta üretiminin dışına çıkmasıyla tarif ediyoruz. Günümüzde bu söylediğimizin tersi bir trend olduğu doğrudur. Vurgulamak istediğimiz, bu tarihsel süreç ile bununla diyalektik bir ilişki içerisinde olan ahlak kurumlarının gelişimindeki paralellik.
6  Bu konuyla ilgili nitelikli bir inceleme için bkz. Yusuf Zamir – Yabancılaşmış Faaliyet
7  Burada dikkat edilmesi gerek husus, bu tanımımızın gözlemsel olduğudur. Yani, tanımları biz böyle tercih ettiğimiz için değil, verili dünya böyle olduğu için bu şekilde yapıyoruz.
8  dolayısıyla


Friday, May 4, 2012

Feodalizm, antikapitalizm değildir.


Amerika'yı iki kez keşfedemezsiniz.

Sol (en azından Marx ve Engels'in “Kutsal Aile” kitabından beri) materyalisttir. Materyalist olmayan sol diye bir şey yoktur, sol düşünce, bu dünyayı bu dünyanın araçlarıyla anlamakla başlar.

Dini teolojik bir husus olarak görenler için tüm tarih tutarsızlıklar ve tuhaf şahsi kararlar silsilesidir.
Roma İmparatorluğu'nun 3. yüzyılda İsa diye bir miti kurumsallaştırmasından, bugünkü dindar nesil projesine kadar;
eşcinsellerin “üstüne balçıkla sıvanmış taş yağdır”an tanrılardan, kadınlara araba kullanma yasağına kadar;
ABD Başkanı'nın “Tanrı dün gece benimle konuştu.” deyip Irak'ı işgal etmesinden, Türkiye'nin ılımlı şeriatçı hükümetinin bu işgale ortak olmasına kadar;
tüm dertlerimiz, birkaç kötü kalpli kişinin kararından veya iki-üç kitabı yanlış yorumlamış olmasından ibarettir.

Bizler için ise din, dünyevi bir meseledir. Tarihin bir döneminde belirli gerek koşullar altında ortaya çıkmış ve güçlenmeyi başarmış bir toplumsal-siyasal kurumdur.

Mesele, dini metinleri yorumlama meselesi değildir. Dini metinleri yorumlama eyleminin kendisi de dünyevidir, tarihseldir. Irkçılığın sosyalizmle uyumlu yorumu ya da homofobik anti-kapitalizm gibi icatlara kapımız kapalıdır.

1 Mayıs 2012

Yeni bir “genç siviller” vakasıyla karşı karşıyayız. Şimdi bizden, yılların mücadelesiyle kazandığımız 300 bin kişilik 1 Mayıs eyleminde, 100 küsür kişilik “antikapitalist müslüman gençler”i önemsememiz bekleniyor.

Tüm burjuva medyası (oturup anlaşsalar bu kadarını yapamazlar) söz birliği etmişçesine bir yandan “En barışçıl 1 Mayıs kutlamaları” vurgusu yaparken bir yandan da bu korteji ön plana çıkarıyor. Demek ki burjuvazi de – ki Türkiye burjuvazisinin sınıf bilinci çok yüksektir – bizim yukarıda söylediklerimizim farkına varıyor ve ona göre davranıyor.

Paranın tanrıların tanrısı olduğu bu dünyada, her proleter doğuştan ateisttir. Yeni tanrıları beğenmeyenler eski tanrılara dönmemizi de beklemesinler. Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık.



Friday, February 24, 2012

Neden Ateistler Komünistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş.



  1. Giriş


Bu yazıyla “Neden Komünistler Ateistleri Ciddiye Almalıdır? Giriş” yazımızdaki tartışmayı genişletmeyi amaçlıyoruz. Bahsi geçen yazıda, önce ateistlerle komünistleri birbirine yakınlaştıran özelliklere (tarihsel yaklaşım, devrimci tutum, militanlık) değinmiş, ardından ateistlerin mücadele hedefi olan dinden özgürleşmenin komünist oluşumların siyasal programlarına koyabileceği katkıyı vurgulamıştık. Böylece sonuç kısmında
Dinlere karşı yürüyüşlerinde komünistlerin kendilerine ne katabileceğini dinlemek, ateistlerin görevlerinin bir parçasıdır. ... Ateistler, kendi görüşlerine en yakın olan örgütlerle, yani komünistlerle yoldaşlaşmayı ciddiye almalıdır.
demiştik. Şimdi bu sözümüzü daha detaylı olarak tartışacağız.


Süreklilik sağlamak adına, önceki yazıda kullandığımız tanımları kullanacağız: Komünist ve sosyalist sözcükleriyle, tarihin materyalist kavramsallaştırılmasını benimseyen ve (en azından) üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgasını hedefleyen kişileri kast edeceğiz. (Tanım olarak aldığımız bu iki özellik, başlıktaki sorumuzun cevabını verecek.) Ayrıca, inançsızlar ile ateistler arasındaki ayrımımızı sürdüreceğiz ve inançsız kişiyi herhangi bir çeşit tanrının varlığına inanmamayı tercih etmekle karakterize ederken, ateisti – konuyla ilgili ne kadar kafa yorduğuna bağlı olarak – tanrı kavramını, tanrının olasılığını, tanrının olanağını, tanrının varlığını ya da en azından tanrının kurumsallaşmasını bilinçli olarak reddeden bir kimse olarak tanımlayacağız.


  1. Komünistlerin dinsiz/ateist damgası yemeleri doğru mudur?


Yanıtı uzatmadan verelim, evet doğrudur. Tarihsel materyalizm, toplumsal olguların açıklanmasında bilimsel yöntemin kullanılmasını gerektirir.1 Komünist teoriler; ulusun, erkek egemenliğinin, sanayileşmenin vb. oluşumunu, tarih içerisinde üretici güçlerin gelişmesiyle açıklarlar. Din, bu analizden muaf değildir. Bir komünist açısından dini (veya herhangi bir toplumsal olguyu) bu tarihsel analizden muaf tutmak yöntem hatasıdır ve açıkça anti-Marksist bir tutumdur. Hem Türkiye'de hem de dünyada komünist oluşumlar bu hataya düşmekten büyük ölçüde kaçınmayı başarmışlardır. Dolayısıyla (“halkın değerleri”ne saygı duymak isteseler de istemeseler de) tanrı yanılgısıyla alakaları olamaz. Komünistler dinsizliğe mecburdurlar.


Üstelik, tarihsel materyalizm dinlerin bugüne kadar nasıl geldiklerini açıklar. Bu açıklama, liberal ateist düşünürlerin (dinî-olmayan dogmalara referansla) yaptıkları spekülasyonlardan hem daha tutarlıdır, hem de dinin nasıl ortadan kaldırılacağına dair bir yol haritası çizmesi bakımından daha kuvvetlidir.


Üretici güçlerin gelişimini tarih içinde izlemek, dinlerin iktidarı kazanma-kaybetme süreçlerini gözler önüne serer. Örneğin İbrahimî dinler, Avrupa-Ortadoğu coğrafyasında erkek egemenliğini ve heteroseksizmi inşa etmişlerdir. Bir devletin gücünün sahip olduğu insan sayısıyla ölçüldüğü bir devirde, eşcinsel ilişkiyi topyekün yasaklayan Musa da, her spermi kutsal sayan Katolik kilisesi de, iktidar ilişkileri açısından doğru hamleyi yapmışlardır. Örnekler çoğaltılabilir ve tüm bu hamlelerin tarihsel doğruluğu, kuruluşundan yaklaşık iki milenyum sonra Katolik kilisesinin hâlâ dünyanın en zengin mafyası ve en güçlü illegal politik örgütü olmasıyla tarihsel olarak ispatlanmıştır. (Arap dünyasını, Avrupa'da ve Anadolu'da yaygınlaşan bu toplumsal işbölümüne entegre etme görevi Muhammed'e düşmüştür.)


Ancak bu hamlelerin tarihsel doğruluğu, sanayileşme sürecinde tarihsel bir yanlışa dönüşmüştür. Sadece tek bir tane üretilip milyarlarca insanın kullanımına sunulabilen yazılımların dünyasında, tüm dünyada insan yaşamını defalarca kez ortadan kaldırmaya muktedir nükleer bombaların dünyasında, nüfus, gücü ifade etmekten çok uzaktır. Kapitalizm, ekonomik yapıyı devrimcileştirirken, bu devrimi dinlerin geçmişteki kimi nesnel dayanaklarına karşı yapmıştır. Dinlerin bu süreç içinde iktidarlarını kaybetmeleri tesadüf değildir.


Öte yandan, kapitalist üretimin gericileşmesiyle, yani üretici güçlerin önünde bir engel haline gelmesiyle birlikte kapitalizm el altındaki diğer gerici ideolojilerle işbirliği yapmıştır. Dinlerin (ve ırkçılık ile milliyetçiliğin) son dönemdeki hortlayışlarını açıklamak açısından bu gözlem oldukça önemlidir. (Orta Çağ boyunca batıl inanç denerek yok sayılan cadılığın, Yeni Çağ'da birdenbire kilise tarafından tanınmasını, toplumu birbirine düşürmek ve sosyal histeri ortamı yaratmak üzere – özellikle kadınlarda – çeşitli günah keçileri icat edilmesini açıklayan da budur.)2 Bu da bizi yazının ikinci kısmına getiriyor.





  1. Komünistler mi daha ateisttir, ateistler mi?


Birçok ateistin siyasal hedefi sonuna götürülmüş bir laiklikten, yani devletle dinin ayrıştırılmasından öteye geçmez. Bu hedef, kapitalizm sınırlarında liberal bir taleptir. Oysa, yukarıda da değinildiği üzere kapitalist üretimle beraber bu “çözüm”ün miadı dolmuştur. Komünistler için devlet de din de sınıflı toplumun üstyapı kurumları olarak siyasal birer sorundurlar.


Üstelik şimdi eskisinden daha çok tanrı vardır. Para, serbest ticaret, ücretli emek, metalaştırma, kâr etme güdüsü, kalkınma vb. formlarda görünen, özel mülkiyetin çocukları olarak özetleyebileceğimiz çeşit çeşit tabular ve eleştirilmezler dört bir yanı sarmıştır. Ateizm, sadece yaratıcı tanrıları değil, bütün “her şeye kadir”leri reddetmek olmalıdır. Bu anlamda, komünistler ateistlerden daha ateisttirler. Eğer ateistseniz ancak hakkı verilen bir laiklikle yetiniyorsanız, komünistler (paranın saltanatını da reddederek) bir tanrı önünüzdedirler.


  1. Komünistler değil de kim?


Komünistler ateistlerden daha ateist oldukları içindir ki dinle ilgili çatışkıların hepsinde laiklere ve ateistlere taraf olmuşlardır. Sırf bu gözlem dahi ateistlerin komünistlerin dediklerini dikkatle dinlemeleri için yeterli olabilirdi; ama dahası var.

Din, tarihin geri kalanından ayrı atomik olarak durup duran bir sorun değildir. “Vatanın kalkınması” adına yapılması planlanan nükleer santrallere ve hidroelektrik santrallere karşı ayaklanan ve yaşadığı ekosistemi ekonomiye tercih eden ekoloji hareketleri ile “ahlakî değerlerin korunması” adına dindar bir nesil yaratmayı planlayan iktidara karşı öfkelenen ve mutluluğu başka dünyalara havale etmeyen ateistler arasındaki fark, dikkatli gözler için, sadece şekildedir. Dert tektir, görünümü çeşitlidir.

Önceki yazımızda,
Tipik bir ateist, tarikat lideriyle herhangi bir Müslüman arasındaki farkı ve bu ikisinin tarih içerisinde birbirlerini nasıl yeniden ürettiklerini gayet iyi bilir.
demiştik. Din, sosyolojik bir olgu olmaktan öte, iktidar ilişkilerinin bir parçasıdır. Din iktidar ilişkilerinden ayrı düşünülebilir elbette, ama dine karşı mücadele o şekilde kazanılamaz. Nasıl ki ateistleri insanlığın kurtuluşu için mobilize etmek komünistlerin görevlerinden biriyse, dünyayı tüm tanrılardan kurtarmak için komünistleri ciddiye almak da ateistlerin en önemli görevlerindendir.




1  Marx'ın Hegel eleştirisi tam da bu noktada başlar. Hegel'de felsefe başaşağıdır, çünkü Hegel gerçek dünyayı İdea'nın bir görünüşü olarak tarifler. Oysa bilimsel yöntem, somut gerçekliğe bakıp ardından soyutlama yapılmasını gerektirir. Hegel tüm olguları tarihsellik içerisine yerleştirir, ancak tarihin kendisini mutlaklaştırır. Marx, bilimsel yöntem vurgusunu, metaların değerinin nasıl belirlendiğini tartışırken de tekrarlar. Sömürüyü, artı-değer üretimini ve emek gücünü inceleyerek açıklar ve tam da bu mefhumlar sebebiyle sömürünün, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgasından başkaca bir şekilde yok edilemeyeceğini gözlemler. Marx ve Engels'in tarif ettikleri sosyalizmi bilimsel sosyalizm yapan budur.

2  Bu paragrafın daha kapsamlı bir şekilde tartışılması gerektiğinin farkındayız, ancak yazının sınırlarından taşmamak adına burada belirtildiği kadarıyla yetinmeyi tercih ediyoruz.


Friday, December 30, 2011

“İhtiyaçlarımız”a kimin ihtiyacı var?

İhtiyaçlarımız”a kimin ihtiyacı var?1

  1. Giriş

Enerji talebindeki artışı analiz ederken sıklıkla yapılan bir hata, enerji politikası tartışmalarını çıkmaz yola sokuyor. Sağcı siyasiler; birtakım ekonomik değişkenlere referans verip, elektrik kesintileri yaşamamak için nükleer enerjiye ve “temiz” kömür santrallerine ihtiyacımız olduğuna inanmamızı istiyorlar. Öte yandan, daha “duyarlı” siyasiler2 yenilenebilir enerji kaynaklarının toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu iddia ediyorlar. Sonuçta; tüm tartışma, her birimiz, refahımız için hangi enerji sektörünün daha iyi olduğunu anlamaya çalışan yatırımcılarmışız havasında geçiyor.

Kendi savımdan bahsetmeden önce burada bir parantez açıp birkaç uyarıda bulunmalıyım. Her şeyden önce, bizler kesinlikle yatırımcı falan değiliz; aksine, emek gücü olarak, yatırım yapılacak metalardan biriyiz. İkincisi, yenilenebilir enerji kaynakları kesinlikle yeterli falan değiller. Tabii bu, bazı bölgelerde yeterince güneş ya da rüzgar olmamasından değil, mevcut sistem içinde yeterli diye bir şeyin olmamasından kaynaklanıyor. Dünyaları verseniz yetmez.3 Üçüncü olarak, atmosferdeki karbondioksit miktarıyla ilgili güncel verileri, yenilenebilir enerji piyasasındaki yatırımlarla kıyaslarsanız, verilerin ahenkle dans ettiğini göreceksiniz. Elbette bunun anlamı, yenilenebilir enerji kaynaklarının çok karbondioksit saldığı değil; ama belki sizi iklim krizinin yenilenebilir enerji yatırımlarıyla çözülemeyeceğine dair derin düşüncelere sevkedebilir. Parantezi kapatıyorum.

Bu yazıda, hangi enerjinin “temiz” hangisinin kirli olduğuna dair kafa karışıklığının ve aslında tüm bu sektörel kıyaslamaların, anlamı bulanıklaştırılmış bir “ihtiyaç” kavramının doğal sonuçları olduğunu iddia ediyorum.

Konuyla ilgili yanlış anlaşılmalardan biri, iklim değişiminin insan kaynaklı mı doğal mı olduğuna dair tartışmalar olgunlaşırken başladı. İklim bilimciler ciddi bir antropojenik etkinin varlığını; yani, iklim değişiminin, güneşte ya da iklimin doğal döngülerine gerçekleşen normal bir değişiklik sonucu oluşmadığını, dünyadaki insan faaliyetleriyle kol kola gittiğini gösterdiler. Bilimsel tartışma dahilinde son derece yerinde bir tespit; ama iklim krizini tarihselliğiyle incelemek isteyen birini yanlış yönlendirebilir. Zira, tek tek bireyler olarak küresel iklim değişiminin sebebi olduğumuz yanılsaması yaratabilir. Ben bunun tam aksini savunacağım: Tek tek bireyler olarak bizler, kapitalizmin sebep olduğu küresel iklim değişimin mağdurlarıyız.4

  1. Bu ihtiyaçlar” “bize” mi “lazım”?

Bu ihtiyaçlar”
Bir İstanbul depremi, sağlık sektöründe kârları tavana fırlatacaktır ve inşaat sektörü için emsalsiz yatırım fırsatları yaratacaktır. Örnek çoğaltmak kolay: Okyanusun ortasında bir petrol sızıntısı; milyonlarca insanı etkileyen bir salgın hastalık; demokrasi falan bir şeyler götürmek üzere şu ya da bu ülkeyi bombalamak; tarım arazileri açmak için büyük orman yangınları başlatmak...

Bunların – en azından çoğumuz için – günlük yaşamın parçası olmadığını kabul ediyorum. Ama o kadar önemli bir husus ki. Orduyu alalım mesela: ABD, yıllık GSYİH'sinin %4,7'sine tekabül eden 698.105.000.000 doları askeri harcamalara veriyor. Fransa 61.285.000.000 dolar kullanıyor, ki bu GSYİH'nin %2,2'si. Liste uzayıp gidiyor. 2010 yılında NATO harcamaları 1.084.915.000.000 dolardı.5 Bu sayıları sesli olarak okumaya çalışmanızı rica ediyorum. Bu ihtiyaçlar bizim değil.

Tipik bir cirit füzesi, yaklaşık 80.000 dolar ediyor. Bunlar savaşlarda güvercine yem atar gibi harcanıyorlar. Ve piyasa için harika bir seçenek. Hatta, elma üretmekten ya da ne bileyim ilkokul yaptırmaktan çok daha karlı bir seçencek. Gayri safi milli hasılada nitelikli bir artış sağlıyor. Ve aynı zamanda enerji ihtiyacını da körüklüyor.

Ve bu, önceki örneklerimizin hepsi için de geçerli. Bunlar, dünya ekonomisinin kesinlikle ihtiyaç duyduğu şeyler. Ancak: Bu ihtiyaçlar bize mi lazım?

Bize”

Bizim ihtiyacımız olan, iki nokta arasında rahatça yolculuk etmek; şirketlerin ihtiyacı olansa, bizim bu süreçte mümkün olan en fazla tüketimi yapmamız: buyrun size dört-çeker arabalar ve duble yollar. Bizim ihtiyacımız olan, ailemizle ve arkadaşlarımızla haftada bir iki kez konuşabilmek; şirketlerin ihtiyacı olansa, bizim bu süreçte mümkün olan en fazla tüketimi yapmamız: buyrun size üç ay ömürlü, onarıl(a)mayan, kullan-at cep telefonları. Kapitalist sistemin sadece tek bir ihtiyacı olduğuna işaret eden tekrarıma dikkat edin: kâr maksimizasyonu. İnsani bir ihtiyaç, ancak pazarlanabilir olduğu ölçüde kapitalizm için bir anlam ihtiva eder.

Ancak bir şeyin pazarlanabilir oluşu, onun insani bir ihtiyaç olduğu anlamına gelmez. Hedef kitlesi kılcal damarlarımızcasına dört bir yanımızı saran reklam sektörüne biz mi ihtiyaç duyuyoruz? Bankalar bizim için gerekli mi? Petrol savaşları bizim bir ihtiyacımız mı? İşsizlik bizim bir ihtiyacımız mı?6 Bunlar sadece kapitalizmin bekası için lazımdır. Ama bize lazım değiller.

Bu yazının sınırlarını aşacak daha derinlikli bir analiz, kapitalizmin, ekonomik krizlere olduğu kadar ekolojik krizlere de ihtiyacı olduğunu gösterecektir. Bu konuyla ilgili, Joel Kovel'in muhteşem kitabı Doğanın Düşmanı'nı şiddetle öneriyorum.

Lazım”

“İşte, İngiltere'de bir muffin yapımındaki geçilen enerji basamaklarından bazıları: (1) Buğday; fosil yakıtla çalışan ve yenilenemez malzemeden üretilmiş bir kamyon aracılığıyla götürüldüğü (2) büyük, merkezi bir fırında son derece verimsiz çalışan makineler tarafından öğütülür, pişirilir ve paketlenir. Fırında, buğday, (3) inceltilir ve çoğunlukla (4) beyazlatılır. Bu süreçler cazip bir beyaz ekmek üretir ama buğdaydaki besin öğelerini kuşa çevirir; bu yüzden (5) un; niasin, demir, tiamin ve riboflavin ile zenginleştirilir. Ardından, İngiliz muffin'lerinin, günlerce haftalarca raflarda bekleyecekleri dükkanlara giden uzun kamyon yolculuklarına dayanmaları için (6) koruyucu kalsiyum propiyonat eklenir; tabii hamura kıvam verecek (7) kalsiyüm sülfat, monokalsiyum fosfat, amonyum sülfat, mantar enzimleri, potasyum bromat ve potasyum iyodatla beraber. Sonra ekmek (8) pişirilir ve (9) raflara dikkatinizi çekmek üzere rengarenk basılmış (10) karton bir kutuya konur. Kutu ve muffin, (11) petrokimyasallardan üretilmiş plastik bir torbaya konur, (12) yine petrokimyasallardan üretilmiş plastik bir bağ kapatılır. Muffin paketleri böylece (13) bir kamyona yerleştirilir ve (14) klimalı, floresan aydınlatmalı, müzik yayını yapılan gıda marketine taşınır. Son olarak siz, (15) iki ton metal yığınını markete götürüp getirirsiniz ve nihayet muffin'ler (16) tost makinesindeki yerlerini bulurlar. Neticede de karton kabı ve plastik paketi çöpe atarak (17) katı atıklara katkınızı koyacaksınız. Bütün bunlar epi topu 130 kalorilik bir muffin için.”7
Tüm bu basamaklar bize lazım mı? Yoksa acaba, sadece belirli küresel ekonomi koşullarında her bir muffin'in bu yolculuğu gerçekleştirmesi daha ucuza geldiği için olabilir mi tüm bunlar? Bu hikayede bize lazım olan sadece kahvaltıda yiyeceğimiz bir muffin'di, ama bunun üretmek için kapitalist sisteme lazım olan şeyler bir ekolojik afete sebep oldu. Kahvaltı için bir poğaça istemek bizim bir suçumuz falan değil. Yine de, kapitalist sisteme karşı mücadele etmez ve bildiğimiz dünyanın sonuna8 rıza gösterirsek bu kesinlikle bizim suçumuz.



Ekolojik krizin – özelde de iklim krizinin – çözümünün, nükleer enerjiyle falan hiçbir alakası yok, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla da çok uzaktan alakası var. Biz komünistler, tüm üretimde köklü bir azaltım öneriyoruz – ki bu kapitalizmin doğasına aykırı. Yeni güneş enerjisi santrallerinin inşa edilmesini teklif etmiyoruz. Hali hazırda var olan santrallerin yaklaşık yarısının kapatılmasını öneriyoruz, ve bunu yaparken dünyadaki toplam refaha hiç müdahale etmeyeceğimizi iddia ediyoruz.9 Ancak enerji “talebini” en azından yarı yarıya indirdikten sonra, geri kalan santrallerin yenilenebilirlerle değiştirilmesini gündemimize alacağız. Ancak üretim araçlarının özel mülkiyetini ilga ettikten sonra, şirketlerin ihtiyaçlarını bizim ihtiyaçlarımızdan ayrıştırmak mümkün olacak. Ancak komünist bir dünyanın inşası sırasında gerçek insani ihtiyaçlarımızı keşfetmeye başlayacağız. Daha önce değil.

Küresel iklim değişiminin asli sebebi bizim ihtiyaçlarımız değil. Küresel ısınma, bizim gündelik faaliyetlerimizin doğrudan bir sonucu değil. Kâr maksimizasyonundan başka güdüsü olmayan endüstriyel, tarımsal ve ticari faaliyetlerin bir sonucu. Bizim taleplerimizle kapitalizmin arz mekanizmalarının işleyişi arasında muazzam bir mesafe var. Biz ekolojik krizin sorumlusu değiliz, mağdurlarıyız. Bizler, şiddetli kuraklık sebebiyle açlık çekenleriz; bizler, aşırı hava olayları sebebiyle yakın zamanda evlerini terk etmek zorunda kalanlarız; bizler, aşırı yağışın ceremesini çekenleriz. Ayrıca bizler; tüm bu acılara son vermeye ihtiyacı, hakkı ve gücü olanlarız. Hiçbir rüzgar enerjisi şirketi bunu bizim adımıza yapmayacak.


1  Bu yazı, Out for Beyond'da Who Needs Our Needs başlığıyla yayınlanan İngilizce orijinalinden özgürce çevrilmiştir.
2  Al Gore özel olarak değinilmeyi hak ediyor bu hususta.
3  John Bellamy Foster'ın ilham verici bir makalesi, kapitalizm ile ekonomik küçülmenin bir arada var olmayacağını tartışıyor.
4  Okuyucunun ne kast ettiğimi anlayacağını umuyorum. Kapitalizmin sadece belirli toplumsal ilişkileri tanımladığının ve dolayısıyla son kertede insan-kaynaklı olduğunun tabii ki farkındayım. Kapitalizm gerçek toplumsal ilişkilerin yabancılaşmış halidir: İnsanlar arasında bir ilişkilenmeyi değil, kapitalist mefhumlar arasında insan aracılığıyla kurulan bir ilişkiyi işaret eder.
5  Çin, Japonya, Rusya, Brezilya, Hindistan ve Avusturalya'nın NATO üyesi olmadığını hatırlatalım.
6  “In these crises, there breaks out an epidemic that, in all earlier epochs, would have seemed an absurdity — the epidemic of over-production. Society suddenly finds itself put back into a state of momentary barbarism; it appears as if a famine, a universal war of devastation, had cut off the supply of every means of subsistence; industry and commerce seem to be destroyed; and why? Because there is too much civilization, too much means of subsistence, too much industry, too much commerce.” Karl Marx and Friedrich Engels, Manifesto of the Communist Party.
7  Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View (New York, Viking, 1980) sayfa 131.
8  Burada başka bir yanlış anlaşılmayı önlemek için kısa bir uyarıda bulunmalıyım: “Bildiğimiz dünya” dediğimiz şeyle sadece kederli kutup ayıları, mutsuz mercan kayalıkları, dağ zirvelerinde eriyen buz kütleleri ve birtakım yok olma tehlikesindeki türler kast edilmiyor sadece; aynı zamanda, uygarlıktan her ne anlıyorsanız onun tamamı da kast ediliyor. Mesele gerçekten sosyalizmle barbarlık arasında bir tercih noktasına geldi.
9  Yani, tabii ki refahın paylaşımındaki adaletsizliği kesinlikle ortadan kaldıracağımız ve bu açıdan dünyadaki refaha müdahale edeceğimiz doğru. Ama bu burada konu dışı kalıyor.





Wednesday, August 24, 2011

Neden komünistler ateistleri ciddiye almalıdır? Giriş.


  1. Başlangıç uyarıları

Öncelikle, tarihsel gelişimlerine aykırı olarak, sosyalist ve komünist sözcüklerini dönüşümlü olarak kullanacağımı söylemeliyim.1 Bu iki sözcükle, “bugüne kadarki tüm toplum tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu” kabul eden ve en azından üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgasını hedefleyen kişileri kast ediyorum.2

Ayrıca, bu metinde, inançsızlarla ateistler arasında da bir ayrım yapacağım. İnançsız bir kişi herhangi bir çeşit tanrının varlığına inanmamayı tercih etmekle yetinirken; ateisti – konuyla ilgili ne kadar kafa yorduğuna bağlı olarak – tanrı kavramını, tanrının olasılığını, tanrının olanağını, tanrının varlığını ya da en azından tanrının kurumsallaşmasını bilinçli olarak reddeden bir kimse olarak tanımlıyorum. Bu çerçeve sayesinde, radikal laiklik taraftarları ile ateistleri açıkça ayırt edeceğimi de eklemeliyim.

  1. Ateistler ile Komünistler

Ateistlerle komünistlerin birçok can alıcı ortak noktaya sahip olmalarına rağmen; bu iki grup arasındaki tuhaf gerilim, komünistlerin, ateist hareketlerde gerçekleştirilmeyi bekleyen potansiyeli fark etmedikleri izlenimi uyandırıyor.

Beylik çöp adam yanılımının3 aksine, ateistler dinin sınıf mücadelesinde ezen sınıfın bir aracı olduğunu zaten biliyorlar. Bir ateistin bu fenomeni sınıf mücadelesi olarak tarifleyip tariflememesi yalnızca teorik olgunlukla ilgili bir husus. Şunu belirtmek yeterli: Tipik bir ateist, tarikat lideriyle herhangi bir Müslüman arasındaki farkı ve bu ikisinin tarih içerisinde birbirlerini nasıl yeniden ürettiklerini gayet iyi bilir.

İşte bu bizi ateistlerle komünistler arasındaki en temel ortak özelliğe, yani sosyal hadiseleri analiz ederken tarihsel bir yaklaşım izlemelerine, getiriyor. Ateistler birkaç tekil tanrıyı reddetmekle tatmin olmazlar, bunun çok daha ilerisine geçerek dinlerin tarih içerisindeki gelişimini de incelerler. Bunu “en temel” buluyorum; çünkü bir kimse dünyada en sağlam yerleşmiş tabuyu eleştirmeye kararlıysa ve bu tabunun tarihsel arkaplanını incelemeye başlamışsa; bu kişiyi milliyetçilik, özel mülkiyet, insan doğası gibi başkaca yabancılaşma unsurlarını eleştirmeye teşvik etmek için küçücük bir dürtme yeterli olacaktır. Ateistler, tıpkı komünistler gibi, dogmatik görüşlere karşı bağışıklık sahibidirler.

Yerleşik bir dogmayı eleştirebilmek bir şeydir, ama ateistler bunun birkaç adım ilerisindeler. Tüm kavramsallaştırmayı, şaşırtıcı bir bilinçlilik düzeyiyle reddederler. Ateistler için şu gün gibi ortadadır ki, Diyanet İşleri Başkanı'nı allahın yokluğuna asla ikna edemeyeceklerdir ve bu, argümanlarının zayıflığından falan değil basbayağı çıkar çatışmasından dolayıdır. Tarihsel yaklaşım ateist mücadeleyi siyasallığa zorlar: Kiliseler ve camiler, herkes inançsız veya ne bileyim şüpheci falan oldu diye şıp diye ortadan kalkmayacaktır; aksine insanlar metafizik inançlarını ancak dini kurumların ilgası sayesinde sorgulayabilir olacaklardır. Bu da bizi, ateistlerle komünistler arasındaki ikinci ortak özelliğe getiriyor: devrimci yaklaşım. Bugün ateistlerin böyle bir devrimi örgütlemek için istekli olup olmadıkları farklı (ve işin aslı, gayet ilham verici) bir tartışma konusu; buradaki iddia, insanlığın dinlerden özgürleşmesi için başka bir yol olmadığı konusunda ateistler tarafında bir bilincin varlığından ibaret.

Üçüncü olarak, tanrıları reddetmek, özel mülkiyetin ilgasını hedeflemekten daha ciddi bir cesaret işidir. Karl Marx'ın Komünist Parti Manifestosu'nda zarifçe ortaya koyduğu üzere, “nüfusun onda dokuzunun özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış durumda; özel mülkiyet ancak onda dokuzun buna sahip olmaması sayesinde ayakta duruyor.” Dolayısıyla, teori bakımından, bir proleter, özel mülkiyetin ilgasını amaçladığında kendi köklü değerleriyle mücadele etmez. Öte yandan, ateist, tanrının varlığını reddederken; cennet-cehennem, hayatın anlam(lar)ı, tuhaf ilk-sebep tartışmaları gibi birçok dogmanın da üzerinden atlayıverir. Bu da karşılığında ateiste tözel bir militanlık kazandırır, kendisi bunun farkında olmasa dahi. Bu tözel militanlığın bir siyasal mücadeleye çevrilip çevrilemeyeceği ve bunun nasıl yapılacağıyla ilgili tartışmaları başka bir yazıya erteliyorum.

  1. Ateistler Komünistlere Karşı

Komünistler genellikle ateistlerin ve ateist oluşumların haklarını savunuyorlar, ancak onların hedeflerini sahiplenmekte çekingen kalıyorlar. Bu muhtemelen komünistlerin dini konularda yapmayı tercih ettikleri bir popülist manevradan kaynaklanıyorsa da, ateistler ve komünistler arasında özsel başka bir ayrışma var – hedefler arasında bir ayrışma.

Ateistler, devletin dinden özgürleşmesiyle şekillendirilen dinlerin özgürlüğü burjuva mefhumu yerine, dinlerden özgürleşme için uğraşır. Genel olarak, komünistler (her nasılsa toplumun materyalist bir formasyonuyla sonuçlanacak) radikal bir laiklik amaçlarlar. Bazıları buna, sivil toplumla siyasi toplum arasındaki ikiliğin ilgasıyla bu sonuca varılacağını ilave eder. Komünistler insanlığın kurtuluşunu mücadelenin çok değerli bir veçhesi olarak görürler ancak, Karl Marx'ın görüşlerine dayanaksız bulduğum bir referansla4, din konusunda siyasal kurtuluşu ön plana çıkarmakta ısrar ederler. Bu olgu, komünistlerin devrimi yaptıkları ancak ateistlerin devrimden sonra da devrimci kalabildikleri şeklinde, saçma bir ıraksamayı yaratır. Aslında, bu ıraksama, fermuarın iki kısmını andırır: Birbirlerine çok güzel otururlar, fermuarın düzgünce çekilmesi koşuluyla.

İnsanlığın kurtuluşu, tüm sosyalist fikirlerin çıkış noktasıdır, ancak siyasi atmosfer genellikle bunu gündem dışında tutar. Bir kez hatırlandığında ise, ateist hareketlerin şaşırtıcı derecede ilerici yanı gün yüzüne çıkacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, ateistler de böyle bir yaklaşıma oldukça hazırlar; bu, ateistlerin dinleri yasaklamaya değil de dini kurumları ortadan kaldırmaya niyetlenmelerinden belli. Bu da, daha önce değinildiği üzere, siyasal düzlemde radikal laiklik taraftarlığından başka bir şey değil.

Esasında, ateistlerle komünistler arasında böyle bir yoldaşlaşmanın kurulması; komünistler açısından, burjuvazinin ikiyüzlü özgürlük algısını su yüzüne çıkarıp yerine daha derinlikli olan kurtuluş kavramını koymak ve dolayısıyla sosyalist örgütlerin ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi zayıf noktalarını güçlendirmek konusunda çok verimli olacaktır. Bir ateist aktivist için, bir Müslüman'ın özgür olmadığı barizdir, zira Müslüman materyal dünyanın materyal anlayışından sapmıştır. Birçok sosyalistin de kabul edeceği üzere, yabancılaşma ve özgürlük tartışılırken bu mevzu çok büyük önem taşır.

  1. Komünistler değil de kim?

Dinlere karşı yürüyüşlerinde komünistlerin kendilerine ne katabileceğini dinlemek, ateistlerin görevlerinin bir parçasıdır. Ateistler, sağcı partilerin milliyetçi ve dinci nefret söylemleriyle tutucu görüşlerin taraftar kazanması yüzünden sürekli tehdit altındadırlar ve sürekli tehdit altında hissederler. Ateistler, kendi görüşlerine en yakın olan örgütlerle, yani komünistlerle yoldaşlaşmayı ciddiye almalıdır.

Ateistleri insanlığın kurtuluşu için mobilize etmek, komünistlerin görevlerinin bir parçasıdır. Bugünün dünyasında, ateist hareketler ve ateist bireyler muhtemelen en ilerici sosyal kategoriyi oluşturuyorlar. Önceden bahsedildiği gibi, eleştirel yönteme olan bir içsel yatkınlıkla birleşmiş kararlı bir militanlığın da potensiyelini taşıyorlar. Bu kadar uyanık bir hareket, ancak bir sosyalist örgüte sığabilir. Ya komünistler ateist siyaseti sahiplenecekler, ya da bu müthiş potansiyel gerici kapitalist politikalar altında yok olup gidecek.


1 gerçi Karl Marx'ın kullanımı açısından belki de daha uygun bir tercih
2 İngilizce'de bağlamına göre Abolishment ya da Transcendence olarak çevrilen Aufhebung sözcüğünün iki anlamını da ima ettiği için ilga sözcüğünü kullanacağım.
3 Çöp adam yanılımı, bir tartışmacının, bir savı, o sava yüzeysel olarak benzeyen ancak ona denk olmayan başka bir savla değiştirerek ilk savı çürüttüğü yanılgısını yaratmasıyla gerçekleştirilen bir enformel yanılımdır. Bu yanılımda genellikle ikinci sav daha basit ve daha kolay çürütülebilirdir.
4 Bu, başka bir yazının konusu olmalı: Yahudi Sorunu Üzerine Üzerine